iki neslin geçiş formuna denk geldiğin yıllarda hızlı hızlı yürüdüğün caddede bir anda önünde durup dudak dudağa öpüşmeye başlayan henüz 13- 14 yaşındaki çocuklar, sokağın bir ucundan diğer ucundaki kız arkadaşına "kııız orospu kezban" diye seslenen kızların kulağı çınlatan sesleri, lise çıkışı duvar diplerinde kız arkadaşını ana avrat söverek azarlayan erkeklerin hareketleri, oturduğun mekanda ortamı dinlemek için sessizliğe gömüldüğün anda arka masadan duyduğun kelimelerin üstüne gelen kusma isteği, alındıktan 2 ay sonra çöpe atılan son model telefonlar, sahip olamadıklarından ötürü tatminsizlik yaşayan tedaviye muhtaç umutsuz mutsuz kitleler, adım başı duyulan fakat içi boşaltılmış kelimeler, geleceğe dair vazgeçilen ufukta kaybolan hayaller, anlık tüketilen filmler, anlık tüketilen şarkılar anlık tüketilen herşey ve etrafta insan olmaya bu kadar yabancılaşmış kalabalık varken onlara yabancılaşmanın üstünüze vazifeymiş gibi tanımını yapmaya çalışmakmış.
düşünce yapılarına, genel algılara yabancılaşmak olarak da anlaşılabilir. beyninin makinalaştığını hissettiğin olur arada. rastgele düşüncelere atlayarak sinir hücreleri arasında dolaşıp kimi zaman ikiye, ona, yüze, bine bölünen hücreler arasında varılan bir his aslında, bilincini oluşturan şey. görsel hafıza da, dil öğrenmek de zihni inşaa ediyor. duyuların programlandığı gibi çalışıyor, makine gibi, trrum trak, tiki tak
sosyoloji okuyorum bu kavramı karl marx'dan duymuştum. insanın emeğe, doğaya yabancılaşması gibi şeyler anlatılıyordu. küreselleşen dünya'da insan maslow'un gereksinimler hiyerarşisinde en yüksek basamak olan kendini gerçekleştirme gereksinimi yapması dahada zorlaşıyor. insan herşeye yabancılaşıyor kendine bile yabancılaşıyor teknolojinin, makinelerin esiri haline geliyor.