" ..... Ona sonsuza kadar elveda demek isteğimi yerle bir eden, çabucak unutturan şey, yanımda olmadığı zaman düştüğüm boşluk. Yokluğu döne döne kendi dibine inen bir kuyu, beni yutabilecek bir girdap... çalışıyorum ama kafam bomboş,ruhum öksüz. Besleyip büyüttüğüm aşk nesnesinden kopamıyor. inatla sonuna kadar gitmekten başka bir şey düşünemiyor, o sona varabilmek, yarı yolda kalmamak için ödemem gereken bedeli göze alıyorum. Bir gün beni terk etse bile yerini bir imgeye bırakacağını, o imgenin o değil ama onun yerini tutabilecek ve çağırdığımda hemen gelecek zararsız, tatlı bir görüntü olarak belleğimde yaşamayı sürdüreceğine inanıyorum. Bu da bir şey..."
Bu ve buna benzer inanılmaz etkileyici bölümler olan okunası kitap. Aşkın normal tarifidir yazdıkları inci Aral'ın.
Bir de şu bölümleri vardır ki çıkmaz akıllardan...
"...Hiç bir şeyin önemi yok o an. Kusursuz bir bütünlenme ve sonsuz haz var. Daracık yatakta yanımda uyuyor o gece. Başımı göğsüne yaslıyorum ve kalbinin atışını dinliyorum. Sabahın ilk gümüşsü ışıkları üstümüze dökülüyor. Yeni bir gün ve ilişkimizde yeni bir dönem başlıyor. Ona sarılıyorum,korumak ister gibi ve aklımdan ürkütücü bir düşünce geçiyor. Ona zarar vermelerine izin vermeyeceğim. Ölürse birlikte ölmeliyiz!"
"... Dünya benim için hiç o kadar güzel olmamıştı. O küçücük evde birbirimizi keşfetmekten, doyumsuz bir istekle sevişmekten yorulmuyorduk. Neden o? Bir başkasını değil de onu benzersiz kılan büyü ne' diye soruyordum kendime. Onurlu, zeki, istekli, güzel bir insan ve ben onun cinselliğini, inatçılığını, olağanüstü ellerini her şeyini seviyorum. Niyesi, nedeni yok, olması da gerekmiyor..."
Sonuç olarak Taş ve ten kaç kişinin duygularına tercüman olduğunu yazarının da bilmediği bir yapıttır.
Mutlu sonla bitmiyor ki bu kitap. Mutlu sondan ne anladığınıza bağlı tabi. Ama beyaz diziler eğer bu kadar güzelse onları da okumak lazım. Beyaz dizi mi kaldı ki? Kaç sene oldu gazete büfelerinin camlarından ineli? Bu kitap benzer şeyler yaşayana belki daha güzel geliyordur. Sonuçta bir kitabı sevmek ya da sevmemek kişiye göre değişir. Ölçüsü var mı bunun. En güzel kitap hangi yazarındır, adı nedir? Sizin en çok sevdiğinizdir. NAtional Geographic Channel'da o yılan uzmanı adam zehirli yılanları ölçütlüyordu. Amaç en ölümcül ve tehlikeli yılanı belirlemekti. Yok şu bu kadar zehirliymiş, beriki çok agresifmiş, bir diğeri şu kadar insanın ölümüne sebep olmuş. Yaptığı puanlamadan sonra dedi ki "en tehlikeli yılan sizi ısıran yılandır". Şimdi al bu lafı bu kitaba çevir. En güzel kitap sizi bir yerlerden alıp bir yerlere götüren kitaptır. Okuyup bitirdikten sonra yerine koyarken sanki bir sevgiliyi arkada bırakmış hissi verendir. Bu kitap bunu bana yaptı, ama size yapmaz. Olabilir, normaldir de bu. Aynı yaşam tecrübelerinden geçmiyoruz. Aşk ve onun sebep olduğu acıyı, boşluğu algılayışlarımız farklı, aldığımız tat farklı. Bu durumda kitabı beğenmemekte özgürüz ama küçümsemek saygısızlık değil mi? Hem yazara hem okuyup da beğenenlere karşı... Bu kitabı okuyalı az zaman geçmedi. Ama kadının heykel sergisi için bir yerlere gittiğini hatırlamıyorum. Ama yaşadığı aşkı ifade edişini hatırlıyorum. Bu ifade edişin benim de içimi acıttığını, benim içindeki küllere de üfleyip korlaştırdığını hatırladığım gibi. Belki de belli bir yaşam tecrüesinden geçmek lazım ki bu tür kitapları algılayalım. Yazarın yansıtmak istediklerini de hissedip etkilenmeye de açık olmak lazım.
Yazar: inci Aral
Tür: Roman
Yayın Tarihi: 2005
Kapak Tasarım: Pınar Kazma
Sayfa Sayısı: 230
Ulya, 45 yaşlarında olmasına rağmen halâ güzelliğini koruyabilmiş sarışın bir kadın. Şu yaşına kadar ilk gençlik yıllarında yaşadıkları bir taraftan, sergi açılışı amacıyla gittiği Almanya'da ona bu geçmişinin izlerini anımsatan Sina bir taraftan kuşatmıştı onu. Hapsolmuştu. Hep hapiste, sürgünde değil miydi zaten? Körü körüne tutulmuştu hiç olmayacak uçucu birine.
"
--spoiler--
B" ile yaz tatili sonrası istanbul'dan Almanya'ya dönüş yolunda trende tanışıyorum. Yirmi beş yaşlarında, orta boylu, suskun ve gizemli bir genç adam. Yüzüne yakışan ışıltılı iri gözleri, bembeyaz düzgün dişleri, alnına düşen simsiyah saçlarıyla ama asıl ölçülü davranışlarıyla etkileyici buluyorum onu. Tutukluğu, konuşmaya gönül indirmez tavrı ona duyduğum ilgiyi artırıyor. Sorularıma kısa, beni bezdirip susturmak istiyormuş gibi yuvarlak cevaplar veriyor.
'Nerelisiniz?'
'Adanalıyım.'
'Öğrenci misiniz?'
'Geçen yıl bitirdim. Elektrik Mühendisiyim.'
'Hangi üniversite?'
'Orta Doğu Teknik...'
'Ne tür müzik seversiniz? Caz, rock, soul?'
Fark etmez, dha çok klasik. Ya da halk müziği...'
Yolculuk uzun sürüyor. Bir süre sonra doğallaşıyor 'B'. Yiyeceklerimizi bölüşüyoruz. Gece koltuklarımızı açıp yan yana uzanıyoruz. Uyumaktan çok uyukluyoruz. Kokusunu alabiliyorum. Hafif naftalin, sabun ve tütün karışımı bir koku, itici değil. Anadolu kokusu diye düşünüyorum. Besbelli yola çıkmadan önce beyaz sabunla yıkanmış.
(...)
Otuz altı saatlik yolculuğumuzun sonunda Münih'e varıyoruz. O burada inecek, bense başka bir trenle Berlin'e gideceğim. Eğer onu bir daha göremezsem, aşk üzerine hiçbir şey öğrenemeyeceğimi düşünüyorum nedense ve Berlin'e gelirse beni aramasını söyleyerek telefon numaramı tutuşturuyorum eline.
--spoiler--
Ulya, onu arayacak mı aramayacak mı diye beklerken -hızla unuttuğu sırada- 'B' onu arıyor. iki buçuk ay sonra...
O hep ürkek. Geri çekiliyor. Sonunda bir örgüt bağlantısı nedeniyle Türkiye'den ayrılmak zorunda kaldığını, kentinkenar semtlerinden birinde, oldukça kötü şartlarda kaldığını öğreniyor Ulya. 'B'nin Ulya'dan istediği şey: iş. Ona yardım edebileceğini düşünüyor.
--spoiler--
'Almanya'ya girişin yasal yolla mı oldu?'
'Pek sayılmaz.'
'iltica başvurusunda bulundun mu?'
'Henüz değil.'
'Poliste kaydın var mı?'
'Sanmıyorum... Bilmiyorum.'
'Bu ad, bana söylediğin, benim öyle bildiğim ad, gerçek adın mı?'
'Hayır.'
--spoiler--
Mart sonlarında bir gün, bir gölün kıyısında Ulya'yı öpüyor. Yurda gidip küçük odaya kapandıkları gece istenilmeyen - istenilen sonuçlarla karşılaşacaklar.
Uzun zaman geçmesine rağmen 'B'nin halâ üç güne yakın eve gelmediği oluyordu. Olsun, korku azdı Ulya'da. Ancak Türkiye'ye dönecekti. 'B'nin ise daha "halletmesi gereken işleri"i vardı. Ulya onu ailesiyle tanıştırmaya hazırlanıyordu. Annesi sarışın, her daim güzelliğine düşkün bir Alman'dı, babasının aksine. Kardeşi Deniz ve kendisi oldukça küçükken ayrılmışlardı. Babası Nigar "Hanım"la evlenmiş, Türkiye'deydi. Türkiye'ye geldiği zaman şehirde değil de babaannesinin yanında köyde kalmak istedi. Hem babaannesi de mutluydu bu durumdan; çünkü o da yaşlıydı artık, yardım hiç de fena olmazdı.
işte o zamanlardı hamile olduğunu fark ettiği anlar. 'B'yle uzun süredir mektuplaşıyorlardı. Ama Ulya kararı gereği ona çocuktan bahsetmedi. 'B'nin Ulya'ya yazdığı nir mektupta bir - iki aya kadar geleceğinden bahsedip, bir de mektubun yanına roman koymuştu Ulya'nın bu süre zarfında çevirip, sıkılmaması için.
Uzun aradan sonra gelen 'B'nin yüzünde bebeği görmesiyle oluşan korku vardı. Endişesi bir anda gözbebeklerini küçültmüştü. "Ah Ulya, dedi. Ah Ulya, neden haber vermedin?" Yanındaydı. Aileydiler yeniden ama 'B' hep mutsuzdu ve bir gün ailesinin yanına uğrayacağını söyleyerek, ardında az buz bir adres bırakıp Adana'ya gitti. Gittikten birkaç gün sonra yazdığı mektupta annesinin hastalığından dolayı bir süre daha orada kalacağından bahsetti. Aynı zamanlarda babası Ulya'ya yazdığı mektupta tanıdığı iyi avukatlardan Haluk Bey'in yaptığı araştırmada 'B'nin çoğu ağır nedenden arandığını, artık onu unutması ve babaannesini de yanına alarak onların yanına taşınmalarının iyi olacağını söyledi. Babaannesi bu sefer karşı çıkmamıştı; ancak Ulya, Adana'ya elindeki adresle 'B'ye bakmaya gitti. Gittiğinde gördüğü manzara ve duydukları karşısında aslında beklediği cevabın yine de duyulmak kabullenilmek istememesinden kaynaklanan hüzün oluştu. 'B'nin artık olmadığını kabullenerek babaannesiyle babasının yanına taşındı. işte tam da bu sıralarda Haluk Bey'le yakınlaştı. Babası bunu onaylar gibiydi, olur gözle bakıyordu. Haluk onu seviyordu; ama Ulya ona -aralarında geçen tüm güzel şeylere rağmen- 4 yıl sonra bile arkadaş gözüyle bakıyordu. içine düştüğü boşluktan beni çekip çıkaran yakın arkadaşım.
Şimdiyse artık her şey tam anlamıyla bitmişti. Ulya Almanya'ya sergi açılışına gidiyordu. 20 yıl önce gençliğini 'B'yle bıraktığı yere yeniden gidiyordu. Aklında onca yaşanmışlık, hüzün olarak. 4 gün Hamburg'da kardeşi Deniz'in kocasının arkadaşı Sina'nın yanında kalacaktı. Ardından Frankfurt'a kardeşinin yanına uğrayacak, sonra da artık istanbul'a dönecekti. Birkaç ay sonra da yine sergi için 2 aylığına Tokyo'ya gitmek zorundaydı.
--spoiler--
Çabucak bir bakışta tanıyorum onu. Deniz'in 'çok hoş biri' tanımına uyuyor olsa da bu sözler fazlasıyla eksik, fazlasıyla! Evet, kesinlikle o.
--spoiler--
Onu havaalanında gördüğü ilk andan beri çekici buluyordu. Konuştuktan sonra da fark edilen utangaç tavırları onu Ulya'ya daha da çok çekiyordu. Onda 'B'yi bulmuştu. Aynı bakışlar, aynı duruş ve suskunluk... Kendisinden hemen hemen 15 yaş küçük gençten inanılmaz elektrik almıştı. Dört günün sonuna gelindiğinde saat 12'yi geçerken birden Sina dudaklarını, Ulya'nınkilerde buluverdi. Sabaha kadar konuştular., Ulya biraz daha kalabilirim diye düşündü; ama hayır. Anlaştılar, birbirlerine mutlaka yazacaklardı. Ulya trenle Frankfurt'a vardı. Deniz'in 'boş' bulduğu yaşadıklarını istanbul'a kadar yaşattı. Sina'dan dönüşünden 1 hafta sonra sonra attığı mektubuyla yanıt bekledi. Ama umutsuz!
Tokyo'dan döndüğünde köyde, elinde koca bir torba zarftan Sina'nın üstünde iki kat TÜRKEI yazılmış zarfın içindeki mektubu okuyunca olanları, gecikmenin sebebini anladı. Ama artık çoğu şey için geçti. Hem ona ne cevap yazabilirdi ki?