varoluş sancısı

entry39 galeri2
    39.
  1. bu sancıdan kurtulmanın yolu suçluluk duygusundan uzak durmak ve bir canlı olduğumuzu hatırlamaktır bence.
    0 ...
  2. 38.
  3. Dünya'ya geldiğine pişman olan bir insanın çektiği sancıdır.
    Neden yaşıyorum? Neden bu hayat var? Diye düşündükçe sancılar içinde kıvranır.
    1 ...
  4. 37.
  5. Tıraş.

    --spoiler--
    Hayyam bade ile sarhoşsan mutlu ol.
    Lale yanaklı biriyle oturmuşsan mutlu ol,
    Mademki dünyanın sonunda yokluk var,
    Say ki yoksun! varmışsın gibi mutlu ol...--spoiler--
    1 ...
  6. 36.
  7. Çeken, Montla sıçmayı denesin. Geçer. Ehe.
    0 ...
  8. 35.
  9. Şimdikiler daha yaşamadan Varoluş sancısı çekiyorlar. Tuhaf.
    0 ...
  10. 34.
  11. Sadece entellerin çektiği sancıdır. Biz çeksek göbeğe bardak koyarlar.
    2 ...
  12. 33.
  13. var olan hiçbir şey nedensiz ortaya çıkmaz. inançsızlık beyan eden bir cümle.
    0 ...
  14. 32.
  15. 31.
  16. Tutunamayanlar dizisini izleyip başlık açma gayretinde olan yazar sancısına eşittir.
    1 ...
  17. 30.
  18. Düşünen maymunun neden varolduğunu çözmeye çalışırkenki çektiği acıdır. Cevabını çoğu zaman dine veya aileye yorar fakat cevabını hiçbir zaman bulamayacaktır. Çünkü hayatın anlamı budur merak içinde sürüklenmek.
    2 ...
  19. 29.
  20. 28.
  21. 27.
  22. Friedrich Wilhelm Nietzsche , jean paul Sartre ve albert camus’ Un eserlerinde sıkça rastlanmaktadır.
    1 ...
  23. 26.
  24. ıstırap veren, kaçışı olmayan derin acı. ağa yakalanmış gibi boş yere çırpınıp durursun.
    1 ...
  25. 25.
  26. “Yaşamakla yaşamamak arasında hiçbir fark kalmadığında özgürlüğüne kavuşur insan.”

    Bu sözün sahibi olan Dostoyevski Sanırım tam olmasa bile bu sancının vermiş olduğu acıyı hafifletir nitelikte bir söz etmiştir.
    3 ...
  27. 24.
  28. çoğumuzun sıkıcı ve aynı hayatları yaşadığını düşünüyorum. her bireyin içerisinde adı konulmamış bir tatminsizlik duygusu, bir vaha var içimizde. küçük bir alan. geri kalan kısım ise ucu bucağı bulunmayan ve bilinmeyen bir boşluk.

    başarıların dahi sıradanlaşması ve insanların ''bu muymuş?'' demesi de bundan diye düşünüyorum. aslına bakarsanız çokça ve hep düşünüyorum. şu bir gerçek ki her birimiz var oluşsal sorular ve sorunlarla boğuşuyoruz. bunda biraz şehirleşmenin, öğretim düzeyinin artmasının da etkisi olduğu aşikar. geçim sıkıntısı, sevmediğimiz işler ve insanlar. bunlara maruz kalma zorunluluğu.

    avcı-toplayıcı ya da tarım toplumlarındaki var oluşsal problem en fazla osuruk tanrısına sunulacak fasülyelerin ne zaman yetişeceği ve tanrı'nın kızıp kızmayacağı korkusuydu belki de. hayatı anlamlandırma ve sorular sorma çerçevesi çok dar olan bir evreden, artık büyük büyük binalarda sabah 8'de başlayan sorular ve sorunlar mesai bitimine kadar bitmek bilmiyor.

    modern hayatın bize getirdikleri aslında ne götüreceğinin de habercisi. iyi bir akıllı telefonun olmak zorunda, en azından öyle hissedersin. gruba katılmak tabiri vardır ya, bir yerlere bir şeylere katılmak durumundasın. sosyal bir konumun olmak durumunda .

    bilindik sıkıntıları tartışmayacağım, hepimiz bir şekilde yaşıyoruz, iş hayatımızda ve ya özel ilişkilerimizde hep aynı şeyleri yaşıyoruz.

    içimize sinmeyen bir şeyler var. her sabah bindiğim otobüste minibüste başını kitaba gömen ve ya dışarıya uykusuz gözlerle boş boş bakan insanların, kendilerini iş yerlerine ve ya gitmek istediklere yere götüren otobüslere minibüslere yaşadıkları yerden daha çok ait olmak istediklerini düşünüyorum.

    her sabah otobüslerde milyonlarca insan kendini mutsuz hissediyor. modern yeni dönem mutsuz insanlar kumpanyası gibi adeta.

    modern dönem... asıl sorun bu. güncel olan, şimdi yaşanan yavandır, sıkıcıdır. geçmiş özlenen, gelecek ise umut edilen olduğu için mi böyledir bilmiyorum. şu modern denen ama aslında insan ilişkileri dahil olmak üzere her şeyin mekanik bir raya oturtulduğu bu soğuk, bu sevimsiz duvarlara sahip bir odaya benziyor hayat.

    halbuki gülün dalında gerçekten güzel, suyun kayaçlar üzerinde alnı karıncalandıracak biçimde soğuk, temiz havanın baş ağrıtan bir şey olduğunu, kurumuş bir ota basıldığında çıkan çıtırtının keyfinin paha biçilmez olduğunu, bir çakıl taşının beraberinde sökülüp alındığı yerden gelene kadar milyonlarca yıllık bir tarihe ışık tuttuğunu, karanlıkta götü yanan ateş böcekleri seyrediyor olmak keyfinin dijital olan her şeyi sevimsiz kıldığını anlayabilmek için şehrin ışıklarından uzaklaşıp karanlığa koşmak lazım belki de.

    kışları özellikle; benim yürümelerim vardır. arkadaşlarımın çok beğendiği ceket-mont karışımı bir şey var adını bilmiyorum. ellerimi cebime gömüp kimsenin çıkmak istemediği, camlardan bakan herhangi birinin ''vay budala bu soğukta bu saatte geziyor'' dediği günlerin adamıyım ben. cüzdan taşımayı pek sevmediğimden de severim kışı, sıcağı sevmediğimden de. iç cepte cüzdan taşıyabilmek çok güzel bir şey. cüzdanıma her bahar alışmaya çalışıyorum çünkü.

    montun iç cebinde cüzdan, pantolon ceplerim boş, rahatım. hava soğuk, ben ki aralık ayında cam açık yatan biri olarak. mutluluğu bu gibi önemsiz detaylarda arıyorum.

    birini seviyor olmak ait olmak düşünce itibarı bile olsa güzeldir. bir şeye sahip olmak ve ya ait olmak içimdeki bu boşluğu kapatmaya yetmiyor. ''ne istediğini bilmemekten'' demişti bir dostum bir zamanlar. bilmem ondan dolayı mı demiştim o sıralar. bence şimdi ne istediğini bilmenin sonucu tüm bu tanımı olmayan mutsuzluk. artık yeterince eminim.

    neyin daha iyi daha güzel ve ya çirkin olduğu ile değil, bu hayatın arkası, ertesi ile daha ilgiliyim.
    sorularıma en cesur ve tatminkar cevabı yine kendim veriyorum galiba.

    kendim bildim bileli de böyleyim. orta okul dönemlerinde belki birini seversem geçer tüm bunlar. paylaşıma girebildiğim biri olduğunda mesela kendim gibi birini bulunca biter diye düşünüyordum ya da çocuğum diye saçmalıyorum sanırdım.

    ilk 17 yaşında sevdim birini, ilk kız arkadaşımdı. evet çok geç olmasa da o döneme kadar sığırın tekiydim. belki de ilk olduğu için çok sevmiştim. ilk baba olmak gibi bir şeydir ya. sonra sonra anladım her birimizin gerçekte içimizde kopan fırtınalara anlatamadığımızı. ilklerin aynı zaman da son olmamaları gerektiğini, zira bunun sıkıcı bir şey olduğunu. çoğu şeyi hayat öğretiyor insana. o yüzden çok sorular soran çocuklara sorular sormak yerine yıllar geçtikçe deneyimleyeceksin, öğrenme yaşa, tadı böyle çıkar diyorum.

    bunları yüz yüze birine anlatmış olsan anlamayacaktır ve deli olduğunu düşünecektir. halbuki aynı sorular kendi içinde de var olduğu halde akıllı numarası yapmaktadır.

    artık sorular sormak yerine bomboş bir kafayla yaşamak istiyorum. yeterince ot gibi yaşarken bu gibi durumların yükünü çekmek ağır geliyor.

    farkındalığı olmayan herkes yeterince mutlu.

    hayat ise birbirine muadil insanlarla dolu. belki de bize sadece ''o tek insan'' lazım. böyle işte...

    somut bir sebebi yok ama çok mutsuzum anlıyor musunuz?
    1 ...
  29. 23.
  30. insanın varlığını kendine konu edinen Varoluşçuluk, 1940 ve 1950’lerde savaş sonrası Avrupa’da ortaya çıkmıştır. insan varlığı ile ilgilenen bu düşünürler haliyle kendi hayatlarıyla da uğraşıyorlardı. Ruhsal çöküntülerle dolu, ilaçlara bağlı, yaşadıkları toplumdan itilmiş hayatlardır.
    2 ...
  31. 22.
  32. türkiye ikibinonaltısında utandıran bir sancıdır.
    0 ...
  33. 21.
  34. Başlığı açanın saçma sapan birşey icin açtığını görünce başlığa cevap veresim gelmedi ginede içimde kalmasın. Oysa ki böyle şeyleri düşünen insan o kadar derin bir insan ki dediklerini anlamakta zorluk çekersiniz. Siz günlük hayatın dertleriyle uğraşırken o evreni ve insanları sorgular. Felsefeyi sever. Siz gıybet ederken o ölümden ve tanrıdan konuşmak ister. Ama konuşmak istemezsiniz. Çünkü size sıkıcı gelir. Ama asıl konuşulması gerekenin bu tür konular olduğunu bilmezsiniz. Bunu kötüye çekmeni çözemedim.
    1 ...
  35. 20.
  36. Dalgası bir yanada bazen kapildiginiz derinlerden gelen ,ne olduğu bilinmez , ne yapsan gitmez , anlamsiz ,bulanik , daha dun kizdiginiz sevindiginiz v.b olaylara karsi bugun duyarsizlastiginiz , belki Yarin ve sonrasi umutlarinin siliklestigi o his işte o hisse ne ad verilebilir başka bilemiyorum.
    2 ...
  37. 19.
  38. Bol bol Çay içerek gidermeye çalıştığım sancı.
    1 ...
  39. 18.
  40. iyi gelir, herkesin bu sancıyı çekmesi lazım.

    Zira varlığa bakış insanın kendini anlaması anlamına gelir.
    2 ...
  41. 17.
  42. her dakka yaşadığı sancıdır, artık yeter. ay kalburabastı.
    3 ...
  43. 16.
  44. 'bak şu insanlar senden daha kötü şeyler yaşıyor sen niye bu kadar üzülüyorsun?' gibi cümlelerle geçmeyen, geçmesi beklenmeyen bir sancı.

    düşünüp düşünüp bir sonuca varamamak. ölsen çare değil, kaçsan çare değil çünkü ne ölmene izin veriyor ne kaçmana. zaman ilaç değil aksine tetikleyici. panik ataklara sebep oluyor, nefes darlıklarına. çok acı çekiyorsunuz. bazen hissizleşip bazen kendi kendinize yırtınıyorsunuz. günün belirli saatlerinde uyuşuyor bir şey hissetmiyorsunuz ama başınızı yastığa koyduğunuz an başlıyor bir düşünme ve düşünmenin ardından gelen gözyaşları. zor bir şey.
    3 ...
  45. 15.
  46. öyle biniyor ki her şey üst üste, tüm düşünceler o kadar yığılıyor ki sonunda sıkışıp insan bedeni oluyor size kalan bu düşünce suretini hareket ettirmek her insan için geçerli. birinin diğerinden daha büyük acısı yok hepsi aynı acıyla doğar bunu bilir veya bilmezsiniz. göz yaşları yeri delercesine akıyor. yere akmadığı zaman beyne akıyor bu yiyip bitiriyor sizi. zihinsel benliğin, fiziksel benliği nakavt etmesi.
    1 ...
© 2025 uludağ sözlük