Enerji problemi insan varlığı yerleşik hayata, bağlantılı olarak üretime geçtiğinden beri bulunmaktadır. ilk zamanlarda köleler enerji için kullanılırken, günümüzde insanlığın enerji ihtiyacını büyük oranda fosil yakıtlarla termik santreller olmak üzere, nükleer enerji, hidroelektrik santralleri karşılamaktadır. Fosil yakıtların ve nükleer enerjinin çevreye olan zararlarının çoğu insan farkındadır. Fakat farkında olunmayan yıllardır hep çevreci diye insanlığa yutturulan hidroelektrik enerji aslında bir termik santralden daha fazla ''Co2'' salınımına neden olur. 50 yıllık ömrü olan barajların çevreye verdiği yıkım inanılmaz boyuttadır. Sadece çevre değil, kültürel yaşama ve iklime bile etki etmektedir. işte tam bu noktada yukarıda güneş, yüzümüzde rüzgar kendini hissettirirken biz hala enerjiyi yerin derinliklerinde aradığımız bu zamanda, türkiye enerji açığını kapatmak adına memleketin derelerini, parasını basan şirketlere satıyor, derelerin dizginlenmesine izin veriyor. Tüm bu derelerin özgür aktığı yerler dünya mirası olarak geçse bile, binlerce yıllık ağaçların süslediği dağların arasından aksa bile, bu konuda ısrarla memleketimin turizmle kalkınması gereken bölgeleri parselleniyor, derelerine set çekilip, dizginleniyor. Özellikle Doğu Karadeniz de bu iş daha bir yoğun olarak yapılmaya çalışılıyor.
işte tüm bu katliama karşı ''Su Boşa Akmaz'' sloganı ile Rize, ikizdere de bir araya gelen 200 insan, Türkiye su meclisi'ni kurdu. Atlas dergisinin de üyesi olduğu Türkiye Su meclisi'nin manifestosuna ise ''Doğa Kendi Başına vardır ve insan doğanın sadece bir parçasıdır'' yazdılar. Şimdi Karadeniz Uşağı ile derelerine set çekilmesine karşı olan tüm Türkiye insanları ''Türkiye Su Meclisi'' ve diğer sivil toplum kuruluşları ile birlikte mücadele veriyor. Türkiyenin derelerinin boşa akmadığını savunanlar var gücü ile derelerinin başında nöbet tutup, düşman kovalıyor.