cyclobenzaprin hidroklorür; (Flexeril adı ile bilinen reçeteyle satılan bir ilaç) kas spazmları, burkulmalar ve diğer kas hasarlarıyla ilgili ağrı ve rahatsızlığı gidermek için üretilen, beyindeki merkezi sinir yapılarından kimyasal norepinefrinin salınmasını arttırarak çalışan bir iskelet kas gevşeticidir.
ilaç – Flexeril- genellikle fizik tedavi ile birlikte kullanılır.
Lenox Hill Hastanesi'ndeki ağrı uzmanı Dr. Kiran Patel, siklobenzaprin’in uzun süreli kullanım için tasarlanmadığını dile getirdi ve ekledi: Bu ilaç yalnızca bir kas spazmına ya da gerginlik hissinin yatışmasına yardımcı olabilecek bir kas gevşeticidir.
cyclobenzaprin ilacı; kas spazmları ya da sırtta belirgin sıkılığı olan veya sırtını tıpkı kilitli gibi hisseden hastalara doktorlar tarafından reçete ile yazılır. Aynı zamanda kas zorlanmalarını tedavi etmek için de reçete ile yazılabilen bir ilaç olma özelliğini taşımaktadır.
ilaç, Bir tablet veya uzatılmış salınımlı kapsül (marka ticari adı Amrix) olarak alınabilir.
Normal tabletin günlük dozajı iki ila dört kez alınabilmesine karşın, uzatılmış salınım kapsülü günde bir ila iki defa alınır.
Kısa süreli kullanım için tasarlanan tabletler 5, 7.5 ve 10 mg dozlarında verilir.
ilaç Uygulama idaresi'ne göre, olağan başlangıç dozu günde üç kez 5 mg'dır.
Önerilen maksimum doz, günde üç kez 10 mg'dır. ilacı düzenli olarak kullanan hastalar 10 gün içerisinde kendilerini daha iyi hisseder.
Eğer bu ilacı kullanan hastaların mide rahatsızlığı varsa, mide tahrişini azaltması adına ilacı yiyecekler ile beraber almasında yarar vardır.
Gıda ve ilaç Dairesine göre, hastalar siklobenzaprin kullanımından sonraki 14 gün içinde monoamin oksidaz (MAO) (bkz: monoamin oksidaz) inhibitörlerinin kullanımından kaçınmalıdır.
Bunlara Marplan, Nardil, Parnate ve Matulane de dahildir.
MAO inhibitörü ilaçlarla siklobenzaprin veya diğer yapısal olarak benzer trisiklik antidepresanları kullanan hastalarda nöbet ve hatta ölüm gerçekleşebilir.
Bu ilacın kimler tarafından alınabileceği konusunda bazı kısıtlamalar vardır.
Gıda ve ilaç idaresi; üriner retansiyon, glokom ya da diğer göz problemleri bulunan hastalarda cyclobenzaprinin dikkatle kullanılmasını önermektedir.
ilacın hamile annelere yönelik herhangi bir soruna neden olduğunu gösteren hiçbir kanıt bulunmamaktadır (farelerde, sıçanlarda ve tavşanlarra yapılan araştırma sonuçlarına göre), ancak hamile kadınlarda henüz yeterli düzeyde ve iyi kontrollü, kapsamlı herhangi bir çalışma da pek mevcut değildir.
Sonuç olarak, gıda ve ilaç idaresi; gebelik esnasında anne adaylarının veya bebek emziren annelerin bu ilaca ihtiyaç duyması halinde kullanımına dikkat etmeleri gerektiğini bildiriyor.
Bebek emziren annelerin sütlerine siklobenzaprinin geçtiğini bilemeyecek. Bu durum ise bebek sağlığının riske girmesine neden olacaktır.
cyclobenzaprin, 15 yaşından küçük pediatrik hastalarda test edilmemiştir.
Halüsinasyon, konfüzyon, kardiyaklı ve ilaç etkileşimleri gibi negatif durumlarla iç içe olan yaşlı insanlar daha yüksek bir risk altındadır.
Gıda ve ilaç idaresine göre, yaşlılarda cyclobenzaprinin plazma konsantrasyonu artar, bu nedenle ilaç açıkça gerekli olması halinde doktorlar tarafından yaşlı hastalara reçete edilmelidir.
Önce 5 mg'lık bir doz ile başlanmalı ve doktor gözetimi altında bu doz seviyesi arttırılabilir.
ilacın görülen bazı yan etkileri; uyku hali, ağız kuruluğu, baş dönmesi, yorgunluk veya mide bozulmasıdır.
Bu yan etkiler şiddetli hale gelir veya günlük yaşamınızda sorunlara neden olursa, doktorunuza başvurmanız önerilir.
Şiddetli deri döküntüsü, yüz veya dilde şişlik, solunum ya da yutma güçlüğü, düzensiz kalp atış hızı, göğüs ağrısı, ateş ya da nöbetler geçirenlerin ise derhal bir sağlık kuruluşuna başvurması önerilir.
Uzun süreli kullanımın aniden sona ermesi de bulantı, baş ağrısı ve halsizlik gibi yan etkilere neden olabilir. Bununla birlikte gözlenen bu yan etkiler hastalarda kalıcı değildir.
cyclobenzaprin; alkol, barbitüratlar, benzodiazepinler ve narkotikler gibi diğer merkezi sinir sistemi depresanlarının etkilerini artırabilir.
ilaç uygulama idaresine göre; ilacı kötüye kullananlar, genellikle psikoaktif etkileri üretmek veya geliştirmek için siklooksintaprin ile bu depresanları birleştiriyor.
Kontrollü bir madde olmasa da , mutluluktan uçma hissi ve gevşeme etkisi yaratmak için de kullanıldığı sağlık kuruluşlarının raporlarında kaydedilmiştir.
Nadir de olsa, özellikle çoklu ilaç alımında siklobenzaprin aşırı dozundan ölümler meydana gelebilir.
ilaç ile ilgili bireylerin ölümcül olabilecek vakalarında mevcut durumun karmaşıklığından dolayı, doktorların aşırı doz tedavisi ile ilgili mevcut bilgiler için bir zehir kontrol merkezine başvurmaları öneriliyor.
Doz aşımı ile ilişkili en yaygın bulgular uyuşukluk ve anormal derecede hızlı bir kalp hızıdır (taşikardi).
Daha az yaygın etkiler arasında vücut titreme (tremor), vücut hareketlerinin kontrolü kaybı (ataksi), hipertansiyon, ajitasyon, bulaşma, bulantı, karışıklık, baş dönmesi, halüsinasyon, kusma ve komadır.
Nadir fakat kritik etkiler arasında ise; kardiyak arrest, göğüs ağrısı ve nöbetler bulunmaktadır.
Savaşa bağlı travma sonrası stres bozukluğunu tedavi etmek için bir siklobenzaprin formülasyonu test ediliyor. Halen ilaç testinin üçüncü uygulamasında bir askeri personelin üzerinde deneniyor.
Araştırma sonucu ise şimdiye kadar, ilacın Post tramvatik stres bozukluğu olan kişinin daha iyi uyku çekmesine ve daha az kabus görmesine yardımcı olduğunu rapor etmiştir.
Romatoloji (bkz: romatoloji) dergisi (The Journal of Rheumatology) tarafından yayınlanan, çift kör, randomize, plasebo kontrollü bir 2011 araştırması; ilacın fibromiyalji (bkz: fibromiyalji) uykusunun daha iyi tedavi edilmesinde de yararlı olabileceğini ortaya koymuştur. Ancak Fibromiyaljinin tedavisinde siklobenzaprinin mevcut formu gıda ve ilaç idaresi tarafından onaylanmamıştır.
Heliconius erato; genellikle kırmızı-krem renkli veya mavi- krem çizgileri ve lekeleri içeren basit; ama çarpıcı desenlere, uzayan siyah kanatlara sahip bir kelebektir.
Heliconius kelebekleri kanatlandığında çok narin bir uçuş moduna geçer, özellikle de çiçeklerin etrafında gezinirken…
-Heliconius erato türünün bazı özelliklerini incelemeye yönelik yapılmış güncel bir çalışmadan bir kesit-
Evrim biyologları, renk tespit fotoreseptörlerini ve gözün kendisinin yapısal bileşenlerini kontrol eden genleri analiz ederek, belirli bir türe (heliconius erato) ait erkek ve dişi kelebeklerin cinsiyete bağlı evrimsel özellikler nedeniyle dünyayı birbirinden farklı şekilde görebildiklerini bildirmişlerdir.
moleküler biyoloji ve evrim (Molecular Biology and Evolution) dergisinde yayınlanan bu güncel çalışma, kelebeğin göz evrimini yönlendiren seçici çevresel baskılar konusunda yeni bilgiler sunuyor.
ekoloji ve evrim biyolojisi profesörü Adriana D. Briscoe'nin öncülüğündeki araştırma ekibi, bir kelebek türü olan Heliconius erato’nun tür cinsiyetine dayalı farklı görsel fotoreseptör gruplarına sahip olduğunu gözlemledi. Heliconius türünün dişilerin UVRh1'den yoksun iken; erkeklerinin ultraviyole opsin geninin iki türünü (UVRh1 ve UVRh2) içerdiğini belirttiler.
Çoğu kelebek ailesi bileşik gözündeki spektral olarak farklı fotoreseptör sayısını, yanal filtre pigmentleri ile birlikte opsin gen kopyaları ile genişletir.
Bununla birlikte, pek çok nymphalid familyasının sınırlı sayıda çeşitliliği vardır, yalnızca üç veya dört fotoreptör spektrumludur.
araştırıcılar, UVRh1 ve UVRh2 kopyası ultraviyole opsin genlerine sahip bir nimfalid olan Heliconius erato'daki opsin dizilimi ve fotoreseptör spektral duyarlılıklarının mekansal paternini incelemiştir.
Araştırma Bulguları çalışma ekibi için şaşırtıcıydı, çünkü başka canlılarda yapılan göz muayenesinde bir opsin geninin bastırılmasına bağlı olarak cinsiyete bağlı bir fark bulunamamıştır.
Araştırmacılar ayrıca ultraviyole opsin genlerinin sentezlenmesiyle kontrol edilen menekşe reseptörlerinin Heliconius erato ile diğer kelebekler arasındaki tür tanımayı kolaylaştırabileceğini de belirtti.
Profesör Briscoe, erkek ve dişi Heliconius'un dünyayı farklı gözlerle görmesinin şaşkınlığı içerisinde olduğunu söyledi.
Profesör Briscoe ve araştırma ekibindeki diğer öncü araştırıcı Kyle McCulloch, Bazı soyların neden farklılaştığını ve diğerlerinden çok daha fazla renk reseptörü kullandığını hala bilemediklerini dile getirdi,
ancak bu çalışmayla birlikte konu ile ilgili bazı sorulara cevap bulmak için yeni hipotezlerin öne sürüleceğine dikkat çektiler.
Bu çalışma bazı kelebek türlerinin birbirlerini ve çiçekleri nasıl gördüklerini ve de yumurtaları bırakacak yerleri nasıl bulacakları gibi konularda çalışmalar yürüten görsel ekolojistlere bundan sonraki çalışma hayatlarında her bir cinsiyetin davranışını daha yakından ve kapsamlı incelemeleri adına ilham kaynağı olacağa benziyor.
Özellikle gelişim sırasında hangi mekanizmaların canlılardaki cinsiyet ve tür farklılıklarına yol açtığını öğrenmek heyecan verici olabilir.
Hal böyle iken Çiçeklerin renkleri kelebeğin görebileceği şekilde değişebilir; cinsiyet farklılıkları çiçek-kelebek etkileşimlerinin öyküsüne bir başka boyut katacaktır.
Tanım: Bazı Bitki organlarında amonyum iyonunun aşırı miktarda birikmesi durumudur.
Bitkiler yetiştikleri ortamdan kökleri aracılığı ile besin maddelerini alırlar.
alınan besin maddeleri bitki içerisinde cereyan eden biyokimyasal ve fizyolojik faaliyetlerde görev alır.
Bir mineral besin maddesi olan azot bitkiler için hayati önem taşıyan bir elementtir.
bitkiler azotu; amonyum (NH4 +) ve nitrat (NO3 -) azotu olmak üzere iki farklı azot formu şeklinde yetiştikleri ortamdan kökleri aracılığıyla alıp, büyüme ve gelişmesini sürdürür.
Bitkiye yararlı olan bu azot formu bileşikleri bitki tarafından metabolik olaylarda hemen kullanılmadığı takdirde yaprak hücrelerinde birikmeye başlar.
Bitkinin Yaprak hücrelerinde mevcut bir bileşiğin aşırı birikimi ise bitkinin sağlığını bozabilir.
Fakat bazı bileşiklerin birikimi bitkinin büyüme ve gelişmesini etkilemeyebilir.
Örneğin, Nitrat bileşiği (no3-) bitki hücrelerinde güvenle depolanabilir iken; bir amonyum (nh4+) bileşiğinin birikimi bitki hücrelerine zarar verebilir.
bitkinin büyüdüğü ortamda fazla miktarda alınabilir amonyum iyonu mevcut ise bitki amonyum iyonunu fazla miktarda alacaktır, sonuçta bitkide amonyum toksisitesi görülecektir.
Genellikle bitki yetişme ortamı belirli bir sıcaklık derecesinde ise bu ortamda doğal olarak gelişen nitrifikasyon bakterileri, ortamdaki mevcut amonyum azotunu (nh4) nitrat azotuna (no3) dönüştüreceği için bitkide herhangi bir toksiklik (zehir) durumunun ortaya çıkmasına engel olacaktır.
Sıcaklıkların 13 santigrad derecenin altına düştüğü kış dönemlerinde nitrifikasyon bakterilerin aktivitesi büyük oranda yavaşlar.
Bakteri aktivitesindeki azalma dolayısıyla yetiştirme ortamında amonyum azotunun çok az bir kısmı nitrat azotuna dönüşmüş olur.
Bununla birlikte bakterilerin zararlı bileşikleri zararsız hale dönüştürme işlemindeki ağır işleyen proses, nitrit (no2) adı verilen bitki için zararlı bir bileşiğin de yetişme ortamında birikmesine neden olur. Nitrit bileşiği de muhtemelen bitkilerde amonyum toksisitesine katkıda bulunur.
Amonyum toksisitesine en duyarlı bitkiler; domates, biber ve patlıcandır.
-bitkilerde amonyum toksisitesinin belirtileri-
yüksek amonyum konsantrasyonları bitkilerde biyokimyasal ve fizyolojik değişikliklere neden olmaktadır.
Bitkide Amonyum zehirlenmesi; bitki klorofil konsantrasyonunu azaltır, oksidatif strese neden olan O2- ve H2O2 içeriğini arttırır.
stomatal iletkenlik ve transpirasyonu ( terleme) düşürme gibi çeşitli fizyolojik süreçlerde zararlı etkilere neden olabilir.
Bitkinin en genç (yeni çıkan) yapraklarındaki yaprak Damarları arasında kloroz adı verilen renk açılması görülür (daha açık bir deyişle; yaprağın doğal yeşil renginin büyük bir oranda kaybolup yerine yaprağın sarı bir renk alması durumu).
haliyle genç yapraklar tamamen sarı-yeşil bir renge dönüşür.
Fazla nekrotik (ölü dokular) noktalar yaprakta rengin açıldığı bölgelerde oluşur ve daha ileri aşamalarda bitkinin diğer kısımlarına doğru da ilerleyebilir.
Ayrıca amonyum toksisitesinde; bitki Yaprak kenarları yukarı veya aşağı kıvrılabilir, bitki kök büyümesi yavaşlar ve bazı durumlarda kök uçları ölebilir.
Hayvan eğiticisi Rachael Grylls ve onun jack russel teriyer ırkından olan Jessica isimli köpeği Guinness rekorlar kitabına girmek için onay aldı.
grylls, 8 yaşındaki köpeği ile birlikte bir dakikalık süre içerisinde 59 kez ipin üzerinden atlayarak yeni bir dünya rekoru kırmayı başarmıştır.
Dünya rekorunu kırdıktan sonra Jessica'nın keyfine diyecek yokmuş.
"çok sayıda sosis ve sarılma" ile ödüllendirilmiş.
Fotosentetik olmayan mikorizal bitkiler ya da diğer adıyla mikoheterotrofik bitkiler, uzun zamandan beri botanikçiler ve mikolojistlerin ilgisini çeken bir konu olmuştur.
pek çok mikoheterotrofik bitkinin ortak özelliği doğada kıt bulunuşu ve ufak yapılı olmasıdır.
Ayrıca bu bitkilerin birçok türü ormanın gölgeliklerinde bulunur, sadece toprak üstü organlarının oluşumu aşamasında araştırıcılar tarafından keşfedilirler.
Hal böyle olunca da mikoheterotrofik sınıfın taksonomisi hakkındaki bilgiler sınırlı kalmıştır.
Profesör suetsugu, japonya’da mikoheterotrofik bitkilerin dağılımını ve sınıflandırmasını konusunda araştırmalarda bulunan bir bilim insanıdır.
2016 yılında, suetsugu; kuroshima içinde yer alan ova ormanlarına yaptığı bir araştırma gezisi sırasında, yabani mikoheterotrofik türlere ait yüzlerce bitkiye tesadüfen rastlar.
Her bir bitkiden numune alır.
Toplamış olduğu bitki numunelerini araştırma laboratuvarına götürür.
bitkilerin morfolojik özelliklerine yönelik detaylı bir araştırma yürütür.
Ve böylece incelemiş olduğu bitki numunelerinden bir tanesinin doğada yeni bir tür olduğunu keşfeder.
Keşfedilen bitki türü ''gastrodia kuroshimensis'' olarak isimlendirilir.
bu bitki, besinini konukçusu olduğu mantarlardan sağlar.
Daha açık bir anlatımla bu bitki fotosentez yapmaz.
Ve ilginçtir ki bitki tamamen kleistomatik bir bitki olup, çiçek açmaz. (çoğu kleistogamik bitki ise çiçek açar)
Çiçeklerin doğal habitata adaptasyonu iyidir.
Ancak bu neslin bitkileri mekân ve zamansal heterojen ortamlarındaki değişmelere uyum sağlamanın yetersizliği bitki generasyonu için bir risk oluşturur.
***
Kleistogamik türler tüm dünyaya yayılmıştır. en iyi bilinen türlere; menekşe, kuzukulağı,bazı çeltik türleri örnek verilebilir.
Kleistogamy kelimesi (kleistos-closed, gamos-marriage) ‘ten türemiştir. yani kapalı tomurcukları içerisinde kendi kendini dölleyebilen bitki demektir. Bitkilerdeki bu çoğalmanın mekanizması Darwin zamanından beri botanikçilerin ilgisini çekmiştir.
***
uluslararası bilim insanlarından oluşan bir araştırma ekibi güney afrika’da bilinmeyen bir yaban arısı türü keşfetti.
yeni keşfedilen (yaban) eşek arısı türü Amerikalı ünlü aktör Brad-pitt’in adıyla adlandırıldı. (conobregma bradpitti)
yaban arısında neden böyle bir adlandırmaya gidildiğini ise chulalongkorn üniversitesi’nde araştırıcı olan buntika a. butcher açıklıyor.
''arı morfolojisi ve genetiğini araştırmak için çalışmaları yürüttüğümüz yer olan laboratuvarımızın duvarında Brad pitt posteri asılıdır. ve bu poster altında çalışmalarımız yürütülmüştür. bu yüzden böyle bir adlandırmayı tercih ettik''
-sayın buntika a. butcher,
+efendim
- o zaman size bir soru sorma hakkımız olsun!
+elbette, sorabilirsiniz.
-laboratuvarınızda Brad pitt posterinin işi nedir efendim?
+hollywood star’ı da bir zamanlar birbirinden güzel çiçeklere konmuştu.
- !&^/
şu bir gerçek ki Brad pitt’ in uçan adaşı Brad pitt’ten daha fazla çiçeğe konacak.
8 Nisan 1875 tarihinde doğdu.
17 Şubat 1934 tarihinde hayata gözlerini yumdu.
Saksonya Dükü, Saxe-Cobourg-Gotha Prensi. Flandre Kontu Prens Philip ve Prenses Marie de Hohenzollern-Sigmaringen'in oğluydu.
1. Albert , Amcası kral ıı. leopard’ tan sonra 1909 tarihinde tahta çıktı.
gösterişten uzak, basit bir yaşam süren I. Albert halk tarafından çok sevildi.
1900’lü yıllarda Prens 1. Albert senatörlük bile yaptı.
ülkesi adına birçok yararlı işlere imza attı.
ülkenin kara, deniz ve demiryolu ulaştırma altyapısının geliştirmeye katkı sağladı.
1906'da fakir balıkçı gençler için deniz kıyısında Ibis Kraliyet Okulu'nu açtı.
pek çok sanatçı, yazar ve bilim insanının yetişmesi için olanak yarattı.
Albert'in hükümranlığının ilk yıllarından itibaren Avrupa'da gerilim tırmanmaya başlamıştı. bu yüzden ülkeler ordularını güçlendirme yoluna gidiyordu.
Kral Albert 1, 1913'te Almanya ve Fransa'ya gitmiş. ziyaretinin sebebi, ülkesinin tarafsızlığı konusundaki ısrarcı tutumuydu.
topraklarının işgalci devletler tarafından ele geçmemesi için kararlı bir şekilde mücadelesini veriyordu.
patlak verecek bir savaşta ülkesi tarafsız bir tutum sergileyecekti. Kararı bu yöndeydi.
yine de her ihtimale karşı ülkesini bir savaşın içerisinde bulması halini de hesaba katmış olmalıydı ki, Zorunlu askerlik kanununu onaylamıştı. Bu gelişmeler sayesinde zamanla belçika’nın askeri ordusu neredeyse iki katına çıktı. (180.000 kişiden; 340.000 kişiye)
Savaş yıllarında (ı. dünya savaşı) Belçika, itilaf ve ittifak devletleri arasındaki tek bir açık koridordu. Nitekim nötr bir güç olarak duruşu, savaş öncesi avrupa’ da güç dengesi için anahtar olacaktı.
Belçika tarafsız kalmasına rağmen. Almanya 2 ağustos 1914’te bir ültimatom yayınladı.
Almanya; Belçika’ya Fransız hudutlarına geçmek için askeri kuvvetlerinin bölgelerinden geçmesini talep etti.
Kral 1. Albert, Almanya’nın bu isteğini geri çevirdi ama bu davranışıyla büyük bir sorumluluk almış oldu. Bu tutum pahalıya patlayacaktı. Nitekim öyle de oldu.
almanya, 4 agustos’ 1914 tarihinde belçika’yı işgal etti.
Almanya Belçika’yı çantada keklik görüp, burayı 1 günde ele geçireceğini düşünüyordu.
Ama evdeki hesap çarşıya uymadı işte.
Batı cephesinde Belçika müthiş bir direniş gösterdi. Fakat Almanya'ya direnişleri sadece 13 gün sürebildi.
Savaş sonrası, Kral I. Albert, Versailles'daki barış görüşmelerinde ülkesini iyi bir şekilde temsil etti.
Bu görüşmelerde ülkesinin çıkarlarını savundu, Almanya'nın ağır koşullar altında aşırı derecede ezilmesini de önledi. Sonrasında ise kendini savaşta harabeye dönen ülkesinin yeniden inşa edilmesine adadı.
Kısacası, Kişiliği, savaş yıllarındaki faydaları, fedakârlığı ve maceralı ölümü, I. Albert'in kamuoyu nezdinde efsaneleşmesine neden oldu.
Macerali ölümü demişken; buraya bir parantez açmakta yarar var. Aslında yapılan güncel bir araştırma da bu gizemli ölümü araştırmaya yönelik bir çalışmadır.
üçüncü Belçika kralı 1. Albert’ın, resmi kayıtlarda bir tırmanma kazası sonucu yaşamını yitirdiği belirtilir.
Hobi olarak kaya tırmanışı yapmaya başladığı yıllarda; bir tırmanış esnasında, 17 Şubat 1934'te Meuse vadisinde, Namur yakınlarındaki ardenness ‘in Marche-les-Dames kayalıklarından düşerek öldü.
Hala kralın ölümünün farklı şekilde olduğuna yönelik birtakım spekülasyonlar da ortalıkta dolanmıyor değildi.
Kendisinin bir siyasi yönlü işlenen cinayetten tutun da; bir aşk cinayetine kurban gitmesine kadar birçok komplo teorileri ortalıkta dolaşırdı.
Kralın Başka bir yerde de öldürülmüş olduğu bile söyleniyordu.
Kralın cesedi bir iddiaya göre asla marche-less dames’te görülmemişti. Bu bölgede kayalıklardan düştüğüne sadece inandırılmaktaydı.
her ne hikmekse Ortaya çıkan bu komplo teorileri için kanıtlar bir türlü bulunamıyordu.
Ölümüne tanıklık edecek kimse olmasa da bazı bulgulardan (kanlı ağaç yaprakları) hareketle kralın gerçek ölüm nedenine ulaşılabilirdi.
krala ait olduğu ileri sürülen eşyalar, nesnelere bulaşmış kan izler vs. tüm bunlar 17 şubat gecesi o bölgede yaşayan insanlar tarafından toplanıldığı söylenmişti.
Hatta zamanında Flaman televizyon programı royalty’de çalışan gazeteci reinout gooddyn, bu kalıntılardan bir tane satın bile almış. Satın Aldığı kalıntı; kanlı ağaç yapraklarıydı.
Gazeteci reinout, eğer elimdeki kanlı ağaç yaprağı gerçekten de kral 1. Albert'e ait ise, bu bulgu bile kralın ölümüne yönelik üretilen komplo teorilerini çürütebilir düşüncesiyle, bu işin peşine düştü.
Çok merak ediyordu. Bilim insanlarıyla bağlantıya geçti konunun açıklığa kavuşması için.
Adli genetikçi maarten larmuseau ile belçika’nın leuven üniversitesi’nden bir iş arkadaşı bu bulguda araştırma yapmadan önce ölen kral 1. Albert’ın hala yaşamakta olan uzaktan 2 akrabasına nihayet ulaşabildi.
araştırıcılar Akrabalardan Konunun aydınlatılması için yardım istedi.
(Bu iki akraba, Kralın baba tarafıyla akrabalığı bulunan son çar ve Bulgaristan eski başbakanı king simeon ıı ve 1. Albert!ın ana tarafıyla akrabalığı bulunan alman baronlarından olan anna maria v. H.’dir)
Akrabalar da Konunun aydınlatılmasına yeşil ışık yaktılar.
Adli genetikçiler krala ait olduğu öne sürülen yapraktaki kan örnekleriyle, kendisiyle uzaktan akraba olan 2 kişinin kan yoluyla dna’larını kıyasladılar.
Araştırma Sonucu yapraktaki kanın, kral Albert ı ‘a ait olduğunu gösterdi.
Bu onay tarihi bir öneme sahiptir.
Bu olayın yaşandığı andan itibaren günümüze gelinceye kadar 80 yıl kadar bir süre geçti.
Bu zamana kadar da o döneme tanıklık eden herkesin öldüğü ve eldeki çoğu materyalin de uçup gittiğine için, araştırıcılar bu soğuk davayla ilgli spekülasyonları muhtemelen aydınlatamayacaktı.
Bu çalışma ek veri toplamak için son olasıklıktan biriydi.
Bu sonuç, kralın ölümü ile ilgili çeşitli komplo teorilerini de eritti.
yaşlılık hafızasıyla ilgilidir. 657 sayılı devlet memurları kanununa tabi olan dedemin
emekli olduktan sonra tabi olduğu kanundur. ''eski hatıralar yenilerden daha çok yaşarlar.''
şeklinde özetlenen bu görüş; yaşlılık ve hafıza konularında araştırmalar yapan ribot adlı
bilim insanının adıyla anılır. ribot kanunu gereğince, yaşlanan insanın gençlik hatıraları
tüm bilinç alanını kaplar. en iyi hatırlanan anılar en eski hatıralardır; bilinç altında tekel
kurduğu için unutulmayan hatıralardır. hafıza yeni hatıralardan başlayarak zayıflayıp yok
olmaya doğru yol alır. yaşlı insanlar ''çaptan düştüm'' duygusuna kapılarak geçmişi özlemle
anarlar.
tüm yaşlı insanların yaşlandığını kabul edip mutlu ihtiyarlar olması dileklerimle...
Toprak yapısı, toprak zerrelerinin dizilişi ve gruplar halinde kümeleşmesini ifade eden bir terimdir. Toprak yapısı bitki gelişmesiyle ilgili koşulları önemli ölçüde etkiler. Toprak yapısını doğrudan doğruya ölçmek için pratik bir yöntem yoktur. Bu nedenle toprak yapısını belirtmek için kullanılan yöntemler dolaylı yöntemler olup, bu yöntemlerle toprak yapısının etkilediği bazı özellikler tayin edilir. Toprak yapısı; toprağı iyileştirme çalışmaları, biyolojik aktivite ve doğal koşullardaki değişme ile ilgili olarak önemli ölçüde değişme gösterir. Toprak yapısı arazideki su, hava ve ısı rejimini büyük oranda etkilediğinden toprak verimliliği bakımından çok önemlidir.
Ağaç kabukları eskiden atık olarak kabul edilip sadece yakılarak yok edilir veya ısıtma amacıyla kullanılırdı, son yıllarda ise bitki yetiştirme ortamı olarak kullanılmaktadır. Peat’in ekonomik olarak sağlanamadığı yerlerde havalanmayı sağlayıcı materyal olarak kullanılmasıyla ağaç kabuklarının önemi artmıştır. içerik olarak değişken bir materyaldir ve taze olarak kullanılmaz fakat uygun miktar ve şekilde kullanıldığında iyi sonuçlar verir. Kabukların alındığı ağacın cinsi, yaşı, toprağın tipi, iklim ve kabukların sert ya da yumuşak dokulu olması içeriğinin değişken olmasının en büyük nedenlerindendir.
Yeraltı suyu hidrolik çevrim içerisinde tatlı suyun en geniş kavramıdır. Genel olarak toprak yüzeyi altında bulunan su yeraltı suyu olarak tanımlanır. Bununla birlikte yeraltı suyu denilince özellikle doymuş yani satüre olmuş bölgedeki su anlaşılır. Su toprak altında satüre olmamış bölgede de bulunur. Bu bölgedeki boşluklar su ve hava ile doludur. Yeraltı suyunun miktarı, tatlı su kaynağı olan göl, nehir ve rezervuardaki toplam su miktarından daha fazladır. Bu nedenle yeraltı suları içme suyu sağlanması yönünden önemlidir. Yerüstü su kaynağının tükendiği kurak mevsimlerde su gereksinimi kuyularla yeraltından sağlanabilir. içme, sulama, endüstriyel amaçlı kullanımlar için yeraltı sularından yararlanılabilir. Yeraltı suyuna gereksinmenin fazla olduğu yerlerde bu doğal su kaynağından yararlanmanın sürekli olabilmesi için yeraltından alınabilecek yıllık su miktarının doğru olarak tahmin edilmesi ve yeraltı suyu rezervinin korunması gerekir.
normal bitkilerde ölçülenden 100 kat daha fazla metal biriktirme kabiliyetine sahip bitkilerdir.
ağır metal kirliliğine uğrayan toprakların ıslahında kullanılan bitkilerdir.
en çok tanınanları thlaspi caerulescens, armeria maritima, silene vulgaris, festuca aquis granensis...
ağır metal kirliliğine ugrayan topraklar elbette ki elektrokimyasal proseslerle, toprağın yıkanmasıyla, çimentoyla katılaştırma gibi uygulamalarla, kirleticilerin fiziksel olarak ayrılması yoluyla, toprakların yerinden alınıp izin verilmiş belirli atık depolama alanlarına taşınmasıyla da ıslah edilebilir. yalnız bu ıslah çalışmalarının çok masraflı olduğu, ayrıca uygulamada birtakım olumsuzluklara sebebiyet verdiği için bilim insanları inorganik kirleticilerin topraktan temizlenmesi için farklı alternatiflere yönelmişlerdir. bu alternatif yöntemlerden en dikkat çekici olanı ise fitoremidasyon tekniğidir. bu teknikte hiperkümülatif bitkiler kullanılır. ağır metal kirliliğinin olduğu topraklarda yetiştirilen bu bitkiler bünyesinde fazla miktarda ağır metali tolere edip canlılığını sürdürdüğü için topraktan fazla miktarda ağır metal katyonu kaldıracak, dolayısıyla topraktaki ağır metal konsantrasyonu önemli ölçüde azalacaktır. böylece topraklarda ağır metal kirliliği bu fitoremidasyon tekniğiyle daha çevre dostu bir yaklaşımla çözülecek, hem de uygulamada ekonomik maliyetin düşüklüğü sebebiyle tercih edimesi gereken bir ıslah yöntemi olacaktır.
konu ile ilgili bulmuş olduğum bir literatürün linkini aşağıda paylaşayım. belki ilgilenen arkadaşlarımız olabilir.
toprak kalitesi toprakların o anki kullanımları için uygun koşullara sahip olup olmadıklarını tanımlayan bir terimdir. farklı toprakların fiziksel, kimyasal ve biyolojik özellikleri büyük ölçüde değişiktir. bu nedenle farklı topraklar farklı kullanıma uygundurlar. bir alandaki toprağın karakteristikleri o günkü kullanım için uygun koşullara sahipse, o toprağın kalitesinin iyi oldugu söylenebilir. bir toprağın kalite ölçüsüyle ilişkin unsurlar arasında; organik madde miktarı, bitkilere yarayışlı besinleri sağlama potansiyeli yani verimliliği, fiziksel koşulları, bakteri, solucan, aktinomiset, mantar vb.. canlıların yaşamı için uygun koşullara sahip olup olmadıgı gösterilebilir.
toprak kalitesi kavramı aynı zamanda toprak sağlıgı olarak eş anlamlı kullanılabilir. toprağın birçok fonksiyonu yerine getiriyor olması , toprağın sağlıklı oldugunun bir göstergesidir. saglıklı bir toprak temiz hava ve su , bol ürün ve orman , verimli çayır ve meralar, çok çeşitli yaban hayatı ve harika bir doğa demektir. farklı özellikteki topraklar için bu fonksiyonlar çeşitli düzeylerde gerçekleştirilebilir. elbette ki fonksiyonların gerçekleşme düzeyi toprakların genetik karakteristikleri kadar çevresel faktörlere de bağlıdır. yalnız toprak fonksiyonlarının direkt olarak ölçülmeleri çok güçtür ve sayısal olarak ifade edilebilmeleri için oldukça uzun bir zamana gereksinim vardır.
gerçi toprak kalitesinin değerlendirilmesinde izlenecek prosedürler toprak bilimciler arasında uzun süredir tartışılan konulardan birisi olmuş.
toprak kalitesi çalışmanın genel hedefi, toprak amenajmanının toprağın fiziksel , kimyasal ve biyolojik özelliklerini izlemesi ile kalitenin değerlendirmesini bir araç olarak görerek , toprakların geçmiştekii ve şu andaki durumunu inceleyerek gelecekteki potansiyelleri hakkında tahminde bulunmaktır.
içerisinde birden fazla bitki besin elementi içeren kimyasal gübreler kompoze gübre olarak tanımlanır. kompoze gübrelerin yapısında temel besin elementlerinden azot, fosfor ve potasyum bulunur. bu besin elementlerine ilaveten ihitiyaç durumuna göre diğer besin elementleri de kompoze gübreye belli oranlarda ilave edilir. karışımlarda kullanılan gübre formları oldukça değişken olup özellikle son yıllarda ihtiyaca göre mikrobesin ilavesi yaygınlaşmıştır.
kompoze gübrelerin etkili besin elementi oranları % olarak ifade edilir. buna göre örneğin 10-20-15 karışımından meydana gelen bir kompoze gübrenin 100 kilogramında ; 10 kg saf azot, 20 kg fosforpentaoksit(p2o5), ve 15 kg potasyumoksit(k2o) mevcuttur.
kompoze gübreler birden fazla besin elementini aynı anda bulundurmaları bakımından taşıma, depolama ve kullanımda kolaylık sağlar. böyleece gübre uygulanırken aynı anda ihtiyac durumuna göre birden fazla besin elementi bitkiye saglanmış olur.
bitkiler tarafından kükürt, büyük ölçüde toprak çözeltisinde sülfat (so4) anyonu( sülfat -2 değerlikli) şeklinde alınır. bunun yanında az da olsa atmosferik kükürtdioksit(so2), yapraklar yardımı ile de alınmaktadır. atmosferik so2'in fazlası ise bitkilere toksik etki yapar. topraktaki organik kükürt bileşikleri bitkiler tarafından doğrudan alınamaz durumdadır. bu bileşiklerin öncelikle mineralize olup inorganik sülfatlara veya sistin , sistein gibi daha basit organik formlara dönüşmesi gerekir. daha sonraki aşamada ise söz konusu kükürt bileşikleri mikrobiyal yolla mineralize olarak sülfat formuna dönüşmekte ve bitkiler tarafından alınabilir duruma gelmektedir.
toprak çözeltisinde yer alan kükürt , çogunlukla kitle akışı ve difuzyon mekanızmaları ile kök bölgesine taşınır. bitki kök bölgesine kükürt taşınımında kitle akışının rolü büyüktür. kök yüzeyine ulaşan kükürt buradan da kök içerisine girmektedir.
masalları pek sevdik, masallarla büyüdük; ama hiçbirimiz keloğlan kadar olamadık. bir padişah kızıyla evlenemedik.
kızlar da masalda geçen beyaz atlı prensini bulamadı.
şimdi hikaye okuyoruz...
bitki kökleriyle ortamdan alınan su, çeşitli metabolik olaylarda kullanılmakla beraber, büyük bir kısmı da gerek emme kuvvetinin sağladığı çekim kuvveti ve gerekse kök basıncının sağladığı itici kuvvet sayesinde bitkinin yapraklarına ve diğer organlarına iletilir. bu organlardan tekrar dışarıya verilir. genel olarak bitkilerde su kaybını diye bilinen olay iki şekilde gerçekleşir.
su buharı (gaz) haline kayıp
sıvı halde su kaybı
yukarıdaki iki olayı izah edelim.
su buharı halinde kayıp :
buna terleme ya da transpirasyon da denir. bitkilerde transpirasyon yapma görevini yüzeylerinin geniş olması nedeniyle yapraklar üstlenmiştir. zaten yaprakların anatomik yapıları da bu iş için son derece elverişlidir. yapraklarda bol miktarda su içeren mezofil hücrelerinin nemli çeperleri stomalara açılan hücrelerarası boşluklarla temas halindedir. mezofil hücrelerinin çeperlerinde buharlaşan su, hücrelerarası boşluklar yardımıyla stomalara iletilir ve oradan da gaz halinde atmosfere verilir (stoma: bitkinin çevresiyle gaz alış-verişini sağlayan yapılarıdır.)
sıvı halde su kaybı:
bitkiler az da olsa sıvı halde su kaybederler. sıvı haldeki su kayıpları ise değişik şekilllerde cereyan eder. bunları da kendi aralarında ayıralım.
- gutasyon : kök basıncıyla yukarı doğru itilen su, bazı bitkilerde yaprak kenarlarına yerleşmiş olan hidatod'lar (su savakları) aracılığıyla damlacıklar halinde dışarı verilir ki biz bu olaya gutasyon adını veririz.
- yaşarma, kanama: özellikle bag budaması sırasında çok belirgin olarak görülen bu olay , kök basıncı yardımıyla suyun yukarı doğru itilmesi ve itilen suyun budama ile açılmış olan suni yaralardan dışarı çıkmasıyla meydana gelir.
- salgılama (sekresyon) : bitkilerin yaprak, çiçek ve diğer organlarında bulunan salgı bezleri tarafından yapılır. yalnız sesresyon kök basıncıyla bir ilgisi olmayıp salgı bezlerinin fizyolojik faaliyetleri sonucu meydana gelir.
inorganik gübreler veya diğer besinlerin çözelti halinde bitkilere uygulanmasıdır. bazı besin maddelerinin topraktan alınabilirliğini sınırlandıran etmenlerin bulunması, bu besin maddelerini içeren gübrelerin toprağa verilmesi güçleştirir. bu durum özellikle ph'sı yüksek olan topraklarda demir, çinko mangan ve bakır için söz konusudur. böyle durumlarda bu elementleri içeren inoganik yapılı gübrelerin toprağa verilmeleri yerine doğrudan bitkiye verilmesi daha iyi sonuçlar verir. bitki yaprakları gaz formundaki besin maddelerini stomaları aracılığıla kolaylıkla alabilme yeteneğindedir. ancak yapraklara çözelti halinde püskürtülen besin maddelerini bu kadar kolay alamazlar elbette. yaprak yüzeyinde bulunan mumsu özellikteki kütikula tabakası iyonların alınımını sınırladırır. bu durumda yapraklara uygulanan çözeltinin yaprak içerisine geçişi epidemal ve koruyucu hücrelerin kütikulasında gerçekleşir. suda çözünmüş bulunan besin maddelerinin kutikula tabakasından geçmesi eksodezma denilen kanallar yoluyla olur.
konuyu özetleyecek olursak; kütikulanın strüktürü ve fizikokimyasal özellikleri nedeniyle, pek kolay olmamakla birlikte , yine de yapraklar üzerine püskürtülen çözeltiler içerisindeki bitki besin maddelerini absorbe etme kabiliyetindedirler. bu özellik tarımda yaprak gübrelemesi pratiğinin gelişmesine neden olmuştur.
yine bu uygulamada bazı ince noktalar da bulunmaktadır. yapraktan besin absorpsiyonu (emilimi) , çözeltinin iyon konsantrasyonu, çözeltinin ph'sı , iyonun değerliği , sıcaklık , uygulama zamanı gibi bir takım dış faktörlerle ; bitkinin metabolik aktivitesi, yaprağın yaşı, stomalar, yaprağın turgoru, bitkinin gelişme aşaması gibi iç faktörlerin etkisi altında cereyan eder.
insanların katı ve sıvı dışkıları gece toprağı adıyla bilinir. geçmişten günümüze insanların katı ve sıvı dışkıları tarımda kullanılmıştır. halen uzak doğu ülkelerinde yaygın şekilde uygulanmaktadır, ülkemizde de bu uygulama kırsal kesimlerde yer yer sürdürülmektedir.
gece toprağının kimyasal bileşimi , öncelikle insanların yaşına ve beslenme durumuna bağlı olarak değişebilmekteedir.bir gece toprağının kimyasal bileşimine bakacak olursak ; % 90 'ı aşan oranda su ,%3-4 seviyelerinde organik madde , % 1-3 seviyelerinde de mineral elemetleri barındırır.
toprağa uygulanmadan önce gece toprağı özel olarak yapılmış yerlerde yaklaşık 3-4 ay gibi bir süre bekletilip, olgunlaştırılmaları gerekir. gece toprağı taze olarak topraklara uygulanacak olursa , gece toprağının yüksek düzeyde tuz içeriğine sahip olması nedeniyle, bitki köklerinde tuz zararlanmalarına sebebiyet verebilir . bu nedenle gece toprağının 2 -3 kat su ile sulandırıldıktan sonra toprağa uygulanması gerekir. ama gece toprağının uygulanmasından hemen sonra amonyak şeklinde azot kaybını önlemek ve rahatsız edici kokuyu azaltmak için zaman geçirilmeden toprakla karıştırılması gerekir.
avantajları:
toprağın yapısını geliştirir. toprak nemini muhafaza eder. organik gübrenin içerisinde bulunan azot yavaş yavaş ve sürekli olarak serbestlenir. organik gübrelerin bünyesinde mevcut bulunan besin maddeleri mobil (hareketli) hale gelir. bazı kimyasal gübreler gibi bitkiyi yakmaz. yalnız taze organik gübrelerin belli bir süre olgunlaştırılmaları gerekir. (olgunlaştırılmadan taze uygulanan organik gübreler bitkiyi yakar)
topraktan daha az yıkanır.
dezavantajları:
genellikle bitki patojenleri organik gübrelerden hayvan dışkısı ile kontamine olurlar. patojenlerin riskini azaltmak için en iyi şekilde kompostlaştırıldığından emin olmak gerekir. organik gübrelerin bileşimi birçok inorganik gübre türüne göre besin kaynağı olarak seyreltik ve değişkendir. karlı verim için, organik gübreden besin gereksinimleri ile başa çıkmak için önemli miktarlarda kullanılmalıdır.
bu bir kişisel gözlemdir. kopyacı öğrenciler; kopya yoluyla kişisel girişimcilik, soğukkanlılık, cesaret, gözleri iyi ve etkin kullanma gibi edinmiş oldukları becerilerin katkısıyla; karşı cinsle arkadaşlık ve aşk konularında diğerlerine göre daha avantajlıdır.
lityum(li) -iyon bataryalar elektronik cihazlarda yaygın olarak kullanılan, şarj edilebilen pillerdir. taşınabilir elektronik cihazlardan elektrikli otomobillere kadar farklı alanlarda kullanılabilen bu pillere olan gereksinim hızla artıyor. bu nedenle bu pillerin kullanım sürelerini uzatmaya yönelik pek çok çalışma yapılıyor. bu çalışmaların büyük çoğunluğu li-iyon pillerdeki üç ana bileşenden (katot, anot, elektrolit) biri olan anot bölgesinde kullanılabilecek alternatif malzemeler üzerinde yoğunlaşıyor.
prof. dr. mihrimah özkan ve arkadaşları tarafından yapılan bir çalışma li- iyon pillerde anot bileşeninde silisyum kullanılması öneriliyor silisyum, silisyum dioksit bileşiğine göre daha yüksek kapasiteye sahip olsa da genleşme problemi gibi sorunlar ortaya çıkabiliyor. bu olumsuzlukları ortadan kaldırabilecek farklı silisyum yapıları bulunuyor. ancak artan üretim maliyeti bu yapıların ticari olarak yaygınlaşmasını engelliyor. nature scientific reports dergisinde yayımlanan çalışma ise deniz kumundan elde edilebilen nano büyüklükteki silisyumun, li-iyon pillerde kullanılmasını mümkün kılıyor.
bu çalışmaya göre içeriğinde bol miktarda kuvars(silisyum dioksit, sio2) olan deniz kumunun bazı işlemlerden geçmesi gerekiyor. sırasıyla önce yaklaşık 0.1 mm olan kum tanecikleri mikrometre ve nanometre ölçeğinde öğütülüyor. organik safsızlıklar kalsinasyon yöntemi ile uzaklaştırılıyor ve sonrasında hidroklorik asit (hcl), hidroflorik asit(hf) ve sodyum hidroksit(naoh) gibi kimyasal madddelerle yıkama işlemi yapılıyor. böylece parlak beyaz bir renk alan kuvars magnezyum ile indirgeniyor. ve silisyum elde ediliyor. bu ekzotermik tepkimede çıkan yüksek ısının istenmeyen tepkimelere neden olmaması için sodyum klorür (nacl) ekleniyor. tepkime tamamlandıktan sonra ortaya çıkan yan ürünler ve nacl yıkama işlemleri ile uzaklaştırılıyor. böylece istenilen morfolojik yapıda silisyum üretilmiş oluyor.
deniz kumundan kolayca elde edilebilen gözenekli yapıdaki nano büyüklükteki silisyum, yüksek performansı ve düşük fiyatıyla li-iyon bataryalar için yeni bir alternatif oluşturuyor. deniz kumundan elde ettikleri silisyumu kullanarak bozuk para büyüklüğünde pil üretmeyi başaran özkan ve ark. cep telefonlarında kullanılabilecek büyüklükte piller üzerinde çalışmalarına devam ediyor. şarj edilebilir pillerin ömrünü uzatırken maliyeti düşüren bütün çalışmalar sayesinde , deniz kumu kullanılarak üretilen piller hayatımızın farklı pek çok alanında yer bulacak gibi.
---alıntıdır...---- tübitak bilim ve teknik dergisi. sayı:563
azot bitkilerin temel yapı taşlarından olan bir makro elementtir. elbette bitkilerin azot içerikleri değişkenlik gösterir. bitki çeşidi olsun, bitkinin yaşı , organı , çevre koşulları gibi pek çok faktör bitkilerin azot içeriklerini etkiler. azot bitkilerde amino asitler, proteinler, nükleik asitler giibi organik bileşiklerin vazgeçilmez bileşenlerinden de bir tanesidir aynı zamanda..
azotun bitki gelişimi ve metabolizması açısından başlıca etkilerine bakacak olursak, azot diğer adıyla nitrojen , organik maddenin temel yapı taşı olduğundan, bitki gelişimi ve kuru madde üretimi açısından birincil besindir. dolayısıyla vejetatif gelişme ve ürün artışı açısından azotun önemli bir işlevi vardır. !!
klorofilin temel yapı taşı olması sebebiyle bitkilerde fotosentez için son derece öneme sahiptir. nitekim azot noksanlığı sonucu klorofil molekülleri dağılır.
bitkilerde vejetatif gelişmeyi kök gelişmesine göre daha fazla etkilediğinden tepe/kök oranı artar.
bitki hücreleri daha büyük , buna karşılık ince duvarlı olurr. hücrelerde protoplazma oranı artar , protoplazmanın su kapsamı yüksek olduğundan bitki suyu üzerine olumlu etkide bulunur. buna karşılık özellikle lif bitkilerinde kırılmaya karşı dayanıklılık azalır, bitki dokuları hastalık ve zararlılara daha duyarlı hale gelir !
bitkilerde karbonhidrat -protein dengesini etkiler. azot düzeyindeki artış ile birlikte şeker ve nişasta sentezlenmesi geriler. yüksek azot koşullarında amidlerin birikmesi sonucu tat ve aromada bozulmalar ortaya çıkar. hasat ve olgunluk dönemi gecikir.
ayrıca azot bitkilerde diğer besin elementlerinin alım ve kullanım etkinliği açısından da son derece önemlidir. azot ile yeterli beslenen bitkilerin diğer besin elementlerini alımı ve kullanım etkinliği artmaktadır.
küresel ısınma ile ilgili olarak dünyayı uyaran ilk kişi olan prof. walley brocker atmosferdeki co2'nin yakalanarak yeraltında depolanması gerektiğini söylüyor. Broecker'e göre önümüzdeki 50 yıl küresel ısınmanın kontrolden çıkmaması için en iyi yol bu.
colombia üniversitesi öğretim üyesi olan broecker bu çağrıyı izlanda'da yapılan ulusrararası karbon Konferansı'ndaki sunumunda yaptı. konferansa katılan 150 bilim insanı karbonun atmosferden alınıp depolanmasına görüştü.
broecker yaptığı sunumunda geçmiş 51 milyon yıl boyunca Dünya'nın çok yavaş bir şekilde soğuduğunu ancak insan etkinliklerinin neden olduğu sıcaklık sıcaklık artışının gelecek 100.000 yılda sorunlara neden olacağını belirtti. broecker ''fosil yakıtlara olan bağımlılığımızı hızlı bir şekilde azaltamıyoruz o halde alternatif yollara yönelmeliyiz. en iyi yollardan biri karbonu yakalayarak geldiği yer olan yeraltında depolamak. endüstriyel süreçlerde ortaya çıkan karbonu yakalamada büyük gelişmeler kaydedildi ancak fark yaratmak için atmosferdeki co2 yakalamalıyız'' diyor.
konferansın düzenleyicilerinden profesör eric oelkers da ''karbonu depolama konusunda kanıtlanmış yöntemlerimiz var, ancak atmosferden doğrudan karbon yakalama konusunda olanaklarımız sınırlı. fabrikalarda veya enerji üretim santrallerinde açığa çıkan karbonu yakalamada hayli iyiyiz, ancak karbonun üçte ikisi başka kaynaklardan geldiği için sorunun çözümünde önemli olan havadaki karbondioksitin yakalanması'' diyor.
--ibrahim özay semerci-- tübitak bilim ve teknik dergisi ekim 2014, sayı 563
bir miktar toprak alınıp kabaca incelendiği zaman , toprağın katı maddeler ve boşluklardan oluştuğunu, bu boşluklarda ise su ve havanın mevcut olduğu görülür.
toprağın hacmen yaklaşık olarak % 50'si katı maddeden , %50 'si ise boşluklardan oluşmaktadır. katı maddeler inorganik ve organik olarak ayrılmaktadır.
toprağı oluşturan temel yapı maddesinin yüzde hacim oranlarından %50 oranındaki boşluğun , %25 'ini hava kalan %25'lik dilimi ise su oluşturmaktadır.
şimdi toprak havası ya da toprağın gaz fazı dediğimiz konuyu ana hatlarıyla ele alalım.
ideal bir toprağımızda %25 dolaylarında mevcut bir toprak havasının bulunması, o toprakta bitki köklerinin gereksinimini karşılayacak miktarda hava olması demektir. bitkilerimiz gelişmek için havaya gereksinim gösterir. toprağımız eğer uzun bir süre su ile doygun durumda olursa bitki kökleri faaliyetlerini durdururlar neticede oksijen noksanlığından ölürler.
toprak havasının bileşimi atmosfer havasınınkine benzemektedir. ama toprak havasında, atmosfer havasınınkinden yaklaşık 10 kat (veya bu değer bazen 20 katına kadar da çıkmaktadır ) daha fazla karbondioksit bulunmaktadır. topraktaki karbondioksit miktarının , atmosferdeki karbondioksit miktarından fazla olmasının sebebi : toprakta bulunan bitki kökleri ve mikroorganizmalar gelişirken solunum sonucu oksijen kullanmakta ve bunu karbondioksit halinde geri vermektedir.