yobaz erkeklerin kadınları baskı altına almak ve ekonomik özgürlüğünü engellemek için kullandığı, 1960ların lübnan'ından ülkemize gelmiş ve dinimizi hristiyanlaştırmak için kullanılan siyasi malzeme. kusura bakmasınlar ama türban takan kadınların rahibeden bir farkı yok. ayrıca kur'anda başörtüsü yok. madmadam arkadaş, bunu güzel izah etmiş.
kimine göre siyasi simge, kimine göre sorun yapanların sorunu olarak ülkenin başından sonuna kadar var olacak mesele. **
başlamadan edit: yazım son zamanların klasik gündemi türban sorununa bakış ismini taşımaktadır.
esasında son zamanların klasik gündemi dememe rağmen bilinmesi gereken bir mesele var türban sorunu dolayısıyla şeriat, irtica ve buna benzer onlarca tanım hiç de son zamanların gündemi olmamakla beraber bu sıralanan kelimelerin tam tersi olan terimler - laiklik, cumhuriyet, atatürk ilkeleri ve yine buna benzer onlarca tanım ne 28 şubat sonrasında ne anayasa değişikliği yapılması istenmesinden sonra veya akp iktidarının icraatları sonrasında gündeme gelmemiştir.
işte bu yazıda belirtmek istediğim meselenin en önemli konusu şudur; türkiye de bu iki faktör ne şimdilerde ne 28 şubat sonrası ve öncesinde ne büyük şef dönemi veya sonrası olan adnan menderes döneminde ne cumhuriyetin kurulması döneminde gündem dışı olmamasıdır. laiklik ve şeriat tanımlarına niçin faktör dememi açıklamazdan evvel şunu belirteyim bu iki tanım belki de osmanlının varolmasından buyana hep gündemde olmuş fakat bir daha kesinkes gündemden düşmemek üzere tanzimat öncesi ve sonrasında gündeme gelmiştir. hemen yanı başında avrupa da devrimlerden veya buna benzer oluşlardan ne kadar kapalı bile olsa bu ülkenin etkilenmesi doğaldır. ve bu dönemde avrupa da ki, oluşumların ana çizgisinde kesinlikle laiklik ve din (ve gücünü dinden alan monarşi) duruyordu. avrupa ülkeleri örneklemesine farklılıkları olmasına rağmen rusya da dahil etmek istiyorum.
niçin bu iki tanımın faktör olduğunu ve neyin faktörü olduğunu şu şekilde açıklamak istiyorum. laiklik teriminin düşünce platformunda ortaya çıkması (gerçi hep vardı) aynı zamanda bir tez olarak savunucularının artması ve bitip tükenmeyen haçlı seferlerinden bıkmış bir toplum tarafından benimsenmesi hayati önem taşıyan bir faktöre dönüştü. çünkü bu faktörler anlamsızlaşan hayatta hem insanın, hem toplumun, hem devletin (bu bir genel tanım) ilerlemesi için mükemmel nedendi. üzerinde fazla durmak istemiyorum fakat şunu da belirteyim aynı zamanda laiklik teriminin oluşması en basit sebep -sonuç ilişkisidir. işte bu iki faktör avrupa için ilerleme lokomotifi oldu. çünkü her şeye rağmen düşünce olarak, ekonomik olarak, siyasi olarak ilerlemek için, birbirleriyle açık şekilde çarpışan iki lokomotife ihtiyaç vardır. evet, illaki sırf iki birbirinden farklı faktöre ihtiyaç vardır. hep varolmasına rağmen laiklik terimi gündeme geldi ve laiklik - din faktörleri hayatımıza dahil oldu.akabinde tarihe göz attığımızda göreceğimiz sanayileşme, cumhuriyetlerin kurulması, liberalizm, kapitalizm, sosyalizm gibi oluşların var olması sırf bu iki faktör sayesinde gerçekleşti.gerçi çoğumuzun aklına madem ki faktör dedin bizce sağ-sol gibi zıt olan iki faktöründe bu oluşumların varlığında etkili olduğudur gibi düşünce geleceğinden önceden şunu belirteyim laiklik - din faktörleri o kadar doğurgan ki, değil sağ - sol faktörleri aklınıza gelecek dinamizm (bunların niçin dinamizm olduğu yazımın diğer esas konusu) için gerekli bütün faktörleri saysanız,inceleseniz hepsinin tek başlama noktası diyebiliriz. çünkü dünyanın oluşumdan bu yana insanoğlu tanrımı - dünyamı düşüncesi arasında hep bocaladı, düşündü, üretti, kurdu, dağıttı, savaştı, barıştı, ilerledi. dünya artık bir daha gündemini bulmuştu, toplum mühendislileri sayesinde bir daha gündemden düşmemek üzere ve değil gündemden düşmemek yeni faktörlerin, yeni oluşumların öncüsü olmak üzere hayatımıza girip lokomotif oldu.
işte bunlar gerçekleşirken ülkemizde doğal olarak bu süreçte yer aldı. yaşanması gerekenleri yaşadı. tanzimat dönemi sonra cumhuriyetin kuruluşu dahasında atatürk ilkeleri ve akabinde büyük şef dönemi, ap iktidarı, sağ - sol davaları, ihtilaller, 28 şubat öncesi ve sonrası, akp iktidarı ve en sonunda son zamanların klasik gündem başörtüsü. derinlemesine bu süreci irdelemek istemiyorum. sürece vurgu yapmamda ki sebep türkiye de ki bu süreci kafanızda canlandırmanız içindi.
yazımda ki diğer esas meselem şudur; türkiye için laiklik - din karşı durması vazgeçilmez lokomotiftir.
alışkanlıklar üzerine uzun-uzun psikolojik analizler yazmadan ve sizlerin bu konuda bilgi sahibi olduğunuzu farz ederek şunu belirtmek istiyorum ferdin alışkanlıkları hayatının akışında nerdeyse yüzde yüz etkilidir. basit dille örnekleyecek olursak: kimse içki içmeyen insanın içki komasından dolayı öldüğünü düşünemeyeceği gibi, kimse de içki içmeyen birinin içki alınması konusunda tüketici olarak devlete dolaylı olarak bile olsa gelir getireceğini düşünmeyecektir.
matematiksel anlamda toplum bireylerin kümesidir diye düşünecek olursak. dolayısıyla bu anlamda alışkanlık ferdin nasıl ki hayatı için belirleyici oluyorsa bu alışkanlıkların toplum ve bu bağlam da devlet, millet, halkın bir nevi hayatı içinde etkili oluyor.
işte tarihi gelişim de belirtiğim gibi türkiye ne dini dün ne de laikliği dün tanıdı. alışkanlıklar edindi. her bir ferdi hem dinden hem de laiklikten kendisi için kendine has alışkanlıklar edindi. toplum da kendisi için bu alışkanlıklardan edindi. nasıl ki başbakana tepki anlamın da açılan 'izmirliyiz, gavuruz, gururluyuz' diye pankart açılması bir toplum alışkanlığıysa aynı zaman da chp konserlerine deli gibi koşan alevi toplumunu uzaklardan gören bir bayanın balkonundan nerdeyse aşağı sarkarak eliyle kurt sembolünü yapması başka bir toplumun alışkanlığıdır. en uç örnekleme olarak: izmirlilerin bu saatten sonra konyalılar olmasını bekleyemeyiz. hele konyalıların izmirli olmalarını hiç bekleyemeyiz. ( klasik şehir efsanesi olan: türkiye'nin en çok içki tüketilen yeri nüfusa oranla konyaadır diyenlere bir git çay koy diyorum)
' peki bu alışkanlıklar nasıl bir lokomotif olur ' sorusuna cevaben devam edeyim. işte bu fertle başlayan ve toplumun alışkanlığına dönüşü veren alışkanlıklar toplumun ekonomisi için, siyasi hayatı için, sosyal aktivitesi için, bir-birileriyle olan ilişkileri için tek etkili sebeptir. chp den başka bir partiye oy vermeyecek olan alevi toplumu gibi veya hatta nerdeyse mhp bile dahil diğer hiçbir partiye oy vermeyecek mizancı gençlikçiler buna en uç örneklerdir. alışkanlıkların ekonomik etkisi konusun da örnekleme meselesini sizlere bırakıyorum. fakat sizler için küçük bir anekdot anlatmak istiyorum. bildiğiniz gibi mussolini meslek olarak öğretmendi. anılarını yazdığı kitabında şöyle rivayet eder:' ders dönemi başlamıştı fakat hala ders kitaplarını ve bilumum gerekli olanları almamıştı. boş gelip gidiyordu. en yakın zaman da olmasını tavsiye ettim. fakat almadığını fark ettim. ve olayın üzerine gidince yahudi çocuğun ağzından şu lafları ala bildim. 'öğretmenim mahallede levo amca en yakın zaman kırtasiyesini açacak. onun açılmasını bekliyorum'. ve bütün ısrarlarıma rağmen o yahudi olan mahallenin esnafının yeni dükkanının açmasını bekledi'.
işte bütün bunlar yüzünden değişmez bir gerçek var. türkiye'nin içine artık çok fazla sinmiş laik veya din karşı durması. çünkü alışverişler dahil hangi blokta yer almana göre değişe biliyor. oyları geçtim bu memlekette nerdeyse hademe bile olmak için hangi blokta yer aldığına göre belirlene biliyor.
sistem oturmuş. her şey bu gidişata sahip olmalı. ötesi gayri mümkün. esasın da mümkün fakat konumuz bu mümkünlük üzerine değil. (bir ipucu: bunun için aklı selim olmanın ideal görünümü kafalara yerleşmeli). fakat bu mümkünlük gerçekleşse türkiye o zaman türkiye olmaz. en azından üç kıtayı saracak olan bir devlet olur. herhalde. yalnız bu da pek mümkün değil. biz olan üzerinden avunmaya devam edelim.
şimdi avuntumuz şu türlü olması gerekiyor: efendim, bir sabah uyandınız konyalılar izmirli ve izmirliler de konyalı olmuş. ekonomi şu şekil de çözümlenmeye başlayacak. kombasan apar topar fabrikalarını veya bilmem nelerini izmir'e taşıyacak. izmirliler can yücel'in mezarı dahil hemen her şeyi bırakıp konya'ya koşuverecekler. hem de bankalarda ki bütün paralarını çekerek.hem de bin bir tövbeyle. banka müdürleri allah'a koşarcasına kefen giyip ' ya rab affet bizi' dercesine ağlamaklı konya'ya bile değil de erken hac seferini gerçekleştirmek için gereken yerlere gitmiş olacaklar. veya üniversiteler artık başörtülü olmayanları içeri almayacaklar. ama nafile kapanan gençler de erken hac seferine katıldılar. üniversiteler harran ovasına taşınacaklar. kemal alemdaroğlu tarikat ehli oluverecek aniden. anayasa başkan vekili haşim kılıç anayasa mahkemesinin ' şeriatçı ' olduğunu iddia ederek basın açıklaması yapacak. çev başkanı salya sümük ' bacılar örtününüz ' diye ekranlar da çağrı yapacak.
traji-komik açıdan bakarsak bütün bunların olması ne kadar bizi anlamsız kılar.
biraz ciddiyet anlamın da,
türkiye için laiklik- din karşı durması vazgeçilmez lokomotiftir. bu gün türkiye hala dinamik olarak ayakta durabiliyorsa ve hatta ileri gidebiliyorsa işte bu mozaikliğin verdiği olumluklar sebebiyledir. sizleri emin edeceğim bir konu var. türkiye asla ve asla süper güç olmayacak ama aynı zaman da türkiye asla ve asla gücsüz de olmayacak.
şimdi eğer bu halimizi beğenmiyorsak. tek çözüm. alışkanlıkları değiştirmek. yalnız bu yanlış çözüm. eğer olursa yukarda saydığım trajik - komik olaylar gerçekleşir. alışkanlıklarımızı değiştirmeyelim. fakat yalnız ve sadece kendi sesimizi duymaktan vazgeçelim. farklı sesler de duyalım. dinleyelim. yani aklı selim olmanın ideal hali bizlerin hayatına girmeli.
yani okullar başörtülülerin yüzüne kapanmasın veya 'gavur' olmanın garipsenmesi bırakılmalı.
bitiş olarak, gerçek olan şudur başörtüsü sorunu bitmez. bu sorun dün çıkmadı ki bugün bitsin.
veya diğer bir değişle türkiye'de laiklik -din karşı durması bitmez.
çünkü bu türkiye'nin türkiye olmasının nedeni.(tek nedeni değil ama).
ve son olarak bir dilek, aklı selim olmanın ideal hali keşke bizi bir yerlerden bulsa ve yakalasa.
artık kalmayan sorundur zira devletimizin iyiliğini isteyen aydınlık anayasa mahkemesi hakimleri ezici bir üstünlükle ülkemizi irticadan korumuşlardır. bundan böyle yeni bir devlet kurulmadıkça türkiye sınırları içerisinde bu konunun gündeme gelmesi imkansızdır zira mahkeme kararını vermiştir.
türbanlıyı yobaz, türbansızı dinsiz gibi gösterip türkü türke kırdırmanın oldukça sapıkça işlendiği sorun.
türbanlılar dışlanmışlığının suçunu türbansızlarda bulmaktadır.
türbansızlar türbanlıların tepkisi nedeni ile türbanlıları yobazlıkla suçlamaktadır. türban taktıkları için bir şeyleri dile getirmeye çalıştıkları nedenle dışlarlar türbanlıları... ve bu paradoks böyle döner durur. kimse de bu çarkı durdurmaya çalışmaz.
kimse düşünmez ki türbanın altındaki yalnızca bir kadındır...
kimimizin hemcinsi, kimimizin arzuladığı...
evet tehlikelidir bazen dişiler, fakat kim tehlikesiz ki kalbi kırıldıktan sonra. dışlanan kimsenin kadınlık onuru hiç düşünmez.
siyasal imge denir kestirilir atılır. türban siyasi sembol olsa ne olur sorusundan bir bok olmaz cevabını almaktan korktukları için çekinirler sormaya...
yıllarca el hareketleri ile meydanları doldurdu herkes. kimisi yumruk yaptı, kimisi kurt... bazısı kafa tokuşturarak selamlaştı, kimisi bıyıklarını farklı bıraktı.
evet; siyasi simgeydi bunlar. her biri kendi inanışını empoze etmek istedi. fakat kimi ne kadar etkiledi? düşünülmedi...
denir ki: türban okula girerse şeriatte gelir. bu cümleyi kuranın bu cumhuriyete inancı ne kadar zayıflamıştır... ne yazıktır...
atatürk; "türk, öğün, çalış, güven" derken ne demek istedi?
hiç düşünmemiş olan insanlardır işte bu şeriatin gelebileceği ihtimalini ağzına alanlar...
evet; insanlar, hala çarşaf, cübbe, takkeyle gezmekte. fakat bunu kimseye zorla giydirmiyor kimse.
şeriati de kimse getiremez bu ülkeye.
bu cesaret ister, bu yürek ister. bu ne başbakan tanır, ne cumhurbaşkanı. burası laik bir ülke!
aslında sorun burada...
işte böyle diyoruz ya.
din ile devlet işleri karışmayacak ya... burada yaratılan pürüz... korkuyor bu şeriat geleceğini sananlar.
laiklik sadece dinin devlete karışmaması değil, devletin de dine karışmamasıdır.
din ve vicdan özgürlüğü yasalarla sabitken askeri müzeye başını açmadan giremeyen 50-60 yaşında teyzeler... özgürlük?
insanların elinden başlarındaki bir parça örtünün hesabını sorarken geldik buralara.
siz şeriat gelecek yobaz yapacaklar bizi diye ürkerken, onlarda yıllar evvel evlerinden zorla kuranları alınıp yakılışını hatırladılar, bizi dinsiz mi yapacaklar diye korktular... bakın eşitsiniz. artık kartlar açık.
siyaseti ucuz olanlar korkmaya devam edebilir. bez parçasının siyasete malzeme olacağından çekinmeye devam edebilir...
1 eşarp 5 ytl.
kısasa kısas.
ucuzsa, ucuz siyaset, evet! türban o zaman sorun.
Bu halk, kendini bildi bileli kiyafet yuzunden birbiriyle ve devletle kavgali... ustelik bu kavga giderek agirlasiyor.
Ben kadinlari, sacinin telini gosterirse erkekleri tahrik edecek bir obje gibi goren zihniyete fersah fersah uzaktayim.
Bunu kadinin kolelestirilmesi olarak gorurum
sunu da soylemek lazim:
10 kusur erkegin Meclis;te toplanip "kadinlar basini nasil baglasin"; diye sacma sapan bir yasa degisikligi yapmasi 9 u erkek 11 kisilik bir kurulun da buna karsi cikmasi, butun bu surecte sozkonusu kadinlara hic fikrinin sorulmamasi da kolelestirmeye dahildir.
Ya bir yandan "hadi kizlar okula" kampanyalari duzenleyip ote yandan universiteye gelmis kizlara "Hadi evine" demenin manasizligina ne demeli?
bana göre olmayan sorundur. ülkemdeki bir vatandaşım da bu konuda çok iyi yorumlamış ve olaya son noktayı koymuştur. sadece 45 saniyenizi ayırarak izlemenizi kesinlikle tavsiye ediyorum.
çözümü çözümsüzlüğünde olan sorun.bu sorunun çözülmesi bi yerde varlığının niteliği tartışılan laik-islamcı çatışmasının en büyük sembolik ayrımının bitmesi anlamına gelir.kaldı ki bu çözüm ne islamcıların ne de laikçilerin işine gelir.laiklik karşıtlarının sözde politik çalışma sahası budur.
sanıldığının aksine türban yasağından beslenen daha muhafazakar siyasetçilerdir.geçek anlamda atatürk devrimlerini benimseyememiş bir grup siyasetçi de politik arenadaki bu sembol savaşını kaybetmek istememektedir zira çağdaş bir ülke için yaptıları birşey yoktur ve kulislerde kurulan bu denge oyununda rollerini yapmaktadırlar.
okullarda siyasete gelince de öğrencilerin poltik bir tavır sergilemesi,örgütlü yada bireysel bir çaba içine girmesi demokrasinin nimetlerinden korkan insanları rahatsız eder.kaldı ki üniversitelerde,akademik platformda yaşanmazsa bu dağlarda yaşanır ve kimsenin istemeyeceği şeyler olur.eli satırlı ideolağlar(!) bu yaşanamamışlığın simgesidir.
apolitik kalmanın,bir ideolojiye bulaşmamanın gurur duyulacak bir yanı yoktur.aksine ayağındaki nike la mutlu olan insanların içinde(örgütlerin istismara açık olmasından kaynaklı kendini kullandırma ihtimaline rağmen)daha iyi hissetmesini sağlar insanın.
umarım bu sahte yada epey gerçek savaşın daha fazla kurbanı olmaz.
insanlar sorunun kaynağı olarak sadece devleti değil, küçük kız çocuklarına zorla türban taktıran aileleri de gördüğü zaman daha kolay çözülecek olan sorundur. liberalizm güzel evet ama sadece devlette değil, aile içinde de olmalı. bir anne ve baba çocuğuna karşı da liberal olmalı, eğer tutarlı bir şekilde liberalizmi savunuyorsa.
şimdi halk ne eylerse güzel eyler gibi bir anlayış var hükümette. tamam madem öyle düşünüyorsunuz, gelin kdv'nin bütün ürünlerde %0 olmasını referanduma sunalım. gelir vergisinin kaldırılmasını referanduma sunalım. zorunlu askerlik kaldırılsın mı halka soralım. siz bu halktan daha mı iyi biliyorsunuz? halk ne isterse haklıdır değil mi?
bazıları için daha fazla yasak olsun diye diğer bazılarının uydurduğu saçmalıktır. sanane onun başındakinden denildiğinde, "olmaz, ben onun başındakine karışmazsam; gün gelir o kıçımdakine karışır" diye bir saçmalık türetilmiştir.
bazılarının saçma sapan korkuları yüzünden bazıları okul okuyamamaktadır. bakınız vermek nerede ise farz olmuştur:
bir de bazılarının şu teoremi vardır ki, o daha da evlere şenliktir: türban baskı sembolüdür! ha güzel! o zaman bırak kızlar okusun da baskılara göğüs gerecek kadar dik durabilsin!
ha bir de şu var ki, bu daha da güzel: başörtüsü laikliği yıkacakmış.. bu da "ulan ne laiklikmiş ki, iki metre örtü yıkacakmış" dedirten teoremdir.
beş sene sonra bunların hepsine "vay be ne anti demokratik şeylere imza atmışız biz" deyip unutmayı yeğleyeceğiz. burda türbana karşı çıkanlar demokrasiyi ve insan haklarını sike sike öğrendikleri zaman bu dediklerini hep başkaları söylemiş gibi davranacaklar, hiç yaşanmamış sayacaklar. şimdi yetersiz bilgi ile demokraside her şeyin tartışılabileceğini, oy vermek veya köşelere adamlarını yerleştirmekle hallolacağını düşünenler; beş yıl içinde cumhuriyet tarihinin en büyük değişimini yaşayacak. bir süre sonra ne anayasa mahkemesinde derin devlet uzantılı ve üzerinde şaibeli hakimler kalır, ne anayasa mahkemesi kalır. yeni bir anayasa bunların hepsini değiştirir. anayasa mahkemesi kalsa bile ancak insan haklarının çiğnenmesine engel olacak bir yapıya bürünür.
tüm dünyada anayasa mahkemesi gibi oluşumlar hiç bir yasaklama veya kanun üretemez. ancak halkını devletten korumak için anayasada yazılı hükümlerden güç alarak çalışır. bizimkiler ise devleti halktan koruma çabası içinde.
birileri anayasa mahkemesine devlet ve hükümetten halkı korumak için açıldıklarını, kişisel özgürlükleri daraltmak değil arttırmak ve çiğnenmemesi için var olduklarını hatırlatacaktır elbet.
bi fotoğraf vardı, 1960'lardan kalma. amerika'da bir üniversitede çekilmiş. bir sürü beyaz öğrenci toplanmış, 2-3 siyahi öğrenciyi bağıra çağıra, el kol hareketleriyle, ağır tepkilerle üniversiteden kovuyorlar. o resim geliyor türban sorunu deyince aklıma. sonra yunanistan'daki türbanlı avukat kızımızı, almanya'daki türbanlı doktor kızımızı, belçika'daki türbanlı türk milletvekilini düşünüyorum. ülkemi düşünüyorum..
Sanki başka bir sorunumuz yokmuş gibi sürekli gündeme gelen ama bir türlü bir sonuca varılamayan türbanlının dinim solcunun laikliğim gidiyor diyip oluşturduğu kargaşada ülkemizi ileri değil aksine geri götüren gündenmden düşmesi gereken bir konu bir sorun.
yeşil parka, che t-shirti, kızıl yıldızlı şapka, atatürk rozeti gibi siyasi simgeler rahatlıkla girerken terhlike(!)nin farkında olanlar tarafından ayrıma ve zulme uğratılan kızlarımızın sorunudur.
--spoiler--
'... mesela herkesin hayatına kimse karışamaz. ha nasıl karışamaz? ben bu şekil giyinirim şu bayan şu şekil giyinir. ama hiçkimsenin hiçkimseye karışmaya bi hakkı yok. hea, baş örtü kurban oldumun yaresurallah tan geliyo olabilir ama lakin ki öyle değildir.'
--spoiler--
Bu sorunun aslı türban sorunu değildir. Üniversitelerin Özerklik sorunudur. Yök kaldırılıp, Üniversiteler özerk bir yapıya kavuşursa ve kendi kararını kendi verebilirse ancak bu sorun aşılır. Nitekim Türban sorunu üniversitelerin özerkliğinin elinden alındığı 1980 döneminden sonra patlak vermiştir.
--spoiler--
referandum bitiyor, yargı ıslah edilmiş (!) oluyor ve plan yavaş yavaş uygulamaya koyuluyor. ilk hedef türban, kamuoyunda tekrar türban tartışması, gündeme oturtmak, bazı problemleri büyük sorunmuş gibi göstermek, münferit olayları genelleştirmek. 13 yaşında bir kız okuluna türbanıyla girmek istiyor, bir an da yıllar önce yazılmış türban hakkında bir mektup bolca ajitasyon süsüyle piyasaya çıkartılıyor, tabii bunlar tamamen tesadüf!