40 yaşını görmeden böylesi fanatik bir hayran kitlesine sahip olabilen kaç mizah yazarı/çizeri vardır ki? Merak ediyorum, Geceleri uyumadan önce ulan ne çok seviyolar beni he diye düşünüp düşünüp keyifleniyor mudur kendi kendine.
Canım, Ersoy’u bilirsin, hani bizim mahalleden... Hani senle beraber geçirdiğimiz muhteşem günlerin birinde biz el ele deniz kenarında otururken arkadan usulca gelip enseme vuran ve akabinde o coşkun sesiyle “N’aber lan şerefsiz? Bi kız buldun bizi arayıp sormaz oldun” diyen, benim de “Ersoycuğum, kaç kere söyledim sana el hareketinden hoşlanmıyorum diye. Ayrıca dua et yanımda bayan var, yoksa ben senin gelmişini geçmişini...” diye iki dakkada harcadığım şu Ersoy, hatırladın mı ? He o Ersoy. Ersoy mert çocuktur, ateş gibidir, tuttuğunu koparır aşkım.
Şimdi lütfen “Off Umut, bana ne Ersoy’dan. Şurda ilişkimiz bitmiş, sen bu mektubunla yanan bir sevdayı küllerinden var edeceğine ya da en azından buna çalışacağına tutmuşsun bana Ersoy’dan Mersoy’dan bahsediyorsun” deme. Bir kerecik olsun dinle beni. Altı ay boyunca dinlemedin şimdi dinle. Senden insan gibi rica ediyorum. He! Nerde kalmıştık. Evet bu Ersoy mert çocuktur diyordum. Geçen gün nedenini bilmediğim bir dürtüyle şöyle bir sahile indim, gelmişken buluştuğumuz, oturduğumuz eski yerleri bir bir gezdim. Gezerken kimi zaman hüzünlendim, kimi zaman ise acı acı tebessüm ettim. Ama total olarak acı acı tebessüm ettim. Neyse gezerken birden Ersoy’u gördüm. Boş gözlerle denizi, sahile vuran dalgaları seyrediyordu. Belli ki yıkılmıştı, belli ki örselenmişti, pusatsız, duldasız üryandı... “Ersoy!” diye seslendim, duymadı.
Gittim yanma, “Ersoy neyin var oğlum, sabahtan beri sesleniyorum duymuyorsun, bi şey mi oldu?” dedim. “Ha? Yok abi, öylesine dalmışım” diye boynunu büktü. “Oğlum hakkatten soruyorum. Sen bi şeye kafanı takmazsan böyle b.kunu yemiş tavuk gibi düşünüp durmazsın. Söyle neyin var ?” diye ısrar ettim. “Abi yok bi şey yaa, öylesine duruyorum işte. Beni boş ver de sen napıyosun onu söyle?” dedi. “Eearsooey!” diye “Kurtlar Vadisi” adlı güzide dizideki Laz Ziya gibi tehditkârca sesimi yükselttim. Hemen çözüldü, anlatmaya başladı. “Abi yaa” dedi ve “bak görüyor musun koskoca süper lig geldi geçti yine aynı şey oldu, yine yeşil sahalarda görmeyi arzu etmediğimiz görüntülerle karşı karşıya kaldık. Bugün bir Bursa-Rize maçında yaşanan olayları düşün, bir Serdar Bilgili’ye ViP’ten edilen küfürleri düşün. Hadi onları geç, Luçesku’nun gereksiz çıkışlarını, yönetimle olan anlaşmazlıklarını düşün, işte bunlardır beni üzen, böyle biçare, itten aç, yılandan çıplak bırakan abi” diye devam etti. “Ersoy bunu bana niye yapıyorsun ? Niye göz göre göre beni keklemeye çalışıyorsun ?” dedim. Anlamazlıktan geldi. “Bak hâlâ devam ediyorsun Ersoy. Bilirim ki VÎP’ten edilen küfürler de, Bursa-Rize maçı da umurunda değil. Söyle neyin var Ersoy, niye böyle biçaresin ?” diye sitemkârca sordum. “Ama abi sen böyle karşımda gülerken ben sana nasıl derdimi anlatabilirim ki ?” diye sordu. “Ne gülmesi oğlum, hasta mısın sen ?” dedim. “Aha işte abi! Karşımda yumicik gibi açmışsın ağzını, sırıtıyorsun. Senin şu sıfatına karşı ben nasıl asıl derdimi anlatayım” dedi. “Yav oğlum sen bana bakma, ben eski yerleri geziyorum da onun için acı acı tebessüm ediyorum” dedim. Durumu anlayınca anlattı...
Bir kadınmış onu da bu hallere düşüren, önce ansızın hayatına girmiş sonra birdenbire çekip gitmiş. Ersoy’u da böyle derbeder, böyle hercaî bırakıvermiş. “Git” dedim, “git yapış koluna. De ki kızım böyle böyle... ‘Seviyorum’ de, anlat ona” dedim. “Gidemem, anlatamam” dedi. “Anlatacaksın. Böyle burada yanmaktansa gidip anlatacaksın. Hadi koş !” dedim. “Yaa abi, sen kim oluyorsun da bana akıl veriyorsun?” dedi. “Aman Ersoycuğum, ben de sevdim, ben de âşık oldum” dedim. Dinlemedi. “Âşık olmuşmuş. Ulan oğlum ben senin gibi naylon aşklar yaşamıyorum tamam mı. Delikanlı gibi seviyorum. Şimdi sen kim oluyorsun da o küçücük yüreğinle beni anlamaya çalışıyorsun ?” diye eğri ağzını büke büke aşkımız hakkında ileri geri konuştu. “Aman Ersoycuğum” dedikçe coştu. “Etme Ersoycuğum” dedikçe şımardı. En sonunda dayanamadım. Bi tane vurdum ağzına şerefsizin. Anında pısıp on metre ileriye kaçtı oradan, it gibi bana baktı. Hırsımı alamadığım için “N’oldu g.tüne koduum, daha demin kartal kesilmiştin” diyerekten ayakkabımı çıkarıp bunun kafasına fırlattım. Ben çorabım kirlenmesin diye seke seke ayakkabımın tekini almaya gittiğimde Ersoy çoktan uzaklara doğru ağlaya ağlaya kaçıyordu. Artık kafasına gelen darbeden mi yoksa aşktan mı ağlıyordu onu bilemem...
Şimdi sen diyeceksin ki “Yaa Umut, Allah aşkına sen sabahtan beri ne anlatıyorsun yaa! ? Bana bu saatten sonra Ersoy’la, Ersoy’un dertleriyle gelme kardeşim. istemiyorum!” diyeceksin. Geleceğim aşkım, geleceğim. Önce Ersoy’un gönlünü alıp, Ersoy’u da Ersoy’un dertlerini de alıp bir gece öyle geleceğim sana. Sen istesen de istemesen de geleceğim. Ersoy’u dinlemelisin, çok içli çocuk. Ama dersen ki “Ersoy’u çekemem şimdi”, bu durumu Ersoy’a usulünce anlatıp “Kusura bakma Ersoycuğum yengen senden pek hoşlaşmadı” deyip, onu iki dakkada satarak tek başıma geleceğim sana... Evet geleceğim. Geleceğim. Geleyim mi çiçeğim ?
Uzun zamandır arayıp bulamadığım bir karikatürü var;
Kızın biri otobüste başını cama yaslamış, kulağında kulaklık müzik dinliyor, hüzünlü, düşünceli ve bohem bi hali var. Öylece etrafı seyrediyor. Sanırım Şebnem ferah mı, Radiohead mi ne çalıyor... bu esnada, sokaktan bi adam geçiyor, sırtında ağır bi yük çuvalı, pejmürde kıyafetleri ile,
‘Ulan rızkımızın peşinde koşarken yine elalemin kızının hayaline meze olduk’
Gibisinden bir şeyler diyordu.
Ne yaptım ne ettimse, Google emmiye ne sordumsa bir türlü bulamadım bu karikatürü.
Efsane bir şeydi ve umut Sarıkaya nın en sevdiğim karikatürlerinden biriydi.
Akşamla dolmuş otobüste Mevcut varlığımdan tiksinmekle ilgili bir şeyler düşünürken kendisinin bir sabah kıvanç tatlıtuğ olarak uyanması üzerine yazdığı hikayesini hatırladım. Benzer ruh hallerine bürünebiliyormuşuz da ondan seviyormuşum yazılarını, karikatürlerini demek ki.
Sivasli deha bir karikatürist. Kitapları hiçbir yerde bulunmamaktadir, bulunsa idi kendime harika bir yılbaşı hediyesi alacaktım. Umut yasıyorsan bi ses ver yahu, tamam biz de tembeliz de sen oblomovlukta bir dünya markası oldun yeter, özledik.
Doğum günü anısıyla gözlerimi yaşartan karikatürist
Edit: Son iki paragrafın okunması da yeterli
Gitmek
"benim için evden kurtulmanın tek yolu üniversite sınavıydı. bi şekilde şehir dışında bir üniversite kazanıp bu evden kurtulmayı planlıyordum. kötü bir lisenin vasat bir öğrencisi olarak üniversiteyi kazanmam ev içinde pek tahmin edilmiyordu. şimdi rahatlıkla söyleyebilirim ki; o yıllarda biraz aklım az çalışıyordu. anadolu lisesi, fen lisesi, meslek lisesi hangi lisenin sınavına girdiysem kazanamamıştım. annem her ne kadar "bizim çocukta biraz heyecan var, heyecanını bi yense aslında kafalı çocuk. bi kere yaramazlık yaptığını görmedim sürekli susuyor" diye beni akrabalara karşı savunsa da gerçekten aklım pek basmıyordu çoğu şeye. hem birçok kereler "kime çekti" tümcesini kendi aralarında konuşurken tekrarladıklarını duymuştum. bi kere de babamın "bizde de hata var. hep ekmekle besledik çocuğu. 4 nüfusa günde 10 ekmek aldık umarsızca. yiye yiye, ekmek gibi oldu kafası" diye anneme veryansın ettiğini de bizzat işittim.
işittim ama ben babama katılmıyordum. ekmekte bi sorun bulunmasının anlamsız olduğu kanısındaydım. zira yine olsa gözümü kırpmadan yine yerdim. sorun bence yönlendirilmeyle ilgiliydi. ortaokul sonrası bütün arkadaşlarımın gittiği mahallemizdeki mehmet şam ticaret lisesi'ne yollasalardı beni şimdi belki paraya yön veren, piyasalara hâkim bir evlat ile iftihar edecklerdi... bütün ağlamalarıma rağmen beni o vasıfsız, dümdüz, devlet lisesine yollamışlardı... yanlış yönlendirme sonucu bu hale gelmiştim. kaybolan benim hayatımdı ama suçlanan da yine bendim.
eğer kazanamazsam üniversiteyi, bir defa daha denettirirler sonra bi işe verirler diye tahmin ediyordum. bu evde daha fazla durmak, bu sürekli silinen muşambada daha fazla yemek daha fazla ekmek yemek demekti bu işe giriş. beni bilen bilir aşk insanıyımdır dostlarım. sevmeden sevilmeden bi dakika duramam. öyle tahmin ediyorum ki işe girdiğimin ikinci senesinde bir kız kaçırır eve getirirdim. "nerden çıktı bu şimdi" demeyin biliyorum. az çok kendimi tanırım. aşık olunca gözü kara bi insan oluyorum. en sevmediğim özelliğim bu diyebilirim. çok tutkulu olmak...evet, kaçırırdım o kızı getirirdim eve. böyle bir şeyi yaparak da bir ömür annemle babamla ve sevgili eşimle bir ömür geçirmeyi garanti altına alırdım.
bir ömür ailemle yaşamak... düşüncesi bile korkunç geliyordu. her gün bu evde bi ızdırap gibiyken, bir ömür geçirmek, yavaş yavaş onlara benzemek. ben akşam "televizyon karşısında koltukta uyuyacak insan değilim" diyordum kendi kendime. kimse inanmasa inanmasın ben şehir dışındaki bi üniversiteyi kazanacak, bu evden de bu mahalleden de bu şehirden de kurtulacaktım. her gece yatarken hayaller kuruyordum. ilk yıl yurtta kalırdım, sonra bi eve çıkardım. arkadaşlarım gelirdi eve. çıkıp sabaha kadar sokaklarda gezerdik... daha önce de söylediğim gibi o yıllarda aklım az çalıştığı için sadece bu iki şeyi hayal edebildim eve çıkınca; "arkadaşlarım gelir, gece sokakta gezeriz".
ama bu kadarını hayal edebilmek bile güzeldi be. bu düşünceler içerisinde benden beklenmeyecek üstün bir çalışma disipliniyle kendimi derslere verdim. sürekli test çözüyor, bu büyük maratonda diğer öğrencilerle aramdaki farkı kapatmaya çalışıyordum. onlar bir çalışıyorsa ben iki çalışmak zorundaydım. buradan kurtulmak için çalışıyordum. annem babam gibi kanepede televizyon karşısında uyumamak için, onlara benzememek için çalışıyordum. artık nasıl gaza geldiysem öyle hazırlanmışım sınava gibi bütün şehir dışı tercihlerimi geçip, çok az sayıda yazdığım istanbul içi tercihlerimden birini kazandım. hem de eve çok yakın bir üniversiteyi... üniversiteyi kazandığım gün yıkılmıştım.
kampüsü, amfisi batsın yıkılsın üniversite diye gittim okula sürekli. ulan evden kaçmak için üniversite kazandım, kazandığım üniversite liseden daha yakın eve. liseden çıkışta eve 5 de varıyorsam, kampüsten çıkışta 3 de varıyorum diyeyim siz anlayın gerisini. daha çok ekmek, daha çok televizyon karşısında uyku ile geçirdim ilk iki yılı. iki yıl sonra isyan bayrağını açıp sınıftan bi arkadaşımla eve çıktık. gece gezdik, arkadaşlar geldi. bu konuyu tekrar anlatıp hatırlayarak canımı sıkmak istemiyorum. beş parasız o izbe evde televizyon bile olmayan o evde ikimizde hem okulda hem evde birbirimize baka baka delirdik. tek göz odada göz göze gelmemeye çalışıyorduk artık. bol bol kitap dergi okuyarak, arada bir okuduğumuz kitaptan kafamızı kaldırıp birbirimize bakarak "hala orda tipiği sktiğiminin" diye içimizden geçirip tekrar okuyorduk. barlara da beraber gittiğimiz için evimize hanım eli değmiyordu hiç. çöpler içinde bir yıl boyunca kitap okuyup durduk. ev arkadaşımın kitapların kenarlarına notlar aldığını gördükten sonra evden ayrılmaya karar verdim. nietzsche'nin kitaplarındaki bazı paragrafları işaretleyip "katılmıyorum", "aptal", "güzel ama eksik" gibi notlar almıştı. aynı şeyleri sabahlara kadar başka yazarların kitaplarına da yapıyordu. hatta dostoyevski'nin bi hikâyesine müdahale edip, kenara "bence buradan itibaren şöyle devam etse daha iyi olur" diye not düşerek, hikâyeye başka bi final bulmuştu. yazarlarla kavga ediyor, tartışıyor, küfürleşiyordu. kafayı yemişti. ona benzemek istemiyordum.
bir hafta sonra çamaşır yıkatmaya gitme bahanesiyle eve geldim. bir yıl sonra eve ilk defa gelmiştim ve sanki sürekli geliyormuşum gibi karşılandım. muşamba silindi yemek yendi televizyon karşısına geçildi. yavaş yavaş göz kapakları ağırlaştı. annem babam ve ben üçümüzde ağırlaşmıştık. konuşmadan televizyona bakıyorduk. gitgide onlara benziyordum, onlara benzemekten kaçmanın imkânsızlığını kavramıştım... uykum geliyordu...
tam o esnada annem "umut" dedi. "her zamanki gibi git yatağında yat" diyecekti belli ki... "uyumuyorum anne filmi izliyorum" dedim... "oğlum bak kafa kalmadı unuttuk. bugün senin doğum günündü dimi?" dedi. doğum günü bizim ailede hiçbir zaman özel bi gün olmamıştı. annem babam ve bütün akrabalarımızın doğum günü zira nüfus kâğıtlarında 1 ocak olarak kayıtlıydı. "hmm" diyip gözlerimi kapadım tekrar. "oğlum söyleseydin pasta alırdık sana. kafa kalmadı ki" diye söylendi. uyumak istiyordum "ya ne pastası anne. doğum günü ne ya" diyip azarladım, içeri gitti. "gelirken bi su getirsene anne" diye arkasından bağırdım. suyu beklerken gözlerimi kapadım bi saat kadar uymuşum.
dilim damağım kurumuştu uyandığımda. babam da yan kanepede uyukluyordu. televizyona bakarak ayılmaya çalıştım bi ara. her zaman uyandığımda ev arkadaşımı karşımda görmeye alışmıştım. babamı görünce nerdeyim lan diye anlayamamıştım eve geldiğimi. tam kalkıp mutfağa gidecekken, annem elinde yuvarlak gri kocaman bir börek tepsisiyle geldi. tam ortasında ise kocaman elektrik kesildiğinde kullandığımız beyaz bi ev mumu saplamıştı. mum üstelik ortasından eğrilmişti. patatesli kol böreğinin ortasında kocaman eğri beyaz bi mum saplanmış bana doğru geliyordu. aklım çıktı korkudan resmen. ilk doğum günü partimin hiç böyle olacağını tahmin edememiştim. yetmedi. annem içeri girer girmez babam uyukladığı yerden kalktı ve odanın ışığını kapadı. odayı böreğin ortasındaki mum aydınlatıyordu sadece. tepsiyi önüme kadar getirdiler. mumun coşkulu alevi karanlık odada yüzlerimizi aydınlatıyordu. ikisi de çok neşeliydi. "niye kaçıyorum ki lan bunlardan" diye düşündüm. sarıldık öpüştük. o gün benim hayatımın en güzel doğum günüydü, hem börek de patatesliydi."
yiğit bulut ve ersin karabulut dışında karikatür okumayan şahsımın geç keşfettiği cevher. bu zamana kadar neden incelememişim akıl alır bir durum değil.
karakterlerin yakınlığı, çizimlerin doluluğu, konuşmaların bizdenliği ile gerçekten tamamen bir efsanedir. birçok karikatüristin bir sayfaya koyabileceği sayıda çizimi kendisi tek bir karikatür ile çizip çalışkanlığını göstermektedir.
mikro milliyetçilik olacak ama sivaslıdır kendileri.