kate iyice meraklanmıştı. ''kim bu'' diye tekrarladı.
brendın ''bekle biraz, anlatacağım'' diyerek elini cebine atıp bir kart çıkarttı ve bunu kate'ye uzattı.
kate karttaki sayılara baktı...
brendın kabus gördüğünü sandı. neredeyse ağlayacaktı. başını kaldırıp adamın yüzüne baktı. dudaklarını oynatıyor ama hiçbir şey söylemiyordu. sonunda ''ne oluyor, burası neresi ?'' dedi.
turuncu pantolonlular bir ileri bir geri gidiyor, birbirlerinin ellerine vuruyorlar, ardından da yanlarındakilerin kafasını yakalıyorlardı. sonra deli gibi dönüyorlar ''guan'tanamo...guan'tanamo'' diye bağırarak kendinden geçip düşüyorlardı.
brendın'in aklına sahilde bulduğu şişenin içindeki not geldi. gözleri sevinçle parladı. sahile doğru koşarken, ''artık çektiğim acılar son bulacak '' diye düşündü. başını kaldırıp denize baktı...brendın beyninden vurulmuşa döndü: sahile yaklaşan saldaki erkeklerin tümü silahlıydı. kadınlarda ise türlü kesici aletler vardı...
tüm o göktaşı sanrılarının etkisinden kurtulan brendın, tüm yaşadıklarının aslında bir iç seyahat olduğunu düşündü. yıllardır yaşadığı siktiri boktan hayattan kurtulma düşüncesiyle yanıp tutuşan brendın'a beyni bir oyun oynuyordu işte. hayata ve beynine söven brendın evi gözetlemeye devam etti. hem yaşadıklarının gerçek olmadığını düşünüyor hem de evin içinden ne çıkacağını merak ediyordu. daha doğrusu beyninin evden ne çıkarıp da kendine nasıl oyun edeceğini merak ediyordu. ev, her zaman yaptığı gibi yapıp, boş boş durmaya devam etti. ama bu boş duruş brendın'a, fırtına öncesi sessizlik gibi geliyordu. her an çok farklı, acayip, terbiyesiz, ufuk açıcı, melun bir şeylerin evden çıkıp kendine doğru koşacağını ya da evin içinde peydah olacağını düşünüyordu. evin boş olması ve sonsuza kadar boş kalacak olması ihtimalini bile aklına getirmiyordu. eğer evden bir şey çıkmazsa bunu kendine yapılmış bir hakaret kabul edecek, kendini adaya taşıyan, ya da beynini bu hale getiren her şeyin aslında amaçsız olacağını anlamış olacaktı. bu bile başlı başına çekilmez, kahredici bir durumdu. nasıl olur da, hayatı, beynini bomboş bir adaya boşu boşuna gönderecek kadar boktan olurdu? bu olamazdı. tüm bu iç çelişkiler, tereddütler, ikilemler ve korku içinde sağına soluna bakınarak beklemeye devam etti.
brendın'ın harcadığı büyük gücün etkisiyle çıkardığı sesler ormanın yumuşak sessizliğinde çınlıyordu. şakaklarından akan teri silerek elini hugo'nun kalçasına götürdü...
brendın gülümsedi, eliyle hugo'yu yanına davet etti. hugo kırmızı renkli deri giysinin içinde kalçalarını kıvırıyordu. iki koca göğsü dışarı taşmıştı. brendın ona bir kere daha dikkatle baktı...
ancak adada, halay ekibi'nin bu tavırlarının dayanağı olan bir ortam yoktu.
brendın kanmadı tabii...''ben oyunlara aldanacak kadar aptal bir adam değilim'' dedi.