Kader, yüreğe dıştan dokunmadan çok önce beyinde ve kanda içten içe ilerler her zaman. Kişinin kendini tanımaya başlaması aslında kendini savunmaya başlamasıdır ve bu, çoğu zaman beyhude bir savunmadır.
Stefan Zweig - Bir Kadının Yaşamından 24 Saat ve Bir Yüreğin Ölümü.
Son zamanlarda popüler kültür çatısının altına koyduğumuz yazardır.
Kitapları incecik olduğundan hemen okunabiliyor oluşu ülkemizde baya bir okur kazandırmış olduğunu görüyoruz.
Anlatımı çok naif çok güzel. Özellikle bir erkek olarak kadın karakterlerinin ruhuna bu kadar iyi girebilmesi müthiş bir şey.
okuduğum kitaplarından beni etkileyen yerlerin küçük bi kısmını paylaşabilirim. akıcı dili ve bence çok anlamlı hikayeleri ile okumasını sevdiğim yazarlardan.
olağanüstü bir gece,
“Bütün gece yana tutuşa aradığım şeyi bulmuştum sonunda: Birisi bana ihtiyaç duyuyor, beni arıyordu, ilk kez bu dünyaya ait birisi için var olduğumu hissediyordum.“
bilinmeyen bir kadının mektubu,
"Ve sanırım beni ölüm döşeğimden çağırsan, birden ayağa kalkıp sana gelecek gücü bulurdum."
satranç,
"Bize hiçbir şey yapmadılar, bizi tümüyle hiçliğin içine yerleştirdiler, çünkü bilindiği gibi yeryüzünde hiçbir şey insan ruhuna hiçlik kadar baskı yapmaz."
amok koşucusu,
"belki de insan her şeyi içine atmaktan boğuluyor zamanla.. öte yandan, insanlara da katlanamıyorum, çünkü bütün gün gülüyorlar.."
sabırsız yürek,
"Kendi kendinden nefret eden, iğrenen, dibe vurmuş, mahvolmuş insan ben, sana nasıl yük olmam ki! Biliyorum, benim gibi bir insanın sevmeye ve hele hele sevilmeye hiç hakkı yok! Böyle birisi kendi köşesinde kıvrılıp gebermeli, varlığıyla diğer insanları rahatsız etmemelidir. Evet, bütün bunları biliyorum, biliyorum ve bunu bildiğim için de kahroluyorum."
özlülük konusunda yüzyılın en iyi yazarlarındandır. eserlerini okurken sizi bileklerinizden kavrayarak çektiği dünyanın sınırlarını öyle güzel çizer ki içinizde sarıp sarmaladığınız benliğinizi dışarı çıkarmaktan çekinmezsiniz.
bir kadının yirmi dört saati adlı eserinde kendinizden uzak tutmaya çalıştığınız ama yaptıklarını bir türlü unutamadığınız o diğer benliğinizi bir yabancıya anlatma ihtiyacıyla tutuştuğunu zamanlarınızı hatırlarsınız. bazı şeylerin göründüğü ve hissedildiği gibi olmayacağını tokat gibi çarpar yüzünüze. insanların hayat hikayelerine bakış açınızı alt üst eder. ve bunları sadece 80 sayfada gerçekleştirir.
bir çöküşün öyküsündeyse bizi osmanlı dönemi cariyelerinden alışık olduğumuz "gözden düşen gözde" ruhuna yakın bir duyguya çeker. stefan zweig; bayan de prie'nin yalnızlığını, yalnız kaldıkça yaptığı hatalarını ve hatalarının onu götürdüğü son çırpınışlarını eliniz kolunu bağlı bir köşeden izlettirir size. bir mektup yazıp destek olma isteği uyandırmıştı bende.
çoğunlukla aynı konular üzerinden ilerlemiş olsa da kitapları, okurların kitabı okurken kendinde birçok duyguları bulabileceği yapıtlar sergilemiştir. ihanet, ölüm, imkansızlıklar, aldatılmak, heyecan, beklenti...
gençler belki ben bir kaf dağında yaşayan ulu bilge değilim ama şu uzuuun ömrümde tek bir şey öğrendiysem o da "popüler olanı reddediyorum" lafının ergenlik sancısından, aptallıktan başka bir şey olmadığıdır.
bu mantıkla siz ancak aşkım kapışmak okursunuz zaten.
Sanırım Telif hakkı olmaması sebebiyle yayınevlerinin bugünlerde kitaplarına deli gibi reklam abandigi , hatta toplu hikayelerinin bulunduğu derleme kitapları 2 ye 3 e bölerek yayımladığı yazar.
telif hakları kanunen 70 yıl ile sınırlıdır. ölümünün üzerinden ya da telifte hak iddia eden kişi ya da kurumun sözleşmesi üzerinden 70 yıl geçen yazarların telif hakları ortadan kalktığı için yayın evleri telif ücreti ödemeden eser basabiliyorlar.
a101 de 3tl ye sabahattin ali kitabı görme nedenimiz budur..