434 32112
0 (düz adam)
on birinci nesil silik 2 takipçi 3.87 ulupuan
entryleri
oylamalar
medya
takip

    hayır diyenlerin sanki biraz şey olması

    7.
  1. Üşeniyor olabilirler bol miktarda. Kendi kampanyalarının mitinglerine bile gidecek güçleri hevesleri yok, bunlardan ülke yönetmesini yada ülke hakkında olumlu düşünmesini bekleyemezsin çünkü keyfine gelmiyor.
    0 ...
  2. fatih sultan mehmet

    778.
  3. saltanatı boyunca doğu roma imparatorluğu' nun bir zamanlar sahip olduğu toprakları fethetmekle uğraştı. projesinin sonraki aşaması olan güney italya' nın fethi için ilk önce gedik ahmet paşa' yı görevlendirmiş, otranto fethedilerek italya yarımadasında bir üs elde edilmiştir. bu hamleden sonra fatih' in otranto ile yetinmeyeceği herkesin malumu olmuş, toplayabilidiği en büyük orduyla sefere çıkmışken hastalanarak vefat etmiştir. fatih son derece ketum olduğundan kimse o seferin nereye yapıldığını kesin olarak bilmemektedir, ancak seferin nihai amacı otranto üzerinden güney italya' nın fethi olduğu üzerinde durulan bir olasılık. ölüm sebebi de kesin olarak bilinmemekle birlikte zehirlenerek öldürüldüğü olasılıklar arasında.
    fatih' in vefatı osmanlı tarihinin en kritik dönüm noktalarından biri. ilginçtir kendisinden sonraki hiçbir padişah bir italya seferi düşünmemiş, otranto da kısa süre sonra kanlı bir şekilde elden çıkmıştır ayrıca. eğer fatih bir sene daha fazla yaşasaydı bütün osmanlı tarihi, dolayısıyla avrupa tarihi çok farklı seyredecekti belki de.

    ayrıca şunu da belirtmek gerek, tarih yorumunda yapılacak en kritik hata, tarihteki olay ve kişilikleri günümüz değerleri üzerinden yorumlamaktır. hayatı boyunca oturup iki tane tarih kitabı okumuş bir kişi bile böyle bir hataya düşmez.
    0 ...
  4. saygı

    163.
  5. memlekette; gerçek yaratıcılığa duyulmayan kavramdır.
    memlekette; korku ile karıştırılandır..
    korku duyulanın saygıyı hak ettiğini düşünmeyi dayatttıkça içi bomboş olandır..

    saygı; korku, çekinme hislerinden arınmış bir duygudur..
    görece güçlü olanın, görece güçsüz olana beslememeyi bir halt sandığı, cüretkar yaratık hareketsizliğidir..

    güden güne yerlerde sürünen değerlere vedadır..
    hoşgörüsüz, önyargılı, kötü niyetli, saldırgan insanın yanına yaklaşmayandır..

    git gide ne olduğunu unuttuğumuzdur..
    arkasından göbek atarak, pullu mendiller salladığımızdır..
    1 ...
  6. vatikan

    87.
  7. burayı 1200 yılında gezen bir adamın notları ve o dönemde kilisenin "zaman" algısı oldukça önemli aslında.

    "gregorius adında bir ingiliz üstat, 1200 yılında, roma'ya yaptığı bir ziyaret sırasında, quirinale meydanındaki dioskurosların yanındaki muhteşem büyüklük ve zerafette mermer atları gördü. roma geleneğinde çıplek erkek, hiçbir gereksinimi olmayan felsefecinin, at da ruh tarafından dizginlenmiş siyasi erkin sembolüydü. ama ingiliz üstada, bu iki heykelin eski, muhtemelen antik dönemden birer compotistae oldukları ve zamanı hesaplayanların kıvrak zekâlarından dolayı, kıvrak atların onlara eşlik ettiği açıklanmıştı. kurnaz rehberin ne düşündüğü bilinmez, ama safdil gezgin antik zaman belirleme yöntemleri hakkında o denli az şey biliyordu ki, vatikan dikili taşı'nın bir güneş saati olduğunu anlamamış ve bunun tepesinde duran küreyi sezar'ın mezarı sanmıştı. bu anıtın onda çağrıştırdığı tek şey dünyevi erkin ne denli fani olduğuydu; bu teselli, sıradan bir adama zaman hesabı ve zaman ölçümünün nasıl yapılacağını bilmekten daha çok yardımcı oluyordu."
    arno borst, computus - zeit un zahl in der geschicte europas (computus - avrupa tarihinde zaman ve sayı)

    arno borst'un bahsettiği "teselli" aslında dönem açısından son derece kritik, çünkü o dönemde zaman ölçümünü halkın anlayacağı dile indirgemek neredeyse imkansız. zaten zor bir takım hesaplamalara dayandırıldığı için hesaplamaları yapanlara "compotistae" gibi isimler verilirken, bu yöntemler kilisenin emriyle din adamları tarafından geliştiriliyor, bu sayede el çanları ile dua saatleri duyurulurken, kilise çanlarıyla da şehirlere/kasabalara saatler belirtiliyordu. ancak 1100'lü yıllara doğru adamlar zaman hesaplamalarında ve takvimlerde ciddi hatalar yaptıklarını fark etmeye başlamış, bu yüzden sosyal düzende kullandıkları zaman kurallarıyla dini zaman kurallarını ayırmaya çalışmışlardır fakat bunu da becerememişlerdir. artık o hale gelmişti ki, 1200'lü yıllarda zaman hesaplayan bazı din adamları "zaman'ın artık tanrı'nın ebedi gerçeğini ortaya koymadığını, din adamlarının tehlikeli hesaplamalardan kaçınması gerektiği ve geleneksel olana sarılması gerektiği"ni savunuyorlardı.

    bu yıllarda reiner elini taşın altına koyup bir takım düzeltmelere girişmeye çalışıyor: yaptığı iş, isa'nın çarmıha geriliş ve diriliş tarihlerini yahudi ay takvimi aracılığıyla yeniden hesaplayıp, kilise takvimini pragmatik yolla düzeltmek. bu arada yahudi ay takvimini referans alıyor çünkü bu takvim "musa tarafından onaylanmış". yine de reiner bu düzeltmeleri yapsa da hristiyan bağnazlığının bilincindeydi ve "kilisenin, uzun süredir tutunduğu bir şeyi bırakması kolay değildir" yazmıştı.

    1200'lü yılların sonuna doğru bir başka din adamı (johannes) bir takım hesaplamalar yapıp değiştirmeyi teklif etse de, 325 yılındaki iznik konsili yüzünden pek ikna edici olamıyordu, o da şöyle not etmişti: "fakat takvim üzerinde herhangi bir değişiklik yapmak konsil tarafından yasaklandığından, modern araştırmacılar bu tür yanılgıları sineye çekmek zorunda kaldılar."

    johannes'in notları ilerleyen yüzyıllarda üniversitelerde eğitim kitapları olarak kullanıldı ve 1538'de martin lutherin kankası melanchthon bu notları tekrardan yayınladı. gördüğünüz üzere kilisenin saçma zaman hesapları protestanlar için iyi bir silah olmuştu.

    arno'nun alıntıladığı gregorius mevzusu aslında john osborne tarafından ingilizcesi düzenlenip yayınlanan "master gregorius: the marvels of rome" yazılarında geçiyor. yani gregorius aslında yukarıdaki zaman hesaplama kargaşasını zaten anlayamayacağı için, bu bilginin yokluğunu arno borst bir "teselli" olarak adlandırıyor.

    şimdi benim bunu bir turistik geziye falan bağlamamı bekliyorsanız yanılıyorsunuz. yukarıdaki hikayeden çıkarılabilecek yegane ders, 1200 yılında da "ignorance is a bliss" olduğu, ayrıca vatikana gidecekseniz rehberlere güvenmeyip yanınıza bir lonely planet kitabı almanız gerektiği olabilir.
    0 ...
  8. varoluşçuluk

    99.
  9. insandır ki kendisini nasıl yaparsa öylece var olur, değerlerini kendi yaratır, yolunu kendi seçer. yeryüzünde insana yol gösterecek, kendisinden başka hiçbir şey yoktur. insan, kendi kendisini yarattığı için, özgür ve sorumlu olmak zorundadır.

    varoluşçuluk, nesnel varlığı insansal varlığa, insansal varlığı kişisel varlığa, kişisel varlığı da kişisel düşünceye indirgemekte ve zorunlu olarak idealizme varmaktadır.

    evren, insana karşıdır, mantıksal olarak anlaşılmazdır ve ölüm gibi fizikötesi bir anlaşılmazlıkla son bulmaktadır.
    0 ...
  10. mustafa kemal atatürk

    10659.
  11. 1881'de doğdu.
    1938'de öldü.
    harp okulu, kurmay sınıfı
    cephede bile olmak üzere 4000 bine yakın kitap okudu.
    1915'de destan yazdı.
    1919'da özgürlüğü doğru savaş başlattı.
    1923'de cumhuriyeti kurdu.
    2016'da bile kurduğu ülkeyi yönetenlerden,
    kafaca 100 yıl ileride...
    1 ...
  12. tarık akan

    297.
  13. salon filmlerinden komediye oradan devrimci sanatçılığa uzanan bir öyküdür onunkisi. kimse onu zorlamadı. eğer isteseydi aşk filmlerinin unutulmaz aktörü olarak yaşar giderdi ama o yurdunda eğitimsiz, işsiz, aç bırakılmış, sömürülen yığınlar olduğunu bile bile öylece duramazdı, durmadı da. halkına karanlıkta bir ışık yakmak istedi. bu yüzden çok çok zorlu şartlarda, kelleyi koltuğa alıp yol, sürü, maden, demiryol, çark gibi toplumcu filmlerde kah rol aldı, kah senaryo yazdı.

    hoşçakal yılmaz güney'in yoldaşı. seni hep sol yanımızın güler yüzüyle, direngenliği ve bilinciyle, bir sızı olarak değil, dimdik ayakta, karanlığa, zorbalığa kavgada hatırlayacağız.
    0 ...
  14. franz kafka

    707.
  15. franz kafka, çağımızın büyük ve çok özgün edebiyatçılarından biridir. değişik dönemlerde okumama rağmen, belki bilincime, belki duygu ve yaşama dair düşüncelerime denk söylemlerini bulamadığımdan pek sevemedim. ancak ilgi ile toplumu ve toplumdaki kişiyi çaresiz olarak ifade etmesini, kahramanlarını başarısız kılıp boş yere öldürmesini okudum. örgütlü devlet yapısının, bürokrasinin insana yabancılaşmasını eleştirmesini, ezilen insanlar adına seslendirilmiş cümleler olarak çok kıymetli buldum. bu cümleler, mücadele edip, kişilerin otoriteye, bürokrasiye karşı koymasını önermiyor. zorluklar karşısında bir nevi kişinin mücadeleden kaçışını, umutsuzluğa sığınışını ifade ediyor. kişinin içine kapanışı ve giderek nefret biriktirmesi ile de sınırlı kalıyor.

    hiç şüphesiz baba otoritesi ile yaşama başlaması, yaşamı boyunca da bu otoritenin altında sıkıntılar çekmesi gerçeği, kafka’nın anlatımlarındaki sızlanışını ve özünü bir açıdan tarif edendir. kendini çaresiz bulmaktadır. otorite canına okumuştur. üstelik yakın çevresi ile sınırlı kalmayıp yaşamın her alanında bu “cana okuyan otorite” kol gezmektedir. o acılar içinde, karanlıklarda gezinip, çıkışsızlıklar önerse de böyle bir gerçeğin altını kalın çizgiler ile çizmek için kısa da olsa bir ömür vermiştir.

    franz kafka, 20. yüzyılın sanayi sonrası batı toplumunun açmazını, içine düştüğü yalnızlık ve yabancılaşma sürecini inceleyip eserlerinde; sadece “bilin ve duyun” diye yazan, yazdıkları da ölümünden sonra insanlara ve insanlığa ulaşmış olan bir edebiyatçıdır.
    0 ...
  16. ahmet hamdi tanpınar

    188.
  17. ahmet kutsi tecer'e yazdığı bir mektubunda "evlen, kutsi evlen... ebedî bir şifadır evlenmek. ben doğrusu ümit etmekten bıktığım için evlenmeye derhal hazırım" diye yazsa hiçbir zaman evlenememiş, aksine sıkça evli kadınlara aşık olmuştur üstad tanpınar. edebiyat fakültesi'nde hocayken, yine bir evli kadına aşık olmuş, bu aşk yüzünden hasta düşmüş; hatta intihar etmeyi bile düşünmüştür. dostları, tanpınar için kaygılanmaktayken, mesele garip bir şekilde birden kendiliğinden çözülüvermiştir. yakın bir dostuna, "ben bu aşkı yaşamasaydım, bu sıkıntıyı çekmeseydim huzur'u yazamazdım" diyerek sorunu nasıl çözdüğü anlatmıştır. işte, huzur romanındaki nuran, aşık olduğu bu evli kadındır.
    0 ...
  18. postmodernizm

    88.
  19. önce nietzche tanrı'yı öldürdü.
    hiç değilse insan kaldı dedik.
    sonra yapısalcılar insanı öldürdü.
    şimdi boku yedik dedik.
    sonra yapısalcılık, hermenötik gibilerinin keskin soyutlamalarının ardından doğrudan gündelik ve gerçek hayata dair olmakla beraber derinliğe karşı alerjisi olan postmodernistler atölyelerden, resim galerilerinden, romanlardan, anlatılardan küratörleriyle, tracey emin'leriyle, sebastian knight'larıyla hepimizi bir güzel enstalasyonladılar.
    bunun bizdeki ayrangönüllü bayileri dekonstrüktivist çobanlar ya da minimalist bakkallar olarak fordist üretim bandından mobius şeridine plastik bir anlatı peşinde su konferansa dahil olup bu projeyi derdest ederekten nadiren dirsek çürütüp çoğunlukla -kendilerinki dahil- dinleyenlerin, okuyanların dimağını paraladılar.

    tamam, moderniteden, pozitivizmden, ampirizmden sıtkımız sıyrıldı lakin körfez savaşı'nın olduğundan şüphelenmek için tavşanı hiç görmeyip sadece havuca bakmak hadi postmodern söyleyeyim, nasıl bir resepsiyon'dur kuzum allasen. sonra, the postmodern condition'un yazarının kozmik entropi, astral seyahat çalışmaya başladığını duyunca büyük türk kompozitörü serdar ortaç'ın, "gezegendeki son gemiye binip çek git" sözü aklımıza gelmedi değil.
    ancak yine de postmodern zamanların alamet-i farikası olan -ve memlekette moda olmadan çıkıp derinleşmesini umup, dilediğimiz- kültürel çalışmaların hatrına temkinli bir bekleyişe geçilmedi de değil ama bu -çok şükür ki- sadece julia kristeva ya da luce irigaray'ın banyodan yeni çıkmış makbule tokmak hallerinin hatrına olmadı...

    üstelik postmodernistler tıpkı neoliberaller gibi, toplumsal normlardan, özgün değerlerden, verili hiyerarşilerden, otoriter standartlardan, toplumsal anlaşma kodlarından, geleneksel pratiklerden yoğun şüphe duyup bunu da parantezlerle, tırnak içinde tırnaklarla, metinlerarası göndermelerle sürekli kendini dinleyen, gözden geçiren, sorgulayan adeta nesnel gerçeklik yokmuş gibi kendi söylemi dahil söylemler tahlili barındıran ve bunlardan ibaret olan bir üslupla üstümüze boca ettiler. söylemden, conceptten, resepsiyondan, enstalasyondan etraf seçilemez oldu...
    şüphesiz bir insan modelleri vardı; merkezsiz, hazcı, kendini yeniden üreten, alıveriş merkezine girince: "sınıfsız toplum işte bu, diyen..."
    0 ...
  20. © 2025 uludağ sözlük