biz uzayın sadece yüzde 3'ünü biliyoruz; yıldızlar, gezegenler, asteroidler, gazlar falan filan... geri kalanı ise karanlık madde ve karanlık enerji denen şeyden oluşuyor. işte bunlara isim verilmişse de tam olarak ne olduğu bilinmiyor.
Uzun yıllar boyunca insanlığın merak ettiği en önemli sorulardan birisi de uzayda bizden başka hayat formlarının olup olmadığıdır. Bu konuya net bir cevap vermek oldukça zor. Şu ana kadar dünya dışında tespit edilmiş başka bir hayat bulunamadı. Ama bakabildiğimiz ve görebildiğimiz alan uzayın trilyonda biri bile değil. Sadece Samanyolu Galaksisi'nde 200 ila 400 milyar arasında yıldız bulunduğunu ve Samanyolu gibi milyarlarca galaksi bulunduğunu düşündüğümüzde oldukça küçük bir alanı görebildiğimiz anlaşılabilecektir.
Son yıllarda yapılan keşiflerle artık uzak galaksilerin içeriklerini anlaşılmaya başlandı, güneş sistemi dışında gezegen keşifleri de hız kazandı. Uzayın birçok köşesinde hayatın yeşermesi için gerekli koşulların varlığı saptandı. Yapılan tahminlere göre sadece Samanyolu'nda Dünya benzeri milyarlarca gezegen mevcut. Bunlar içinde gerekli koşulların oluşması halinde hayatın ortaya çıkması olağan sonuç. Belki asıl sorulacak soru, hayatın insan benzeri zeki ve etrafını algılayabilen medeni uygarlıklar şeklinde evrimleşip evrimleşmeyeceği. Eğer bu soruya evet cevabı verirsek bizden daha gelişmiş uygarlıkların da olabileceğini düşünebiliriz.
Bu düşünce bizi eğer bizden daha gelişmiş uygarlıklar varsa neden biz onları göremiyoruz ya da onlar bizi göremiyor veya gelip dünyamızı kolonileştirmeye çalışmıyorlar gibi sorulara götürür. Bu sorulara verilecek neredeyse sonsuz sayıda cevap var:
- Dünyamız gelişmiş uygarlıklardan çok uzakta olabilir.
- Bizi tespit edecek kadar gelişememiş olabilirler.
- Bizimle iletişime geçmek için herhangi bir sebepleri olmayabilir.
- Bizim algılayabileceğimiz seviyenin üstünde farklı boyutlarda yaşıyor olabilirler.
Bu cevapları artırmak mümkün.
Baştaki soruya dönersek, Uzayda hayat var mı? Çok büyük ihtimalle var ama henüz tespit edilemediği için kesinlikle var diyemeyiz olarak cevaplayabiliriz.
Bu konuda son sözü Carl Sagan'a bırakalım: "Kanıtın yokluğu yokluğun kanıtı değildir."
en başta yaşam dediğimiz bile bizim adlandırdığımız bir olgu. neden yaşam haricinde başka bir şey olmasın ki? benzer şekilde ölüm denen şey de yok aslında. ölüm dediğimiz şey bizim algımızda yer almış sıradan bir durum. ölüm biz dünyadaki insanlara özgü gibi bir şey temelde bakarsak. uzayın derinliklerinde ölümle ilgili sorular olabilir. canlı cansız ayrımı da bize özgü bir algı mekanizması. neye göre canlı cansız? biz kurduk bu kavramları. uzayda canlı cansız kavramı bitiyor da olabilir başka bir forma göre.
sonsuz olduğu söylenilen şey. sonsuzluğu hayal edemeyen zihni dumur eder kendisi. nasıl insanlar bir evin içindeyse, ev de dünyanın içindeyse, dünya da uzayın içindeyse uzay da bir şeyin içinde gibi geliyor insana. fazla kafa yormamak lazım azizim.
Bir şeyin donmesi için bir saçilma olmasi gerek galiba.
Big bang desek.
ivme kazanip donmeye basladilar. Belli bir gücün yörungesine girdiler ve sabit kaldılar. Döne döne katilasıp bilyelestiler.
Baziları ise kopup serbestce ivmelerinin surtunme ile yavaslayarak kendilerine uygulanan kuvvetin bir şekilde azaldigi yerden dönduler ve bir döngü içinde kaldilar.
Uzayda sürtünme var ise e haliyle madde de var.
Ve bu serbestce dönen kaya narcalari da belli bir buyuklukte veya hizdaki , hacimdeki ,dunya gibi sabit yörungede kalmiyor. Ve her gecen zamanda asil yerlerinde sürekli ya da donusumlu sapmalar yaşiyor. Ve biz bir seye yaklasiyoruz.
bir butun olarak samanyoluna galaksiye baktigimizda boyle milyonlarca(?) sistem ayni seyi yaşiyor(?) . Ve boyle galaksiler var(?) ve bu galaksilerde bir şeyin etrafinda dönüyor mu?
Allahın insanlara çilesinin kanıtıdır. Bilmrm kac milyon litre biraya esit alkol bulutlari keşfedildi; ancak allah insanlara alkolü yasaklar.
En son Plüton yörüngesinde halusinojik etki veren psilobin maddesi yoğun miktarda bulundu.
"Psilobin doğada magicmushroom olarak da adlandırılan, narkotik özellikler gösteren, mantarların içinde bulunan, etken bir madde. Bu madde, mantarı kullanan kişilerde, yoğun psikoaktif, halusinojenik etkiler yaratıyor. “Alice Harikalar Diyarında” öyküsünün yazarı, matematikçi Lewis Carrol’un da kitabı psilobin etkisiyle yazdığı biliniyor.
Stern sözlerine şöyle devam etti “pluton un yörüngesinde ve atmosferinde keşfettiğimiz psilobin bileşikleri, bir kurbağayı saniyeler içerisinde prensese çevirecek kadar güçlü ve etkili.”
“Bildiğimiz kadarıyla Plüton’da ve komşu gezegeni Charon’da hiç bir hayat belirtisi yok. Zaten yaşam varsa bile o kadar eğleniyorlardır ki varlığımızın ve ziyaretimizin farkına bile varamayacaklardır demesi salonda gülüşmelere neden oldu."
tanrılar tarafından bize yasak edilmiş bir yer. neden hep en çekici ve gizemli yerler yasak olur ki diyor insan. oysa ki kocaman dediğimiz dünyadan akıl almaz derecede daha fazla büyüklükte bir yer orada bizi bekliyor ama gidemiyoruz. keşfedilecek o kadar çok şey var iken harekete geçememek gerçekten üzücü.
elinize bir avuç kum alıp fırlatığınızı düşüğünün. ilk kum tanesi elden çıktıktan sonra, sallıyorum alacağı her milimetre/1 milyon gibi bir mesafeyi 100 yıl kadar bir zamanda adımlayacak şekilde bunu yavaşlatıyoruz. yani mikroskobik bir mesafeyi bile bir insan ömründe görmek mümkün olmuyor.
100 kadar yıldır biz bu hareketi ölçmeye çalışıyoruz. onu da yeterince uzaktan değil, bizzat kum tanesinin üzerinde algılamaya çalışıyoruz. yani, belki yanımızda bize yakın hızla ilerleyen bir şeylerin hareket ettiğinden bile haberdar değiliz. yeterince veri elde ettikten sonra belki her şeyi hesaplamak mümkün olacak. fırlattığımızı düşündüğümüz kum taneleri ilk adımlarını doğrusal bir yörüngede atarken zamanla biraz daha büyük kütleli taşa doğru meyil alarak 1 milyonla 100 milyonuncu adımı arasında spriale benzer bir yol çizdiğini öngörebileceğiz. sonraki adımlarında da taşın çekimine katılıp hızını birazcıcıcıck daha artırarak tek bir kütle oluşturduklarını falan. uzaydaki hareketliliğin neye benzediğini anlayabileceğiz. yeterince yaşayabilirsek.
dünya'nın bizim gözümüz ve görme kabiliyetimiz için bir kum tanesi boyutunda olduğunu düşünelim. buna bir-iki metreden bakalım. başta salladığım ölçekte hareket etsin. bunun hareketini ancak bu ölçekten algılayabiliriz görsel olarak. yani koskoca uzaydan çok çok daha büyük gözlere sahip olup daha hatırı sayılır bir uzaklıktan bu uzaya bakmalıyız ki neye benzediğini anlayabilelim.
belki de akıl almayacak kadar büyük şeylerin savurduğu kum taneleriyiz. bakterilere baktığımız gibi bizim dünyamıza bakan, içinde hayat var mı yok mu, sistem nasıl çalışıyor farkında bile olmayan büyük büyük şeyler var. belki de bakterilerin de böyle baktığı minnacık kütleler var. belki de onlar da üzerine yerleştikleri organlarımızın akıl almaz sınırsızlığını keşfetmeye çalışıyorlar. virüsler mesela. bu konuda bizden çok daha ileriler. ölümsüzlüğün sırrını bulmuş durumdalar. sürekli yenileniyorlar. düşmanları çok güçlü fakat onlar her seferinde kendilerini değiştirip tekrar yaşamaya devam ediyorlar. insanlara mesaj yolladıklarından eminim. akciğerimizde falan çınlayan bir sinyal var ama duyamıyoruz. bizden daha ileri bir medeniyetleri var. uzaylarında yolculuk yapıp yakıtları ve yiyecekleri bittiğinde çadırlarını kurup sonsuza kadar bekleyebiliyorlar.
bizim uzaydaki hareketi çözmememiz bize ne getirecek bilemiyorum. belki canlılığımızın devamı için başka bir gezegene transfer olmamız falan gerekebilir. bize benzer canlılar falan bulsak çok heyecanlı olur falan ama biz uzaydaki hareketliliğin sebebiyle, o şey her neyse muhattap dahi olamayacak ölçekte şeyleriz.
belki de vücudumuzdaki minik canlılar hücre duvarlarına taşlarla "heey biz burdayız" yazmışlardır kendi dillerinde. biz de mikroskopla bakıyoruz tam da o duvara ama okuma yazmamız yok anlayamıyoruz. belki de bizim alyuvarlarımıza tapıyorlardır.
1969’da Uzay'a giden Apollo 10 uzay aracında bulunan astronotların, Ay'ın arka tarafında bazı sesler duydukları ortaya çıkmış. NASA, kaydedilen sesleri yıllar sonra yayımlamış. sesi dinledim bir uğultu gibi. ya gerçekten varlarsa?
bu fotoğrafta gördüğünüz alan uzay teleskobu kepler'in tarayabildiği ve keşfedebildiği alanı gösteriyor. 3000 ışık yılı ötesine kadar bakabilen kepler uzay teleskobu bugüne kadar kabul görmüş 977, henüz onaylanmamış 2500 gezegen keşfetti.
çalışma prensibi çok asit. kepler, renkleri algılıyor. bir yıldız sistem'ine bakan kepler, o esnada bir gezegen söz konusu yıldızının çevresinde dönüyorsa, yıldız'dan gelen ışığın frekansının değiştiğini algılıyor. bu sayede, ışığı değiştiren gezegen'e odaklanıyor. gezegen'in gölgesine göre ağırlığını, o gezegendeki ana elementi, sıcaklığını bulabiliyor. böylelikle o gezegende yaşamın dünya üzerindeki canlılara göre var olup olmayacağının muhakemesini olabilir hale geliyoruz.
işte böyle muazzam şekilde çalışan kepler'den daha büyük mercekli ve daha uzağa yerleştirilecek james webb uzay teleskobu sırasını bekliyor. bir türlü yerleştirilemedi, hesaplara göre bu seneydi ancak şimdi 2018 yılına ötelendi. james webb ile hangi gezegenleri, hangi uzaklığı keşfedeceğimiz inanılmaz bir deneyim olacak.
yazının en başına gelirsek, sadece 3 bin ışık yılı ötesinde bile bulduğumuz yüzlerce gezegenden onlarcası canlılık barındırabilir. sadece 3 bin ışık yılını görebiliyoruz şu anda. göremediğimiz, kendi galaksimizde, milyonlarca yıldız ve bu milyonlarca yıldızın yüz milyonlarca gezegeni var. bakamadığımız milyonlarca galaksi var. milyonlarca galasinin, milyarlarca yıldızı ve milyarlarca yıldızın trilyonlarca gezegeni var. evet, bu bizim doğamız. bu, yaşadığımız evren ve bu sayılar tamamen gerçek.
kesinlike yalnız değiliz.
carl sagan'ın dediği gibi: "evren'de yalnız olduğumuzu düşünmek, okyanustan bir bardak su alıp balinalar yok demekle aynı şey."
popüler bilimin anlayabilmemiz adına iki boyutlu olarak bizlere sunduğu "düzlem". halbuki uzay bildiğimiz üzere özünde üç boyutludur. sorun şu ki üç boyutlu uzayın içerisinde yer alan üç boyutlu bir kütlenin o üç boyutlu uzayı nasıl deforme ettiğinin görsel ifadesi ne yazık ki hayal edilemediği için üç boyutlu bir şekil ile gösterilemiyor. örneğin boyutlu bir topu hayalimizde bükebilmek mümkün iken o topun bulunduğu üç boyutlu uzayın bükülmesini hayal etmek mümkün olmuyor. normal bir kütlede hal böyle iken bir karadeliğe sebep olan bir kütlenin bu "düzlemi" tekilliğe bükmesi hayalin ötesinin de ötesine geçiyor.
burada özellikle "düzlem" ifadesini tırnak içine aldım çünkü iki boyutlu uzay bir alan iken üç boyutlu uzay için hacim ifadesini kullanıyoruz fakat hacim dediğimiz şey zaten uzayın içerisinde yer alan bir bölgeyi temsil ediyor. yine de "uzayın genişlemesi" (boşluğun içinde genişlediğini ya da durmadan kendini yani kendi hacmini yarattığını kabul ediyoruz) gibi bir gerçek söz konusu olduğundan "uzayın hacmi genişlemeye devam ediyor" gibi bir ifade kullanıyoruz. uzayın hacminin neyin içinde genişlediği konusu ise elbette klasik tartışmalardan biri. bilimsel anlamda "uzayın dışı" diye bir tanım yok çünkü uzay zaten her an kendi kendini yaratan konumunda olarak kabul ediliyor. bu noktadan sonra ileriye gidersek işin içine felsefe de girmeye başlıyor. varlık ve yokluk gibi kavramlar ile iş içinden iyice çıkılmaz bir hale dönüşüyor. bilimsel kanıtlar ve teoriler ise henüz evrenin kendisinden öteye geçebilmiş değil bu yüzden bu konu felsefi anlamda tartışmaya daha yatkın bir konu deyip geçmek daha uygun olur.
ilki klasik iki boyutlu uzay iken ikincisi gerçeğe daha yakın olan bir görseldir fakat yine de tam anlamıyla gerçek uzayın kendisi değildir. dediğim gibi gerçek uzay henüz hayal edilmesi güç bir şey fakat tüm bunları açıklığa kavuşturduğumuz gün evrende var olması muhtemel uzaylıların ezkaza gördüklerinde taşak geçeceği bu iki boyutlu görsellerden de kurtulmuş olacağız. yine de şimdilik bu tip görsellerle onu anlamaya çalışmak elbette önemli.