tutarsız olduğunu düşünmediğim, şiirleri kadar yorumunu da beğendiğim,"şifa niyetine" isimli şiirini dinlediğimde beni cok uzaklara götüren şair.tutarsız olduğuna ilişkin bi soru sorulmuştu bi tv programında buna, tam hatırlamıyorum ama mealen şöyle bişey söylemişti:"insanlar gelişir ve değişir.asıl sorun 20 yıl önceki düşüncelerin gözükapalı hala savunuluyo olmasıdır.elbette öğrendikçe değişiyorum"...
beyninin seyr-ü seferinde gelip geçenlerin insanı allak bullak ettirdiği, neler yapabileceğini çok iyi bilen ve her şeye inat duruşundan ödün vermeyen, "yaşamak tek marifetiniz, lütfen biraz özen gösteriniz." diyen, yüreği öpülesi insan.
yaşayabilme ihtimali şiirinde "bir ülkeden bir iç ülkeye" gibi son derece açık bir anlamı olan cümle kurmuş, yargılanmış ve de beraat etmiştir. sormak lazım neresiymiş bu iç ülke??? yılmaz erdoğan'ı beraat ettiren mahkeme milli eğitim bakanlığının bastığı kitaplarda bile bulunan bir şiiri okudu diye rte yi hapse atmıştır.
yine de çok anlamlı şiirlerin yazarıdır, seslendiricisidir.
ülkesi ve ülkesinin sorunları ile yakından ilgili, hiçbir şeyi göz ardı etmeyen, "sanatçı" sıfatına en çok yakışan ve bu çerçevede mükemmel işler çıkaran nadir kişilerdendir.
Tv de düğününü izledik adamın çeşmede yazlığı varmış hemde bahçesinde düğün yapılabilecek bir yazlık.Vay anam vay dedirtmiştir kendisi bu görüntülerden sonra.Demek ki yalanmış bütün sözler.Almış kızınıda yanına nedime gibi,bu düğün bir kürt düğününden çok amerikan düğününe benziyordu bence. bir de komedi levent kırca vari yemekleri annem hazırladı.(çoğunluk iyi şeyler söylemiş bu adama ama) bir de şu boyuttan bakalım hep ezilen halk edebiyatı yapan popüler kültürü yerlere çalan hatta sosyalistcilik oynayan bu zat çeşmede yazlık almış yav ! bahçesinde düğün kurmuş sazlı sözlü şahitler kim! nerde halkın hani halkın açtı sen nasıl villada yaşıyorsun hani bu kişileri yerden yere çalıyordun sen .yapmayın artık bu insanlara para kazandırmayın savunuyormuş gibi göründüğü ezildiğini söylediği halkı üzerinden hepimizin sırtından edebiyat yapan para kazanan ama amerikalılar gibi yaşayan biri bu adam .(ciwan çalma ile kürt olunmuyor bu düpe düz takiyedir takiye )Esas bölücülük budur kanmayın bu ve bunun gibi insanlara.Bu adam tıpkı bakırköy meydanında nike ayakkabı ,adidas tişört ile kapitalist dergisini satmaya çalışan çocuklar gibi :)rica ediyorum biraz akli selim ile düşünelim her sizin için diyene kanmayalım bence...
komedyenlikle başladığı sanat hayatını diğer komedyenler gibi duygusal anlamda işler yaparak bitirecek olan harika şair , (bkz: gülben ergen) in kaynı..
Bir mektup yazdım Yılmaz Erdoğan'a Zarfa koymadan önce sizlere de yüksek sesle okumak istedim.
Yılmaz Erdoğan
BKM/istanbul
Bir mektubu okuduktan sonra beğenmeyip, zarfa tekrar koyup göndericisine iade etmenin hoş olmadığını bilmediğimi sanma. Ama bu sefer böyle oldu ve ben yazdığın mektubu, bu mektubumun ekinde sana iade ediyorum.
Benim hiçbir zaman senin gibi romantik bir dilim olamadı. Edebi lafları arka arkaya dizip şiir yazmasını ise hiç bilmem. Ama bu benim hassas olmadığım veya duygusuz olduğum demek değildir.
Seni anladım. Hem de çok iyi anladım. Aman! Sakın! Mütareke basının anladığı enteller gibi seni anladığımı sanma! Allah beni o durumlara düşürmekten saklasın!
Eğer bir gün görseydim seni bir şehidimizin cenaze töreninde, elinde al bayrakla en önde yürürken, "Bu Vatan Bölünmez" diye bağırken, yazdığın mektubun içindeki maddi hataların hepsini görmezden gelir, sana iade etmezdim. Derdim ki en nihayetinde 'Sanatçı kafasıdır, karışmış biraz'
Ama; Gönderdiğin kanamalı güvercindi silâhı eline alıp ilk dağa çıkan. Terörü başlatan ve devam ettiren de o oldu. Hatta terörden ekmek dahi yedi. Senin savaş dediğinin adı terördür. Savaş iki devlet arasında olur. Topraklarımız içinde ayrı bir devlet kuruldu da bizim mi haberimiz olmadı?
Senin kanamalı güvercininin elindeki keleşten çıkan mermi ile kıpkırmızı bir gül yaprağı olup düşerken Mehmetçik sahi sen ve mektupların nerdeydiniz?
Biliyor musun; öz be öz Türkçe olarak kaç ana, kaç eş, kaç evlât bağırdı; 'Söyleyin Güneşe Bu Sabah Doğmasın' diye. Sen, sahi o zamanlarda da nerelerdeydin? O Mehmetçik'lerin yüzlerine bakmaya kıyamazdın. Bahar kadar güzeldiler. Ay kadar güzeldiler. Ecelleri senin mektubunda siyasallaşmasını resmen istediğin PKK'nın ta kendisi oldu.
Bak sen bir mektup yazdın. Herkes sesini duydu. Peki sen geçen hafta Gül Hanımın sesini duydun mu? Gül Hanım bir şehit eşi. Senin bahsettiğin o mayınlarda geçtiğimiz günlerde şehit olan binbaşının ardından annesinin "Artık vatan sağ olsun demeyeceğim" demesi üzerine 'Hiç kimsenin bu anayı kınamaya hakkı yoktur' başlıklı bir yazı yazdı. Tabii Gül Hanım senin gibi ince zanaatkâr olmadığından, sesini ancak bizler duyabildik. Ne mütareke basının başköşelerine çıktı, ne de dantel misali entellerden destek alabildi…
'Zemheri soğuğunda ateşler içinde yandım' dediğinde, biz onu çok iyi anladık. Yazdıkları öz Türkçe idi. Sade Türkçe idi. 'Elimde kelimeler var' deyip alt alta dizerek şiirimsi havalar katarak, senin gibi satır arası mesajlar iletmeye çalışmadan, açıkça, mertçe yazdı. Gerçek bir Türk kadını idi yazarken. Kaçak güreşmedi senin gibi. Ağırbaşlı, vakur, efendi, sözünün ardında duran cesur bir Türk kadını Gül Hanım. Ateşin düştüğü yer Gül Hanım. Yani senin anlayacağın, şehit eşine lâyık bir Türk kadını Gül Hanım.
Sahi, senin bahsettiğin şu kürtçe ağıtlardan birini, birebir tercüme edip yollasana bana. Yayınlayalım! Gül Hanımın feryadını okuduğumuz gibi onları da okuyalım! Birkaç tanesinin çevirisi bana denk geldi, biliyorum. Onlardan olsun ama. Sakın kıvırtma! Çok iyi kürtçe bildiğinin dersini de vermişsin mektubunda.
Uzun uzun mektubunda yer ayırdığın mayınlardan sadece son bir ayda kaç asker, kaç subay şehit oldu bilir misin? Dağın tepesine helikopterle indirme yaparken aşağıya atlayan asker, mayının üstüne bastığında, ölüm nasıl gelir bilir misin? Her şeyi hayal eden beyin gücün, onu da hayal etsin bir kere. Dağın tepesine o mayınları kim döşedi? Ya da asfalta? Veyahut kuş uçmaz kervan geçmez patikalara kimler döşedi o mayınları? Mektubunda mayınları döşeyenlerin adını koymayarak, mayınlarla gelen ölümlerde orduyu da ne kadar net suçlamışsın!
'Dağa çıkmak yazgı' dediğin an mektubunda, sen de onlardan olmadın mı? Ya da yazgının mı tarifini bilmezsin? Aynı cümle içine "kışlada olmak yazgısı" kelimelerini de katarak, kelimelerinle yaptığın oyunu görmedik mi?
Kanlı terör örgütünün eşkıyaları ile bu ülkenin şerefli askerini aynı kefeye koymak seni "aydın-sanatçı" yapıyorsa ve mütareke entellerinden de destek alıyorsan eğer; senin de, entellerinin de boynunadır bu işin vebali. Masumiyetten bahseden güya masum(!) mektuplar yazarak bu vebale de bizi ortak etmeye kalkma.
Edebiyatçılardan(!) çok büyük destek alan bu mektubu, açık olarak Türk milletine yazana kadar neden dağdaki kızlarınıza bir mektup yazmadın? Senin aşk ve sevgi dilinin çok iyi olduğunu söylerler. Yazsaydın ya o kızlara; " Yakışır mı size âşıktaşlık etmek! Bir erkek evleneceği kadının yapısında asalet arar! Nezaket arar! Namus arar! Hangi erkek, soğuk dağ gecelerinde eşkıya yatağı ısıtmış, yorgun yosmayı alır? Bakın bana, evlenmek için sizler gibi dağdan bir kızı mı seçiyorum?"
Cesaretin varsa Yılmaz Erdoğan bu mealde bir mektup yaz. Senin kahramanlığını ben o zaman göreyim.
Önceden gerekli mihraklara haber verilerek desteği sağlanmış, kendi kendine sipariş ettirilmiş mektuplar yazarak, Türk Milletini ve Türk Ordusunu suçlayarak kaybeden sen oldun. Tarih senin gibi kaybedenlerle dolu.
genel olarak doğru şeyler söyleyen ama korkusundan mıdır bilmem bazen susan sırf kürt olduğu için ezilmiş bir sanatçı adamın ne pkkyla ilgisi var ne kürt milliyetçiliği ile ...
basit, keyifsiz, kalitesiz, bol uyaklı canlılık vasfı gösteren kompleks organik molekül kütlesi. sinema açısından vizontele den başka başarısı olmayan olmayacak da olan, bir demet tiyatro gibi ilk bölümleri eh bakalım sonrada baydın ama en sonunda lenet okunan saçma işlere imza atmış, zamanında 15-17 yaş lise dönemi erkek sendromuna kapılıp neüdüğü belirsiz şiirler yazan götüne pamuk tıkanırken de yakışıklı mıydı denilesi özellikle politik konularda ağzında gevelediğini bir türlü çıkartamayan, çıkartırsa da ne olacağını göze alamayan canlı.
uzun bir soluk alıp da, dışarıya verdiğinde, bir insanın, neden yaşadığından dem vuramazlar da, dertliliğine vurulurlar yaşam(a) fakirleri ? yaptıklarına, ettiklerine, edilgenliklerine vurulurlar ? ne yaşamıştır, nereden\nasıl gelmiştir, kimlerin bellediklerini tersyüz etmiştir ? yaşamak ! üzerinden düşünüldüğünde kimseye kaşlarını çatamamak değil midir ? en ölümcül kelimelerini çatarken bir insan savaş meydanında, neden düşman gördüğünün sessizliğinin önünde eğilir ? peki ya eninde sonunda neden hep sessiz kalan ezilir ? bir insan ne demiştir, ne söylemiştir, her saçma uykunun sabahında, bir önceki geceden, ne kadar tutarlı olabilir ? kimin söylediğiyle, yaşadığı birdir ? ama hayat böyledir. dünyanın düzeni kimliklerdir, yaftalardır, yapmacık sohbetlerdir, bilmez bir insan böbürlendikleri en çok kendini kirletir. aslında herbirinin tek istediği güzelliklerle dolu bir sergidir, o ki; kötü taraflarını saklayıp, yaşam panosuna iğnelediğidir. kim ister ki, kötü tarafları ortaya çıkartılsın, konuşulsun ? en yaralayan yerleri, savuşturulacağına, önceleyin, hiç istenmediği halde kendiyle kavuşturulsun ? başkalarının biçtiği rollerde, başkalarının doğrularıyla, hiç kendi bildiğini yaşa(ya)madan, geçersin hayattan ve gidersin gene başkasının biçtiği bir kefenle bu saçma sapanın attığı taş gibi düşersin, aslında alacaklısı olduğun hesaptan.
neden bir şair, derinlemesine içine çekerek, uzun uzun solur hayatı ? iç(inden) geçirerek, hep cepten yiyerek, koynunda bir beyaz kağıt boşluğu, anlatır; olan\olmayan, acıtan\sancıtan herşeyi. kimse düşünmez, bir şair, hep dahası münferit bünyelere, sözcüklere iliştirilmiş, münzevi bir hayattan başka birşey veremez. şair(ler) ki; rüyayla gerçeğin arafında\hep iyinin, aşkın tarafındadır da, bunu gör(e)meyen gözlere, görüngü sürmesini, kişinin kendinden başka kimse çekemez ! bu karanlıktır, kalan kısımdır, kıyarken başkalarına, hayat içerisinde ondan hiç bahsedilmez . insanoğlu ki; bir başkasının gerçeğine, kendi hayatından dem biçmez, ağzına ne gelirse söyler, kimse azıcık sükut suyundan içmez ve kimse kötülediğinin ne kadarı kendindendir söylemez.
'benim bir bildiğim var der' şair; 'hayat saçma sapandır.' naçiz yazarınız da der ki; insanlar, başkalarının gerçeğini es geçip hep kendi doğru bildiklerini okudukları sürece öyle kalacaktır. bundan sonra da, kendini bilemeden başkalarını bilmeye çalışanların saçmalaştırdığı bu hayat her yeni geleni affallatacaktır. baş dönmesine şiirse en iyi ilaç, bunu anlayan el sürmeden şairine, hijyenik şartlarda ürettiği harflerinin üzerinden geçerek her dem ayakta kalacaktır.
ama tüm bu yazdıklarım sudur, elekle taşındığı değirmenin de usudur. biliyorum şairim, adını sakladığın gibi biliyorum. hep haberler olacak biliyorum, senden hazin biçimde bahseden. biliyorum, izah edemeyecek durumunu hiçbir argüman. biliyorum, elbet şiir olacak şairin tesellesi. biliyorum, çok iyi şiirler yazdın şairim, kötülerin hepsini çıkartırsak. biliyorum, hep rast gitmeyecek şiirlerin şairim. biliyorum şairim, yorgun demokrat sesindeki (h)üzüntü içindekine ayna. biliyorum şairim, hem gidenedir şiirlerin, hem gelecek olana. ve bana vurulan adım gibi biliyorum şairim, o da biraz oyalanıp gider nasılsa !
biliyorum şairim. eninde\sonunda; yalnızım + yalnızsın + yalnız(ız) = - bu ufalanan hayatta edinilen tek şiarlık - yalnızlık . . .
ve biliyorum şairim;
en azından bu so(la)n sözüm kayda geçecektir. hayat içinde hiçbir şeyin sızısını geçiremediği o bünyene, acı hep acı verecektir . . .
Oyunlarında ve filmlerinde muhakakkak bir yerlerde siyasi mesajlar veren,düzene eleştiri getirebilen komedyen,şair ve yazar kişilik.Berfin adında da bir kızı vardır.
beşiktaş ruhu ve ilkeleri üzerine güzel bir yazı yazan, koyu beşiktaş taraftarı.
Televizyonun hayatımıza zerkettiği reklam ve az sonra'lar arasında bir yerde bir Beşiktaş lafı duyunca, manasız zapping seyahatimin sanki bir amacı varmış gibi oldu... Her zaman olduğu gibi konuşması haber olan kişiden çok, fondaki adam bağıra çağıra konuşuyordu. Başkanın o günkü açıklaması montaj marifetiyle anlamsız hale geldiği için sadece şu sözleri seçebildim:... Beşiktaş'ın ilkeleri ve Beşiktaşlılık ruhu bakımından........................Sonra düşündüm? Neydi bunlar gerçekten?
Beşiktaş istanbul'un merkezinde bir semttir. Geleni geçeni de çoktur, oturup kökleşeni de.... Bir ayağı denizdedir, martılar dolaşır balıkçı teknelerinin arasında....Vapurlar yanaşır iskeleye, motorlar sanki pikniğe gider, günde yüz kez Üsküdar'a, Kadıköy'e...
Ben bu ilçeden binlerce kilometre uzakta bir küçük şehirde doğdum. Ve doğma büyüme Beşiktaşlıyım. Bizzat ilçeyi görmem için on dokuz yıl geçmesi gerekti doğumumun üstünden. Babam da Beşiktaşlıydı benim ve ben babamı herkesten çok severdim. Öyle güzel adam Beşiktaşlı olmuşsa vardır bir bildiği dedim ve "siyah beyaz" , hayatımın önemli bir bölümü oldu!
Derken Ankara... Ve asfalt üzerinde minyatür kale yılları, oradan lisans sahibi bir futbolcu olarak 19 Mayıs Stadyumu, yan sahalarda çamurlu futbol zamanları... Futbolun ne kadar basit ve ne kadar da karışık bir savaş oyunu olduğunu bizzat içine girerek öğrendiğim yıllar...Ve sonra futbolun beni hiç terketmeyecek bir aşka dönüşmesi...
Peki neden istanbul'daki bir semtin takımını tutar Hakkari'de bir çocuk? (Kuşkusuz bu diğer takımlar için de geçerlidir ama, bu yazı Beşiktaş'ı kapsamaktadır.)
Çünkü Beşiktaş'ın en değerli, en ünlü, başkaları tarafından en çok paylaşılmış markası BJK' dir... Beşiktaş değil! Eğer siz BJK'yi bir futbol takımından ibaret görüp tutuyorsanız, siz BJK'li değil, Beşiktaş' lısınız... Bir kulübün sadece bir birimini tutarsanız siz sadece futboldaki başarıya ortak olmak için herhangi bir kulübe yatırım yapmış hisse avcılarısınız...
"Takım Ruhu" sözü tartışmalıdır bana göre...Takım ruhu ile kulüp ruhu aynı şeyler midir? Takım ruhu sadece futbolu kapsar ama kulüp ruhu o kulübün tüm faaliyetlerini! Bir takımın değil, bir kulübün ruhu olabilir... Biz, futbol takımı şampiyon olursa Beşiktaş'lı olduğumuz için gurur duyarız ama olmazsa da gurur duymaya devam ederiz. Çünkü bizim Beşiktaşlılığımızı hiçbir maçın sonucu değiştiremez!
Peki Beşiktaşlı olmak için " ben artık Beşiktaşlıyım" demek yeterli midir? Aslında bugün yeterlidir ama yetmemesi gerekir. Dur bakalım o kişi Beşiktaş'ın ilkelerine göre hareket edecek midir? Öyleyse nedir Beşiktaş Jimnastik Kulübü'nün ilkeleri. Kendimce sayıyorum genel kabul görmezse bunları "kendi" ilkelerim sayarım :
Jimnastik sporuna ilgi göstermek! Bu spora bayılmasak bile onunla ilgilenmek ve Türkiye'de jimnastik deyince BJK' yi akla ilk gelen kulüp yapmak boynumuzun borcudur! Çünkü kulübümüzün adı bu! Bu isim Beşiktaş için eskiden kalma manasız bir tabela kazası olmaktan derhal çıkarılmalıdır! Jimnastiğe önem vermek her Beşiktaşlının uyması gereken bir vasiyettir.
Hoşlansak da hoşlanmasak da yerine getirmek zorundayız.
Hemen her kulübün jimnastik ayağını dünya standardına çekmeliyiz!
Ben de hepiniz gibi futbolu jimnastikten daha çok seviyorum ama konu bu değil! Kaldı ki jimnastiği iyi yapmamız futbolu kötü oynamamıza yol açmaz!
Beşiktaşlı olmanın ikinci şartı delikanlı olmaktır... Bu sözcük üzerine söz söyleme hakkım olduğunu sanıyorum, zira bu ülkede "delikanlı" sözcüğünün tanımını defalarca hatırlatmış bir kişiyim. Bu kavram da aslında Beşiktaş'a kurucularının bıraktığı vasiyette yazılı... Diyelim ki hiç hesapta yokken düşme potasındaki bir takım geldi ve Beşiktaş'ı inönü'de üç sıfır yendi... Hilesiz, hurdasız... Hakkıyla, ter dökerek!... işte böyle bir takımı alkışlayarak uğurlayacak kadar delikanlı olmak!
Delikanlılık bizim ana temamız olmalıdır. Galatasaray ülke içi bir Fransız ekolüyse, biz de yerli malı delikanlı bir okulun öğrencileriyiz! Ama delikanlılığı ilkel bir maço kültürüyle karıştırmamak şartıyla!
Zinhar, katiyen, hiçbir şekilde ve hiçbir zaman, hiçbir şekilde ve hiç kimseye küfür etmemek! O anlama gelecek herşeyi yapmak ama asla küfür etmemek! Çünkü delikanlı adam ya da kadın küfretmez. Onun yerine bir nükte bulur en şahanesinden öyle söyler... Sağlam bir espiri her zaman ağız dolusu edilmiş bir küfürden daha rahatlatıcıdır! Zira bizim maçımızı yöneten bir hakeme onuncu dakikada iğrenç küfürler ederek hakemin bizden de, takımımızdan da nefret etmesini sağlamak takımın yararına değildir! (Mesela son Fenerbahçe maçında Muhittin Boşat'ın ayarını biz bozduk. Tamam maça kötü başladı ama sayemizde toparlama şansı da olmadı! Tribün linç eylemlerine bir ara verseydi belki de leyhimize bir penaltı çalacaktı, çünkü o da Ali Eren'in kırmızı kartından tam emin değildi. Hatırlarsanız kartı da zaten Boşat değil, yardımcı hakemi vermişti ama Allah'tan tribünler yardımcı hakemin adını bilmiyordu! Yoksa O'nun da yakın akrabalarına ismen küfür edilecekti )
Herzaman ve her yerde takımın yararına davranmak zorundayız. Özellikle takım yenildiği zaman.... Yenilgi bize galibiyet kadar lazımdır! Her yenilgi bize galibiyetin lezzetini hatırlatır...
Takım yenilince ne yapmalı? Tut ki bizimkiler gittiler Antalya'dan iki tane yediler ve elbette biz bundan hiç hoşlanmadık. Ne yapmalıyız?
Bir kere bunu mümkün mertebe haftaya yine sahaya çıkacak futbolculara belli etmemeliyiz. Zira sırf bu yüzden bizi haftaya yine üzebilirler. Ayrıca bir tepki gösterecekseniz bunun yolu futbolcuyu dövmek değil ki! Hepsini internet siteleri var, oraya girin derdinizi anlatın. Küfretmeyin adam gibi eleştirin: Neden koşmuyorsun kardeşim, diyin! Sen koşamayınca biz alay konusu oluyoruz hemşerim, diyin!
Seni bilmem ama bizim için Beşiktaş çok önemli! Senin takımını değiştirme şansın var ama bizim yok, diyin! Sen seneye Avrupa'ya ya da Bursaspor'a gidebilirsin ama biz nereye gidelim?
Çocuğumunda Beşiktaşlı olması benim içn önemli ama sen koşmazsan niye Beşiktaşlı olsun? Sen UEFA Kupası'nı almazsan niye seni tutsun diyin?
Sen niye ceza sahasının içinde yalandan kendini atıyorsun, hileyle hurdayla atılmış gole sevinmek bir delikanlıya, bir Beşiktaşlı' ya yakışır mı, diyin!.....
Emin olun sizi dikkate alacaklardır. Siz onlara küfrederseniz aranızda duygusal bir ilişki kurulamaz ki! Bu hafta gol atmayı herkesten çok isteyen adama atamadı diye ağıza alınmayacak, alınırsa o ağzı kullanılamaz hale getirecek küfürler ettin (onurlu bir adama, şerefsiz ya da sahtekar demek bu küfürlerdendir mesela), önümüzdeki hafta aynı adam iki gol attı, ne yapacaksın? Sırf adam o golü attı diye tribünde hiç tanımadığın birini kazayla da olsa dudağından öptün!
Yani sen geçen hafta öldürdüğünü bu hafta diriltmeye çalışıyorsun! Hayır ölü dirilmiyor ve dikkat edersen o çocuk da golü atınca tribüne değil yedek kulübesine koştu! Çünkü dostları oradaydı. Zira geçen hafta size küsmüştü ve bu hafta gol attı diye de bağışlayacak değildi!
Sevdiğiniz, hatta sevmek zorunda olduğunuz hiçkimseyi böyle küstürmeyiniz. Tepki gösterelim ama bunun için küfürden daha zekice yollar bulalım ki, Beşiktaş seyircisi bu konuda en yaratıcı grup olmuştur. Sahaya sırtını dönmek çok zekice bir eylemdir. Buna benzer bir başka numara da hakemi protesto etmek için bulalım. Tut ki takım bizi büyük hayal kırıklığına uğrattı. Dolduralım inönü Stadı'nı tıka basa ama doksan dakika çıt çıkarmayalım.
Gelin şu futbolu daha lezzetli hale getirelim. Hakem yanlış bir penaltı kararı verdiğinde, leyhine karar verilen futbolcu gitsin desin ki "hocam penaltıyı verdin ama doğru değil, ben kendim düştüm!". Hadi gelin bu sporu daha delikanlıca yapılır hale getirelim ve bu işe BJK seyircisi ön ayak olsun! O zaman kaybettiğimiz maçları da kazanırız! Çünkü büyük bir takım yenildiği zaman da birşeyler kazanmasının bilmelidir.
Çünkü Beşiktaş şampiyon olamadığı zaman bile şampiyondur!
Başı kalabalık bir anında, çevresinden adam eksiltmeye bakan üstadından* "Senden oyuncu olmaz"ı duyan fakir ama gururlu bir mühendis adayı feci bozulur, "hepsini birden olacam ulan" duygusuyla girişir işe. Şiir yazar, deneme yazar, oyun yazar. Sonra tutar oynar, biter mi? Bitmez. Kurumlaşır. Çok gibi para yapınca durur mu? Yapımcılığını üstlendiği filme senaryo yazar, o filmi yönetir, o filmde oynar. En büyük tehlikesi nedir bu gibi durumların: bu kadar emek harcayınca, o filme gelen her eleştiri yüreğine batar adamın, canını yakar. Çocuğunu azarlayan komşuya küser gibi küser.
Ben televizyonda hayatını seyrettim bu abinin. Yüzünde bir kırgınlık, bir küskünlük üstüne cila gibi çekilmiş bir kibir vardı. Ve ben o gece o abiyi konuşturanın hırstan çok kin olduğunu gördüm. Bu arada, yanılıyor olmam gayetle mümkün. Çünkü ben de tıpkı onun gibi çok şey'im. çok tuhaf bir insan, çok gıcık bir arkadaş, kendini beğenmiş bir kadın ve muhteşem bir yazarım. Ama bunca yetinin yanında insan sarraflığımın eksik tarafları olabilir.
O gece kendisini tv seyircilerine "bu beni beğenmediydi" diye şikayet eden o zamanın kavruk şimdinin semirmiş çocuğunu seyreden üstadı sanırım artık şöyle diyordur: "Sinirlenecek bir şey yok yavrucuğum, ben sana bişey olamazsın demedim, adam olamazsın dedim."
sözlük yazarlarının edebiyattan hiç ama hiç anlamadığını kanıtlayan başarılı insan. yahu arkadaslar yılmaz erdoğanın yaptığı edebiyat falan degildir. zaki bir ortaokul müsamere öğrencisinin kelime konsantrasyonuna sahiptir, akıcı dillidir, uslup sahibidir, zekidir eywalla ama asla oyle ilk 3 edebiyatçıdan biri falan değildir. yoksa diğerleri de tuna kiremitçiyle iclal aydınmı... yapmayın...