Bir uğultu ummanı işte akıp gittiğim, bana biraz su verin. Her gece yatağını ıslatan ve matematik bilmeyen çocuklar gibi büyüdüğümü biliyorum; daha babalar eksik, çocuklar ıslak.
Esmerliklerini ve öpüşmelerini ak döşeklere taşıyor kadınlar; duâ ediyor kimileri, tenlerinde lekeler... işte akşam ve kir aynı hızla büyüyor, eli kınında deliliğimin. Bu gece, bu kentte, bu kederle bana biraz su verin; yoksa yüzümüz paslanacak!
/Sizin yüzünüz paslanmış bu nasıl Anadolu?/
II
Ve gök konuştu: -Dağlara bakıyorum; çünkü ben en iyi, en yakın dağlara bakıyorum... Şair, hoşgör hırçınlığını, didişme güller bile kurutulurken mevsiminde. Senin ölülerini mezarlar örtüyor, bedenini yıkımlar, taş odalar. Ben hepsini örtüyorum; konuşmasam o yıkımlar diliyle...
III
Biz o bildik coğrafyada kalalım. Bu merhaba, rengi güzel, işte oralarda kalalım.Bir yere kaçmasın kavgadan ellerimiz; sesine bir Anadolu kat, gülümsemeyi somurtma.
/ insanlar bir gün tanrıları unutur belki;
ama insanlar sevişmeyi unutursa yüzümüz paslanacak!
IV
Ellere ne: bu sevmek, bu koşmak, bu coşmak benim! Şiir yazıyorsak, şiir yazalım.Kentler yağmalanıyor usulca dağlara yaslanalım; yoksa yüzümüz…
Sevgilime önce ellerimi tutmayı öğretiyorum.Ellerimi tut sevgilim yüzümüz paslanmasın! Bir şiir yaz yaylalara salalım yoksa bu nasıl Anadolu?