yaşım çok gençti çocuklar o zamanlar.
ne bileyim işte, düz adamdım, standarttım.
sevdalını alabilmek için elin iyi bir ekmek tutmalıydı,
bizim hacı babadan da bir şey kalmamış ki
karar verdim, kafama koydum zanaatkar olacaktım.
bana en çok o yakışırdı.
kafama koyduğum gibi de yaptım.
anadolunun ücra bi kasabasında görev yapmaya başladım.
o kadar sıradandım ve o kadar sıradan bir yerdeydim ki,
aynı gün içerisinde aynı kişiyi üç defa görebiliyordum.
sohbetlerimiz de hep aynıydı.
insan günde üç defa gördüğü kişiye "nasılsın" der miydi?
derdi...
ben mangal sevmeyen birisi olarak, mangalcı başı olmuştum.
akraba ziyaretlerinden nefret ederken, insan arar oldum.
selam vermemek için yüzümü çevirirken selam alamaz oldum.
o her zaman sözü edilen kapı zilinin çalmamasını da çok yaşadım
o boş salonla çok iyi dost oldum, çok iyi karşıladı beni
gülmesede yüzüme saolsun o ada unutturmadı, soğuğuyla hissettirdi kendini.
ben bunun nedenini çok sonraları anladım.
oysa bunlar benim yalnızlığımmış.
insan ertesi güne gözünü sevdiklerinin yanında açabiliyorsa,
önceki gününü doğru yaşamış olmaz mı?
insan para için sevdiklerinden uzak kalmamalı.
sevdiklerinden uzaksan eğer kaldığın yerin ne önemi var.
eğer seni annenden babandan ve ailenden alıkoyan her ne ise
işte o yaptığın şey yalnış şeydir çocuğum.
annenin değerini mezardayken anlamak iyi insan olmak değil olsa olsa
sadece bir ahmaklıktır.