Sonra hilal geldi aklına. Telefonuna baktı. Saat daha 9 bile olmamıştı. Çok değil daha geçen sene iş ve işçi kurumunun önünde sıra beklerken Hilal'in başkalarına aldırmadan kendisine twerk yaptığı o güzel anı düşündü. Düşündükçe ereksiyon hali katmerleniyordu. Tuvalet kağıdı rulosuna baktı. iç geçirdi. Telefonu eline alarak hilal e WhatsApp tan mesaj gönderdi:
Hilal üstünde ne var?
Mutfağa gittiğinde Mavi önlüklü çaycının telefonla birisine (muhtemelen bir alacaklıya) dert anlatmaya çalıştığını ve eliyle karşısında birisi varmış ve ona anlatıyormuş gibi hareketler yaptığını gördü. Kesmemek için bir süre bekledi, adam tost yapmak için kullandığı bıçağı eline alıp hararetle sallamaya ve bağırmaya başlayınca biraz çekindi. Fakat her zaman yaptığı gibi içgüdülerine kulak verip bu işe de burnunu soktu ve mülakatı adeta unuttu. Çaycı telefonu kapattıktan sonra, elinde bardak yokmuş ve çay almaya gelmemiş sanki adamın hücre arkadaşı edasıyla sesini yükselterek:
" ah abi seni en iyi ben anlarım" dedi.
hiç alakası olmayan bir olaya dahil olmak bu hayattaki tek eğlencesiydi. Başına bu yüzden bir sürü dava açılmış, vücudu yara bere içinde kalmıştı. Bütün bunlara rağmen hiçbir ortak noktası olmayan epey dostlar da edinmişti. Çaycı:
"Önemli değil abi buyur ne istemiştin" dedi boş bakan bıkkın gözlerle...
Kimdi bu gizemli hain rapçi ve albırt la ne alıp veremediği vardı,
Albırt tüm bunları yatağına uzanmış düşünürken birden aklına geçmişte yaşadığı bir olay geldi ve hışımla yatağından fırlayarak dış kapıya yöneldiğinde aklına pantolonunu giymediği geldi,
yıllar sonra olay yerine döndü albırt. ulan bi baktı ortalığa davut diye biri peydah olmuş. yoksa albırtın yaşadıkları bir hayalden mi ibaretti..
üstü başı kül içindeydi. girdiği karanlık sokağın köşesinde yanan tek sokak lambasına takıldı gözü. uzun uzun baktı ve yaşadıkları bir bir gözlerinin önünden geçiyordu. anlam veremedi önce, bunca şeyi nasıl yaşamıştı? uykusundan uyanmış tüm rüyasını bir anda hatırlayan insan edasıyla 3 yıla bunları sığdıramıyordu. albırt zaten her 3 yılda bi bu sendromu yaşardı. ne bok ettiğini bilemez, emin olamazdı.
bir anda canının yandığını hissetti. travma yaşıyordu adeta. yaşadığı acının fiziksel mi yoksa zihinsel mi olduğuna karar veremiyordu. belki de adını dahi unutmuştu. kimdi buna sebep olan? albırt kaldırımın kenarına çöktü. bu düşünceler hezeyanında savrulurken bir gölgenin ona yaklaştığını fark etti..
davut sanki anlamış gibi "laiklik" diye bağırdı, hepimizin gözlerinin biraz dolmasına neden oldu. zeynep hanım toprak olmuştu, ancak atatürk ilkeleri ilelebet yaşayacaktı. yanımda oturan birisine "kuşa bakacak biri var mı? nereye gidecek buradan?" diye sordum. çocukları varmış iki tane, biri yurtdışındaymış, diğeri ankara'da çalışıyormuş, onlardan biri alır herhalde dedi. almazlarsa? davut bizim de çocuğumuz, sahipsiz bırakmayız dedi. altmış yıl yaşıyor çünkü bu hayvanlar, şu an beş yaşındaymış, önünde dolu dolu bir ellibeş sene var. bir de öğrendiklerini unutmuyorlar, ilke ve inkılaplarla geçen bir ellibeş sene bir sonraki sahibi bekliyordu..
davut'a bundan sonra ne olacaktı? hayırsız akrabalar onu bir pet shop'a verebilir, davut oradan kendi gibi konuşan diğer kuşlara ilke ve inkılapları öğretebilir, ulusalcı bir kuş kolonisi kurabilirdi. böyle bir şey olursa belki haberlere çıkar, chp de ilkeleri sayan bütün kuşları sahiplenmek ve genel merkezinde onlar için bir yer yapmak zorunda kalabilirdi. öyle bir şey olursa muhteşem olur. bundan bir beş yıl sonra böyle bir haberle inanılmaz neşelenebilirdim.
yapacak daha iyi bir işim olmadığı için kuşun yanına gittim. zeynep hanım'ın akrabalarından olduğunu tahmin ettiğim bir beyefendi, ağlamalı bir ses tonuyla kuşa kötü haberi vermeye çalışıyordu.
"zeynep ablayı kaybettik davut.. ne çok severdi seni, zeynep ablacığım.."
dev afrika papağanının kafesinin üstünü, bu acılı günce çok bağırmasın diye çarşafla örtmüşlerdi, ancak bu hayvanı sakinleştirmek bir yana iyice çıldırtmıştı. aklına gelen her şeyi bağırıyor, konudan konuya atlıyordu. davut, cici kuş, cumhuriyetçilik, laiklik, atatürk, kapı zili sesi, alo alo alo, zeynep. bunlar bağırarak anlattıkları arasından seçebildiklerim. rahmetlinin adının zeynep hanım olduğunu da kuştan öğrendim. ya zeynep hanım kuşa sebatla atatürk ilkelerini ezberletmeye çalışmış, fakat cumhuriyetçilik ve laiklikten öteye gidememişler; ya da evde o kadar chp ve atatürk'ün ilkeleri konuşulmuş ki hayvan bir yerden sonra kendi kendine bir kısmını öğrenmiş. ninja kaplumbağalar'daki splinter usta gibi. splinter usta da normal bir fareyken yıllarca sahibi olan samurayı kung-fu çalışırken izlemiş, en sonunda kendi de bir kung-fu üstadı olmuştu. sonrasında öğrendiklerini radyoaktif sıvı yüzünden insana benzeyen kaplumbağa öğrencilerine aktarmıştı.
huzur apartmanı açısından acılı bir gündü. otuz numaralı dairenin sahibi, adını şu an hatırlayamadığım hanımefendi, bu ölümlü dünyadan ani bir kararla ayrılmış, geride gözü yaşlı apartman sakinleri ve akrabalar ve olayın ciddiyetini anlayamamış bir afrika papağanı bırakmıştı. ben huzur apartmanına bir akrabamızın yanına pazar kahvaltısı amacıyla gelmiştim, acı haberi aldığımızda peynir övüyordum. adını hatırlayamadığım hanımefendi akrabalarımın yirmi yıllık komşusu olduğu için peynir muhabbeti çok hızlı son buldu. ölümün olduğu yerde daha ciddi ne olabilir? peyniri övme faslını biraz daha sıkı tutup, peyniri nereden aldıkları, markası ve kilosunun kaç para olduğunu sorsaydım benim açımdan daha hayırlı olabilirdi. başsağlığı dilemek için altıncı kata çıkmaya hazırlanırken, ileride konuyu tekrar güneme getirmek için cep telefonuna "peynir, unutma" diye hızlıca not aldım. çok net değil ama daha ayrıntılı not alırsam rahmetlinin anısına saygısızlık olur gibi hissettim.