8 bölüm, her bölümü de 4 alt bölüm içeren bir oyundu. ben en çok 2. alt bölümleri severdim çünkü çok garip olurdu, bazen yeşillik bir yer, bazen su altı falan. 4. alt bölümler ise iç karartıcı olurdu genelde. bir de hatırladığım 8 in 4 ündeki sırtından çıkarıp çıkarıp dikenli tel parçası gibi bir şey fırtalan şerefsiz kaplumbağa. en sonunda öldürmüştüm ama o ibneyi. prensesi kurtarmıştım.
geçmek için koca bir yaz ter döktüğüm, parmaklarımı su toplattıran, oynarken saatlerce oturduğum koltuğun pofuduk, kabarık minderini, ramazan pidesi gibi yassılaştırmama sebep olan oyun.
kendine has yari dijital yari mekanik sesiyle, o oyle arkada umarsizca duran bulutlariyla, yesilligiyle, borusuyla, tosbagasiyla, mantariyla hayatin anlaminin kendisinde gizli oldugu hissi veren tum zamanlarin en iyi oyunu.
"thank you mario but princess is another castle" mesajı ile tam sekiz kez karşılaşıp, bıkmadan, usanmadan, yılmadan prenses peşinde koşabilen bir abimizdi mario. bir mantar yer, iki katı olurdu. bir de can mantarı vardı, o pek çıkmazdı, gizli yerlerde olurdu.