tüm katliamlara , tüm kötülüklere ,başımıza gelen onca kişisel aksiliklere , şeytanın ve şeytanca insanların onca ihtiraslarına rağmen ayakta durabilmektir umut...
aniden gelen "ölüm kurtuluştur" düşüncesinin saçmalık olduğunu düşünüp "yaşamın nimet olduğu" görüşüne bağlanmaktır ,
sizden onca nefret eden insana rağmen , size gülümseyen o küçük bebeğin gözlerindeki parıltıdır,
eğitim hayatınızdaki onca başarısızlığa rağmen , hayat denen eğitim sürecinde henüz sürenizin dolmadığını ve bu süreçte kozmik başarıya ulaşabileceğinize inanmaktır,
insanlar dürüst ikinciliklere değil makyavelist birinciliklere önem verse de , Allahın erdemli sonunculardan yana olduğunu bilmektir ,
dünyanın çok güzel bir yer olduğuna değil ama daha iyi bir yer olabileceğine dair hayaller kurmaktır ,
başkalarının size çizdiği "ben" merkezli yollardan değil , herkese fayda sağlayacak dikenli yolları seçecek cesareti bulabilmektir ,
sonuna kadar günahlara batmışsan bile , temizlenmek için hala vaktinin olduğuna inanmaktır,
herkesin güvenini kaybetmişsen bile , yüce yaratıcının seni terk etmediğini bilmektir,
yaşamın ışığıdır umut , karanlıkları aydınlatmak adına dahilerin sahip olduğu en büyük nimettir o...
eski bir zamandır umut, çok eski...
bazen dokunmak istersin, yakın zannedip...
bir boşluğa düşersin.
bazen de vazgeçersin,
onun yokluğunda anıları yitirip kaybolursun...
--spoiler--
Osmanlı'nın gözdesi Bosna bir imza ile elden çıkarken,
Kulin ailesi Bosna'dan istanbul'a göç ediyor, çöken imparatorluğun son maliye nazırı Ahmet Reşat sürgüne gidiyordu.
Sabahat ile Aram'ın aşkı ise tehcir olaylarının acısına yenik düşmeyecekti. Yeni bir cumhuriyet, yeni bir şehir ve yeni bir yuva kurulurken hayat hep akan bir suydu Sitare, Muhittin ve herkes için...
Savaşlar, yıkımlar, sürgünlerin ardından Umut geliyor. Umut "Hayat Akan Bir Sudur"'da Kulin, Veda ile başladığı Osmanlı ailelerinin yaşamına, bu kez de Cumhuriyetin yeni kurulmakta olduğu sancılı yıllarda tanıklık ediyor.
Akıp gitmekte olan günlük hayat derinden değişmekte, bu değişim aşklara, dostluklara, aile ilişkilerine, her şeye yansımaktadır. Ayşe Kulin, bir kez daha okurlarına ellerinden bırakamayacakları, okuyup bitirdikten sonra anılarına katacakları bir armağan sunuyor.
--spoiler--
butun iyi kitaplarin sonunda
butun gunduzlerin, butun gecelerin sonunda
meltemi senden esen
solugu sende olan
yeni bir baslangic vardir
parmagini sursen elmaya, rengini anlarsin
gozunle gorsen elmayi, sesini duyarsin
onu isitsen, yuvarlagi sende kalir
her baslangicta yeni bir anlam vardir
nedensiz bir cocuk aglamasi bile
cok sonraki bir gulusun baslangicidir.
"aşk veremli bir türküdür
söyleyemediğim
nağmeleri doruklardan yayılan
anılar sehpasında
takıyor boynumuza kırmızı urganları
kötürüm bir vâdide geziyor kurbanları
her aşkı dâre çeken vefâsız leylâsıdır
alır avuçlarına, öper ısırganları
aşk cefâ ülkesinde umudun rüyasıdır."
demiş nurullah genç... e tabii şair o, benim gibi dilsiz değil... ben umut diyorum, o mısralarla donatıyor. o daha güzel anlatıyor diye benden daha güzel umut ediyor sanma turnam,
en güzel ben umut ederim, çünkü ben imkansız bir aşkın çiledarıyım. altın sandıklara kilitlenmiş bir vuslatın haznedarıyım. o sandık açıldığında o vuslatın ilk tanığı ben olacağım.
acılar büyütür umutsuzlukları demiş bir başka şair. benim umudum da yokluğunun acısından besleniyor turnam... şikayet edersem umutsuz kalayım ki, umutla bekliyorum vuslatı. hani demiş ya şair; beklemek de güzel, güzelse beklenen... benim beklediğim de çok güzel... hem kalbi herşeyden de güzel...
ibrahim tenekeci'yi bilirsin değil mi turnam, şairlik idolüm. bu şair lafını da ne zaman kendime yaklaştırsam mahcubiyet duyuyorum, af diliyorum tüm şairlerden. her neyse üstad tenekeci diyor ki ;
"ve dağlar erişilmeyince acı verir
sözünü unutarak
kaf dağına gitmek istedim. "
benim kaf dağım sensin turnam...
bu arada kader cilveli bir aşifte gibi benle oyun oynuyor, ben bunları yazarken leman sam da dalga geçer gibi benle;
"anladım ki hiç kimse sen değil
hiç kimse senin kadar umuduma yol değil "
diyor...
sevgiyle kal,
ben karanlıkları aydınlatan ışık ile kalıyorum...
Usul usul geceleyin
Sirenler duyarsan derin
Kapını gökyüzüne dayayıp da bekle
Yolunu şaşırmış bir yıldız düşer belki üstüne
Başını yastığa göm Yüreğini ayışığına ayarla
Yorganına sıkıca sarın
Derin bir nefes al
Ve sakın ağlama...*
kimileri için iyi, kimileri için kötü bir şeydir. izafidir derler, bunu yemeyiniz. umut sudaki yansımanızdır çünkü, gerçek değilmiş gibi görünür, yansıma gerçek değildir ama orada gördükleriniz sizin gerçekliğinizdir ya da sizin gerçekliğiniz olmaya aday yanılsamalarınızdır. orada görebildiğin şey sen'sindir. onu görebilme yetin yaşama arzundur, kendi arkanda durabilme kapasiten, kendine inancın, en kısa anlatımıyla, varlığındır. umut hayat gibidir, senden iyi değildir, senden kötü de olamaz. bu ikisinden sadece birini bekleyenler güzergahını şaşırmış otobüsü bekleyen makus talihli yolculardır. bekledikçe "bu iş de bir bit yeniği var" demezler de, "kaderimiz beklemekmiş" derler, o an yağmakta olan yağmurun yere bıraktığı bir tutam sudaki yansımalarından korkarak, beklemeye devam ederler. .
umut silahtır. sana zarar vermek isteyenler onu kullanacaklardır. onu silah yapan niteliği kötülüğünde saklıdır diyenler için, "umut sizden kötü değildir" demek lazım gelir, ya da bu insanlar yin'in yanında yang'ı göremeyenlerdir. çünkü umut kaderindir. onun size zarar verebilme gücü kötülüğünde değil, senin-benim şaşkalozluğumuzda gizlidir. yaşam demek her an zarar görmek demektir, en az keyif almak kadar. tüm evren gibi, tüm hayatlar da bozulma eğilimindedir. bu genel bozulma halini anlama gayreti ardına saklanıp, kaderinden kaçanların beklediği otobüs oradan geçmiyor, onlar da biliyorlar. amaç bir yerden bir yere otobüsle gitmekten farklı, başka bir şey. istatistik bilimi ile ilgili pek sevdiğim bir cümle vardır. "rakamlar yalan söylemez, ama yalancılar rakam söyler" yalancıların rakam söylemesi yüzünden suçu rakamlara atıp, matematiğe küsmek gibidir, umutsuz yaşamayı denemek.
umut etmek köleliktir. kendini kendisinin efendisi sananlar bu kölelik halinden çekinirler. itiraz edemeyecekleri mecralardaki kölelikleri batmaz da, umut batar bu toprak sahiplerine. size özgürlük verirler, kölelikten kurtulup işçiye çevirirler. tıpkı reel hayatta köleliğin kaldırılması gibi, sonra bu özgürlük size daha ağır çalışma şartları, ırksal ayrımcılıklar, zincirlerden başka kaybedecek hiçbirşeyi olmayan özgür insancıklar olarak geri döner. eğer hayata pesimist gözlerle bakacaksak, kimse sizi haybeye kölelikten kurtarmaz, ihtiyacı olan şey zorla besleyip çalıştırdığı köle'den, ayda bir maaşını alıp defolup gidecek, her daim ikame edilecek yedekleri emek piyasasında hazır kıta bekleyen işçiye dönüşmüştür. sizler de "ey özgürlük" nidalarıyla dolanırsınız. pesimistlik olacaksa üslubumuz, savaşıp da almayana, hak etmeyene ne meme verirler, ne de özgürlük. tarih aksine tanıklık etmemiştir.
insan umut etmek dışında da köledir. kimine göre nefsinin, kimine göre doğanın, bazen diğer insanların, bazen yemek yemenin, nefes almanın. işine geldiği anda, argüman yaratma hevesiyle malum köleliğin reddi üç yaşında çocuklar gibi gözlerini kapatınca yok olduğuna inandığı için, başkalarının da buna inanmasını bekeleyecek kadar saf olmak olabilir. kırmızı gelinciklere, içilecek onlarca içkiye, yeni kıyafetlere, başka insanlara, yarınlara köleyiz. bunların bize vereceği cesarete, o ateşi yakabilmek için umutlara köleyiz. zaten bu biziz.
şu an gerçekleşmemiş her şey birer umuttur, iyi ya da kötü. çok mutlu olabilmek de bir umuttur, edebiyle terk-i diyar eylemek de. tanımladığı kavrama hakim olmadan ondan sakınmaya çalışanlara karanlık mağaralarında başarılar dilemek lazım. ruhunuza çökmüş karanlık sadece mağaranın karanlığı da değil üstelik, ışıktan korkanlar sadece en karanlık mağaraları kendilerine mesken etmekle kalmazlar, gözlerini de sıkı sıkı kapatırlar ki, en ufak ışık onlara dünyanın aslen güzel bir yer olma ihtimalinin de var olduğunu ispat edemesin, edemesin ki zararın neresinden dönerse edeceği kar'a karşılık, zarar ettiğini kabul etmeyip, bu kandırmacayla gittiği yere kadar ilerlensin ve kendilerine söyledikleri yalanların inatçı büyüsü bozulmasın.
dışarısı ne ferah aslında, sonbahar havası her daim biraz hüzünlü, bu da umudumuzun bir parçası, çünkü ayrılık da sevdaya, hüzün de mutluluğa dahil. yapraklar yüzünden ormanı göremeyenler bu bütünlükten haberdar değiller tabi. kuşlar umutla uçuyor burada, dökülen yapraklarda bile umut gizli, her biri dalından koparken el sallıyorlar, "geri geleceğim, merak etme" dercesine. güneş yalnız kalmak isteyen bir dost gibi, sadece bir süre için uzaklarda. bizi terk etmeyeceğini biliyoruz. o yüzden onun varlığı ile ısınacağımız günleri umut ediyoruz. istediğimizi de alacağız. kendimizi, bir başkasını kandırmadan. yalan söylemeden ve yalan söylememek niyetiyle gerçeklerden sakınmadan.
insanlar kendilerini umutlarla kandırırlar, belki itiraf edemezler de çabalarının özü küçük hayatları için meşgale arayışıdır. benimle aynı oksijeni solumuş, karbondioksit iade etmiş, herhangi bir homo sapiens kendini kandırmadan yaşayabildiğini iddia edebilecekse, ben de umutlarımı korumak için gerektiğinde gerçeklerden dahi kaçabilmenin mal'lık olabileceğini kabul ederim. ille varlık felsefesine, neyin gerçek, neyin yalan olduğuna dair üç beş lakırdı etmek gerekmemeli. zorundaysam ve eğer gerçek elle tutup, gözle görebildiklerimizse, benim umutlarım kendilerini gerçek ya da gerçekçi sanalardan çok daha gerçek ve gerçekçi. gözümün önündeler, parmaklarımın ucundalar, zihnimin içindeler. kimsede onları benden alacak kudret yok. bu iltiması kimseye de tanımam. "baki kalan bu kubbede, bir hoş sada imiş" efendiler. gerçeklik budur. bizler zaten kaybetmeye mahkum yaratıklarız. gerçekçi olabilmek bile, öncelikle onu istemekle, umut etmekle başlar. saklanabilirsiniz, eyvallah. kimse de sizlere aksini ispat edemez, içine girdiğiniz kör kuyularınızdan çıkaramaz, ama kaçamazsınız. varın siz kabul etmeyin, tüm bu söylediklerimin kendimi kandırma gayretimden oluştuğunu umut ederek devam edin. geri kalan hayatınıza istediğiniz sorudan başlayabilirsiniz.
macbeth kulunuzuz canını 400 küsur sene önce teslim etmiş bir ademoğludur, geri gelmiş olmasının tek nedeni vardır, o da zamanından hayattan aldığını teslim edebilmek. bu yüzdendir ki derdi hiçbir zaman ama hiçbir zaman, yüzlerce yıllık öfkesine rağmen can yakmak değildir. böyle algıladığınızı umut edederek sözlerine son veriyor.
yarının çok güzel olacağını düşünmektir. yarından çok şey beklemektir.
inanmak değildir bence. sadece beklemektir. önemli olan ne beklediğin ya da bekledğin şeyin gerçekleşebilecek olması değildir. önemli olan bekleyecek bir şeyin olmasıdır. umudu umut yapan tek özelliktir bu.
sabrı öğretir umut... beklemeyi öğretir umut... istemeyi öğretir umut..
kimi zaman yenilmektir... kimi zaman kazanmaktır... sonunda kazansan bile beklerken bezdirendir umut... **