taksim'de kutlamaya izin vermeyen ya da kutlama yapılmasına karşı çıkan zihiniyetten daha önemli sebebleri olan zihniyettir.bilinir ki, illaki taksim diyenler kanlı bir mayıs' ın anısına orada toplanmak isterler ve sonuna kadar haklıdırlar. ama yılda bir gün bile hem resmi tatil yapmayıp hem de işçi bayramının önüne ket vuranların tutunduğu tavrı anlamak güç.taksimden başka yerde yapılırsa kutlama izin vermedikleri meydandan daha mı iyi geçecek? sanki başka meydanda olaylar çıkmayacak mı? yasaklayarak bu tür şeylerin önüne geçmeye çalışmak çok anlamsız.
arada kalmak demektir. ne çocuk hissedersiniz kendinizi ne de yetişkin. dönem dönem her ikisine de yakın olduğunuzu düşünürsünüz ama adını koyamazsınız.
iş başvurularında ücret alan havayolu şirketiymiş. bunun nedenini de çok fazla başvuru yapılmasına bağlıyolar. ee iyi de kardeşim bu nasıl bir anlayıştır. sen firmana çeşitli pozisyonlarda eleman alacaksın ve bunu ücret ödeyenler arasından yapacaksın. her ücret ödeyip başvuru yapan senin niteliklerine uygun anlamına mı geliyor? tamam anladık caydırıcı olsun diye düşünülmüş ama bir yandan da acayip cezbedici. insanların duygularıyla bu kadar oynamak da yeni bir kar amacı sanırım. 'önceden yetmiş bin kişi başvuruda bulunmuş. şimdi de en kötü ihtimalle yirmi bin kişi başvuruda bulunsa paraya bak be' politikasını güden şirketimsi. bir de o paralarla gerekli yerlere bağış yapacaklarmış. bizde yedik tabi. ben yaparım nereye istersem sana mı kaldı diye de düşünmeden edemiyor insan. yazık!
bir şehri şehir yapan insanlarıymış hakkenten, bunu en iyi şekilde gösteren şehir. burada yaşamaya başlayan nereden gelirse gelsin yabancılık çekmez. kendi aranızda konuşarak adres mi arıyosunuz, sizi duyan bi büfeci ya da yoldan geçen biri hemen tarif eder. ben; karşıdan karşıya geçerken sürücülerin yayaya yol verdiğini, elimde torbalarla otobüse bindiğimde yaşlı amcanın ısrarla yüküm var diye bana yer vermesini, dolmuş şöförünün hayırla dağıtılan lokmalardan ikram etmesini, hiç tanımadığım bir amca ya da teyzeyle göz göze geldiğimde bana selam vermesini bu şehirde gördüm.ve sayamadığım, gözden kaçırdığım bir çok şeyi. hayır dağdan gelmedim ama bu şehir başka gerçekten. insanlığı, hoşgörüyü, gülümsemeyi, samimiyeti yansıtan ve hatırlatan şehir.
sadece olasılık olarak kalacak ve bizim de bu konu hakkında atıp tutmamızı sağlayan durumdur. öyle ya da böyle, eşcinsel ya da değil. bu mevlana' nın değerini düşürür mü? mevlana'ya hakaret olarak algılanabiliyo ama bence bu eşcinsellere hakarettir. onları aşağılamadır. ne yani bir insan eşcinsel diye tü, kaka mı? herkesin özelini seçme ve yaşama hakkı vardır. mevlana da dahil. bize ters gelebilir belki ama yargılamak ya da kötü bir şey gibi göstermek bize düşmez.
milyonlarca insanın dört gözle beklediği, kimilerini hayal kırıklığına uğratan, zamanında maaşlardan kesilen paranın geri ödemesidir. 'bakın bizde bir kuruşunuz bile kalmıyor hepsini size iade ediyoruz' izlenimini bıraktıran durumdur. ve görebiliyolarsa eğer! insanların ne kadar zor durumda olduğunun göstergesidir. insanlar konutlarına kavuşamasa bile en azından bir günlük ekmek ihtiyaçlarını karşılarlar ve bir günü daha kurtarmış olurlar.
ülke olarak yeniden bizi düşündürmeye ve tek yürek olup hayatlarını kaybeden insanların acılarını derinden hissetmemize neden olmuş feci bir katliamdır. ama bitmiyor bitemiyor malesef. öyle televizyonlara çıkıp da ahkam kesmekle olmuyor demek ki bazı şeyler. olay bittikten sonra bilmem kaçtane çevik kuvveti oraya diksen ne olur? olan yine masum insanlara oluyor. mahvettiniz be ülkeyi üç kuruşluk hesaplarınız yüzünden. hani diyolar ya 'ya sev ya terk et' diye. o zaman sen de insanları kandırıp, yapamayacağın işin başına geçme kardeşim. hatta bizden çaldıkların da senin olsun yeter ki git. hayatını kaybedenlerin yakınlarına başsağlığı ve yaralananlara acil şifalar diliyorum.
düz terliklerle ayaklarını sürüyerek yürümeleri,
temizlenmemiş makyajlarıyla uyumaları ve uyandıktan sonra o halde insan içine çıkmaları,
sinsi bakışlarla çevresindeki insanları süzmesi.
sanki ticari değildi de biz ne olduğumuzu anlamadan sabah uyandık ve bu tabloyla karşılaştık gibi algılamamı sağlayan durumdur. bu kadar sözlerine göre doğal kaynak suyu üreten firma kaşımıza gözümüze bakıp da su dağıtmıyor değil mi? tabiki ticari kaygıları vardır. su zaten ticariydi benim bildiğim ama bütün dünyada kaynakların azalmasıyla kıymete bindi, nasıl rant sağlasak durumu oluştu ve bu durum kaçınılmazdır.
islam hakkındaki bilgisinde şüphe götürmeyen kişidir. sadece din bu birinci kitabını okudum ve ortaya attığı düşüncelerinin bilimsellik içerdiğini düşünüyorum. her ne kadar bilimsel de olsa gözüme batmış bir durum var. turan dursun' da bana kalırsa üslup yanlışlığı vardı. insanlar bilgilensin, bazı şeylerin farkına varsın diye yazılıyorsa bir kitap sadece bilgi vermeli, yönlerdirmeye çalışmadan. çünkü yönlendirme çabası farkına varıldığı anda ne kadar doğru olursa olsun, doğruluğunu bilsem de itici gelir. ama ne olursa olsun, neyi nasıl savunursa savunsun kaldı ki din konusunda, hiç kimsenin haketmeyeceği şekilde öldürülmesini gerektirmez. o zaman her şeyin hesabının verildiği, inanılan allah nerde kalıyo?
iyi, hoş, faydalı bir içecek türüdür. televizyonda ismini hatırlamadığım bir doktordan duyduğuma göre beni oldukça şaşırtmış içecektir. doktorun dediğine göre günde beş şişe içilmesi gerekliymiş, yalnız sağlıklı bünye için... sodanın kendisiyle bir problemim yok fakat şu altılı şişelerin ambalajı oldukça sinir bozmakta. kesici alet olmadan açmaya çalıştığımda her seferinde o ambalajın olmayacak biçimde yırtılması ve kapağının tırtıklı yerinin parmaklarıma sürterek yaralaması beni fitil ediyor. yok mudur kardeşim bunun başka yolu.
insan olmayı hatırlatan güzel bir adnan yücel şiiridir.
Neyi yaşıyoruz şu anda
Nelerle sığmıyoruz dünyaya
Aşktan
Öfkeye geçiriyoruz birdenbire
Sevinçten üzüntülere
Durgunluktan coşkulara koşuyoruz
Coşkulardan
Mutsuzluğa gömülüyoruz sessizce
Ve yaşıyoruz böylece her yılı
Koskoca bitmez bir saniyede
Bu çelişkili yürüyüşler içinde
Bizden ne kalır ki geriye
Bir ölenle ölebilmek
Bir gülenle gülebilmek
Mutluluğuna sevinmek insanlığın
Kan ağlamak ölümlerine
Ve Afrika´lı kapkara bir acıyı
Duyabilmek bembeyaz yüreğimizde...
askerden kaçma değil askere gitmek istememektir. ve güzel ülkemde gayri meşru şekilde, kişiler bu isteklerini yerine getirebilmektedirler. bu ülkenin başında olanlar, önemli mevkilerde bulunanlar ya da bu kişilerle yakın ilişkileri olanların vicdani red hakkı vardır. askeri kurumlardan eşcincellik raporu alma, çürük raporu alma gibi... ama bu tür ilişkileri olmayanlar önemli sebebleri olsun ya da olmasın askere gitmek istemediklerinde vatan hainliği ile suçlanırlar. askerlik yapmak ve yapmamak vatan sevgisi göstergesi değildir. kimse kimseyi de sen az seviyosun sen daha çok seviyosun diye yargılamamalıdır. başka konu ise ismi lazım değil, adam bas bas bağırıyo ben kendime yeni ülke istiyorum seni tanımıyorum diye. ve biz de bu insanı kolundan tutup askere alıyoruz. güveniyoruz o insana her türlü askeri sırrın kucağına salıyoruz düşüncelerini bile bile. nedir bu tezatlık? isteyen yapsın istemeyen yapmasın bu zorunluluk neden? neden korkuyoruz zorunluluğu ortadan kaldırdığımızda yeterli askerin olmayacağından mı? para yetiştiremeyeceğimizden mi?
baba:şöyle bi sütlü nescafe olsa da içsek
ben: evet ya babişim ne güzel olurdu sıcak sıcak.
baba: ben eve kadar getiriyorum sen yap da içelim
ben: ne güzel zoru başarmışsın işte ha gayret yapıver hadi
baba: şekersizdi dimi?
ben: evet babiş *
ezan sesini kapattı diye yobazlıkla suçlamak çok yanlış bir düşüncedir bence. en önemlisi de hakarettir. ne olursa olsun herkesin kendine göre din ve vicdan özgürlüğü vardır. ezan sesini duyunca müziğin sesini duyan insanlar vardır tıpkı ezan sesini duyduğu halde müzik dinlemeye devam eden insanlar olduğu gibi... her ikisini de eleştirebiliriz ama hakarete vardırmadan ve saygı sınırlarını aşmadan.
erkeksin de sanki farklı mısın? diye sorası geliyo insanın aklına. orosbuluğu önüne gelen her erkekle yattığını düşünenlerin kız olmasına gerek yok. biz de zaten buna erkeğin orosbusu diyoruz.
bu durumu fark eden arkadaşlarının alay konusu olurlar. 'kızım biz ilk okulda kullanıyoduk 0.9 ucu' şeklinde söylemlere maruz kalabilirler. 0.9 uçlu kalemle yazı yazmanın tadına varırlar. kolay kırılmadığı için yazdıkça yazası gelir insanın. bu zevki ne tahta kalem verir, * ne de 0.5 ve 0.7 uçlu kalemler.* pinti değillerdir kesinlikle. uç kalın olduğu için yazılanlar da büyük olur. bu nedenle defterleri çabuk biter.**
günlerdir bir mini etek lafı aldı başını gidiyor. gına geldi artık. ben mini etek de giyerim, kot pantolon da giyerim, elbise de giyerim.. ama bu senin bana gözle, sözle, elle tacizini gerektirmez hiçbir şekilde. 'mini etek giyersen hakedersin her türlü tacizi' diye de yobazca düşünemezsin. fıldır fıldır nerde kim var? ne giymiş? diye bakanlar insan olarak baksalar birçok sorun da çözülür zaten.
belli yaşa gelen kızlarını da 'yaptığın banaysa öğrendiğin kendine' diyerek temizliğe sürükleyen annelerdir.erişilmesi zor yerlerin tozunu alırken bezin ucuna iğne yerleştirerek yaparlar, halı ve koltuklar silinmekten aşınmıştır artık, misafir gelmeden önce yapılan temizlik işlemlerinin aynısı misafirler gittikten sonra da uygulanır. çekilmez. daha da çekilmez olanı bu hastalığı kızlarına da devretmiş olmalarıdır.
okula geç kaldım ve derse girmek için izin istedim hocamız da aldı sınıfa yerime oturdum ve;
hoca: ooo arkadaşlar niye hepiniz kürsünün önüne oturdunuz. adulnura niye arkalara gittin sen bakayım?
ben: belki burdan sizi daha az görürüm diye düşündüm hocam.
hoca: öyle mi? merak etmeyin 5 hafta sonra zaten yüzümü görmeyeceksiniz.
ben: iyi ya işte ben de şimdiden hazırlık yapıyorum.
ben: bakalım nasılmış? türk lokumu yazıyor üzerinde. türk lokumu eşittir ben. gerçi benden de türk lokumu olmaz ama.
abla: evet olmaz. senden olsa olsa rus pamuk şekeri olur.
ben:ayyy ablam benim. gel öpücem seni.*
abla: ince çubuğu var, pembe albenili şekeri var ama içi boş!
ben:ne? nasıl yani?
abla: sen benim kardeşim olamazsın saf şey.