sosyalizm

entry686 galeri35 video1 ses1
    45.
  1. Niçin Sosyalizm? Albert Einstein

    Çev. Kenan Ateş

    Birey, toplumda öyle bir konumda ki, maskeler takmasına yol açan egoist
    dürtüleri sürekli tetikleniyor; yaradılış olarak daha zayıf olan toplumsal
    güdüleri ise sürekli kötüye doğru gitmekte. Toplumdaki konumu her ne olursa
    olsun tüm insanlar, bu süreç nedeniyle acı çekiyorlar. Kendi
    bencilliklerinin mahkûmları olduklarından habersiz, kendilerini güvencesiz,
    yalnız ve yaşamın o saf, basit ve yalın güzellikleri ellerinden alınmış
    hissediyorlar. Ben, bireylerdeki bu tahribatı kapitalizmin en korkunç
    kötülüğü olarak görüyorum. Bu büyük kötülükleri saf dışı edecek sadece tek
    bir yol olduğuna inanıyorum. Bu yol, toplumsal hedeflere yöneltilmiş bir
    eğitim sisteminin eşlik edeceği sosyalist bir ekonominin kurulmasıdır.
    Ekonomik ve sosyal konularda uzman olmayan birinin sosyalizm hakkında görüş
    belirtmesi uygun olur mu? Birçok nedenden ötürü ben, uygun olduğuna
    inanıyorum. Sorunu ilk önce bilimsel bilginin bakış açısından ele alalım.
    Astronomi ile ekonomi arasında hiçbir temel metodolojik farklılık yokmuş
    gibi görünebilir: Her iki alanda da bilim adamları, belli görüngüler
    arasındaki bağlantıyı mümkün olduğunca anlaşılır kılmak için, sınırlı belli
    bir görüngü grubu için genel kabul görecek yasaları keşfetmeye çalışırlar.
    Oysa aslında böyle metodolojik farklılıklar bulunmaktadır. Ekonomi alanında
    genel yasalar bulunması, gözlenen ekonomik görüngünün, yalıtık olarak
    değerlendirilmeleri çok zor olan birçok faktör tarafından etkileniyor olması
    nedeniyle güçleşir. Ayrıca, insanlık tarihinin sözde çağdaş dönemi olarak
    adlandırılan dönemin başlangıcından bu yana birikmiş deney, çok iyi
    bilindiği gibi, nitelik olarak ekonomiyle özel bir ilişkisi olmayan
    nedenlerden etkilenmiş ve o nedenlerle sınırlanmıştır. Örneğin, tarihteki
    büyük devletlerin çoğunluğu varlıklarını fetihlere borçluydular. Fatih
    halklar, kendilerini yasal ve ekonomik olarak, fethedilmiş ülkenin imtiyazlı
    sınıfı durumuna getirdiler. Toprak sahipliği tekelini aldılar ve yine kendi
    saflarından bir rahiplik kurumu oluşturdular. Rahipler, eğitimi kontrol
    edip, sınıf ayrımını kurumsallaştırdı ve sosyal davranışlarına yön
    verdikleri geniş ölçüde bilinçsiz halkı güdecek bir değerler sistemi
    yarattılar.
    Ama denilebilir ki, tarihsel gelenek daha dün başlamıştır; Thorstein
    Vebren’in insan gelişiminin “yırtıcı dönemi” olarak adlandırdığı şeyin
    üstesinden hiçbir yerde gelebilmiş değiliz. Gözlemlenebilir ekonomik olgular
    bu aşamaya aittirler ve onlardan çıkardığımız yasalar da diğer aşamalar için
    uygulanabilir değildir. Sosyalizmin asıl amacı tam da bu durumun üstesinden
    gelmek ve insan gelişiminin yırtıcı dönemini aşmak olduğuna göre, ekonomi
    bilimi, mevcut haliyle, geleceğin sosyalist toplumuna pek fazla ışık
    tutamaz. ikinci olarak, sosyalizm sosyal-ahlaki bir amaca doğru yöneltir.
    Bilim ise amaçlar yaratamaz ve onları insana aşılayamaz; bilim, olsa olsa,
    belli amaçlara ulaştıracak araçları sunabilir. Fakat amaçların kendileri,
    yüce ahlaki ideallere sahip kişilikler tarafından tasarlanır -eğer bu
    amaçlar ölü doğmuş değil, aksine canlı ve güçlü iseler- ve yarı bilinçsiz
    bir biçimde, toplumun yavaş evrimini belirleyen çok sayıdaki insan
    tarafından benimsenir ve ileriye doğru taşınır.
    Bu nedenlerle, sorun insan sorunlarına dair olduğu zaman, bilimi ve bilimsel
    yöntemleri abartmamaya dikkat etmeli, toplum örgütlenmesini etkileyen
    sorunlar üzerinde söz söyleme hakkının yalnızca uzmanlarda olduğunu
    sanmamalıyız. Bir süredir, sayısız ses, insan toplumunun bir krizden
    geçmekte olduğunu ve istikrarının ciddi bir biçimde tahrip edildiğini
    söylüyor. Böylesi bir durumda bireylerin kendilerini, ait oldukları küçük ya
    da büyük gruba kayıtsız, hatta düşman hissetmesi karakteristiktir. Söylemek
    istediğimi daha iyi anlatabilmek için, kişisel bir deneyimimi aktarmak
    istiyorum. Geçtiğimiz günlerde, zeki ve iyi niyetli birisiyle yeni bir savaş
    tehdidi üzerinde tartışıyorduk. Bana göre, insan varlığını ciddi bir biçimde
    tehlikeye atacak olan bu tehdidi önlemenin tek yolu, uluslarüstü bir
    örgütlenmeydi. Bu sözlerim üzerine, ziyaretçim, oldukça sakin ve soğukkanlı
    bir biçimde, bana, “insan soyunun yok olmasına neden bu kadar karşısınız?”
    dedi.
    Eminim ki, bundan yüz yıl önce, hiç kimse, bu türden bir sözü bu kadar
    düşünmeden sarf etmezdi. Bu söz, kendi içinde bir denge kurmak için boşu
    boşuna çabalamış ve sonunda, az ya da çok, başarı umudunu yitirmiş birisinin
    ifadesidir. Bugünlerde çok sayıda insanın yaşadığı o acılı yalnızlık ve
    yalıtılmışlığın dile getirilmesidir bu. Peki bunun nedeni ne? Bir çıkış yolu
    var mı? Bu soruları sormak kolay, onlara garantili bir yanıt bulmak zordur.
    Yine de, duygu ve uğraşlarımızın çoğu kere birbirine çelişik ve anlaşılmaz
    olduğunu, basit ve kolay formüllerle dile getirilemeyeceklerini bilmeme
    rağmen, bu soruyu yanıtlamaya çalışacağım. insan, aynı zamanda hem tek
    başına, hem de toplumsal bir varlıktır. Tek başına bir varlık olarak,
    kendisinin ve ona en yakın olanların varlığını korumaya, kişisel arzularını
    tatmin etmeye ve doğuştan olan yeteneklerini geliştirmeye çalışır. Toplumsal
    bir varlık olarak ise, diğer insanların onayını ve sevgisini kazanmaya,
    zevklerini paylaşmaya, üzüntülü anlarında onları teselli etmeye ve onların
    yaşam koşullarını iyileştirmeye çabalar. insanın o özel karakteri bu
    çeşitli, sık sık çelişen çabaların varlığı sayesinde oluşur ve bunların
    özgül bileşimleri, bireyin, kendi iç dengesini sağlama ve toplumun
    geleceğine katkı yapabilme düzeyini belirler. Bu iki dürtünün göreceli
    gücünün, esas olarak kalıtım tarafından belirlenmiş olduğu kuvvetle
    muhtemeldir. Fakat sonunda ortaya çıkan kişilik, geniş ölçüde, insanın
    gelişmesi sırasında kendini içinde bulduğu çevre, içinde yetiştiği toplumun
    yapısı, o toplumun gelenekleri ve belli davranış türlerini onaylaması
    tarafından biçimlenir. Soyut “toplum” kavramı, birey için, çağdaşları ve
    daha önceki kuşaklar ile doğrudan ve dolaylı ilişkilerinin toplamı demektir.
    Birey kendi başına düşünebilir, hissedebilir ve gayret sarf edebilir; ancak
    fiziksel, entelektüel ve duygusal bir varlık olarak topluma öylesine
    bağlıdır ki, onu toplum çerçevesi dışında düşünmek ya da anlamak mümkün
    değildir. insana yiyecek, giyecek, ev, iş aletleri, dil, düşünce biçimleri
    ve düşüncenin içerdiklerinin çoğunu sağlayan toplumdur. insanın yaşamı,
    hepsi de o küçücük “toplum” sözcüğünün ardına gizlenmiş olan geçmişteki ve
    bugünkü milyonların çaba ve başarıları ile olanaklı kılınır.
    Demek ki, bireyin topluma bağımlılığı, tıpkı karınca ve arı örneklerinde
    olduğu gibi, yok edilemeyecek bir doğal olgudur. Bununla birlikte, karınca
    ve arıların tüm yaşam süreci, en küçük ayrıntısına dek, katı kalıtsal
    içgüdüler tarafından belirlenmişken, insanın sosyal seyri ve karşılıklı
    ilişkileri çok çeşitlidir ve değişime açıktırlar. Bellek, yani yeni
    bileşimler oluşturma yeteneği ve sözlü iletişim, insanlar arasında,
    biyolojik gereksinimlerin dikte etmediği gelişmeleri mümkün kılmıştır. Bu
    türden gelişmeler kendilerini gelenekler, kurumlar ve örgütlenmelerde;
    edebiyatta, bilimsel ve mühendislik başarılarında, sanat yapıtlarında
    gösterir. Bu durum bize, insanın kendi davranışları sayesinde kendi yaşamını
    etkileyebildiğini ve bilinçli düşünce ve arzulamanın bu süreçte nasıl rol
    oynadığını belli bir noktaya kadar açıklar.
    insan, doğarken, kalıtım sayesinde, insan türüne özgü doğal güdüler de dahil
    olmak üzere, sabit ve değişmez olduğunu düşünmemiz gereken biyolojik bir
    anayasa edinir. Ayrıca, yaşam süresi boyunca, iletişim ve diğer etkilenmeler
    yoluyla toplumdan adapte ettiği kültürel bir anayasa da kazanır. Değişime
    açık olan ve birey ile toplum arasındaki ilişkiyi büyük ölçüde belirleyen de
    bu kültürel anayasadır. Modern antropoloji bize, sözde ilkel kültürlerin
    karşılaştırmalı incelenmesi sayesinde, insan sosyal davranışlarının, yaygın
    kültürel modellere ve toplumda egemen örgütlenme tiplerine bağlı olarak
    büyük farklılıklar gösterebileceğini öğretmiştir. Bu temelde, insan türünün
    yaşama koşullarını iyileştirmeye çalışanlar umutlarını şuna bağlayabilirler:
    insan, biyolojik anayasası gereği, birbirini yok etmeye ya da kendi
    yarattığı insafsız bir yazgının kurbanı olmaya mahkûm edilmiş değildir.
    insan yaşamını mümkün olduğunca yetkinleştirmek için toplumun yapısının ve
    insanın kültürel duruşunun nasıl değiştirilmesi gerektiğini soracak olursak,
    değiştiremeyeceğimiz bazı kesin koşullar olduğu gerçeğinin sürekli
    bilincinde olmalıyız. Daha önce belirtildiği gibi, biyolojik insan doğası,
    ne amaçla olursa olsun, değişime açık değildir. Üstelik, son birkaç yüzyılın
    teknolojik ve demografik gelişmeleri, artık kalıcılaşan bazı koşullar
    yaratmıştır.
    0 ...
  2. 46.
  3. Varlıklarını sürdürebilmek için zorunlu olan metalara bağlı olan görece
    kalabalık yerleşimli toplumlarda, aşırı bir işgücü bölünmesi ve çok
    merkezileşmiş bir üretim aygıtı kesinlikle gereklidir. Geriye baktığımızda,
    şimdi sadece bir masal gibi görünen, bireylerin ya da görece küçük grupların
    kendi kendilerine yettikleri o dönemler, bir daha geri gelmemek üzere
    kapandı. insanlığın, gezegen çapında bir üretim ve tüketim toplumu haline
    geldiğini söylemek abartı olmayacaktır. Bu noktada, zamanımızın krizinin
    özünü neyin oluşturduğunu kısaca dile getirmek istiyorum. Bu öz, bireyin
    toplumla ilişkisine dair. Birey, topluma olan bağımlılığının her zamankinden
    daha çok bilincine varmıştır. Fakat o, bu bağımlılığı olumlu bir özellik,
    organik bir bağ, koruyucu bir güç olarak değil; aksine, doğal haklarına ve
    hatta ekonomik varlığına yönelik bir tehdit olarak görüyor. Üstelik,
    toplumda öyle bir konumda ki, maskeler takmasına yol açan egoist dürtüleri
    sürekli tetikleniyor; yaradılış olarak daha zayıf olan toplumsal güdüleri
    ise sürekli kötüye doğru gitmekte. Toplumdaki konumu her ne olursa olsun tüm
    insanlar, bu süreç nedeniyle acı çekiyorlar. Kendi bencilliklerinin
    mahkûmları olduklarından habersiz, kendilerini güvencesiz, yalnız ve yaşamın
    o saf, basit ve yalın güzellikleri ellerinden alınmış hissediyorlar.
    insanın, o kısa ve tehlikelerle dolu yaşamını anlamlandırmasının tek yolu,
    kendini topluma adamasıdır.
    Bence kötülüğün gerçek kaynağı, kapitalist toplumdaki mevcut ekonomik
    anarşi. Önümüzde koca bir üreticiler topluluğu görüyoruz; bu topluluğun
    üyeleri ise, durmaksızın birbirlerini, kolektif emeklerinin sonuçlarından
    mahrum bırakmak için çabalıyorlar. Bunu zor kullanarak değil, yasalaşmış
    kurallara körü körüne inanarak gerçekleştirmekteler. Bu bağlamda, üretim
    araçları -yani, tüketim metaları ve ek sermaye metaları üretmek için gereken
    üretim kapasitesinin bütünü- yasal olarak bireylerin özel mülkiyeti
    olabilmekteler ve öyleler.
    Daha kolay anlaşılsın diye, aşağıdaki tartışmada -kelimenin alışılagelmiş
    günlük kullanımına tam olarak denk düşmemesine rağmen- üretim araçlarının
    sahibi olmayanların tümünü “işçiler” olarak adlandıracağım. Üretim
    araçlarının sahibi, işçinin işgücünü satın alır konumdadır. işçi ise, üretim
    araçlarını kullanarak, kapitalistin mülkiyeti haline gelen yeni metalar
    üretir. Bu süreçteki temel nokta, işçinin ürettiği ile karşılık olarak
    aldığı arasındaki ilişkidir; bunların her ikisi de gerçek değer ölçüleriyle
    belirlenir. iş akdi ne kadar “serbest” olursa olsun, işçinin aldığı ücret,
    ürettiği metaların gerçek değeri tarafından değil; işçinin asgari
    ihtiyaçları ile kapitalistlerin, iş bulmak için birbiriyle yarışan işçilerin
    sayısına bağlı olarak, işgücüne duyduğu gereksinim tarafından belirlenir.
    işçinin ücreti, teoride bile, ürettiğinin değeri tarafından belirlenmez.
    Özel sermaye, kısmen kapitalistler arasındaki rekabet, kısmen de teknolojik
    gelişme ve emeğin giderek gelişen işbölümünün, küçük olanlar aleyhine daha
    büyük üretim birimlerinin oluşumunu teşvik etmesi nedeniyle, az sayıda elde
    yoğunlaşma eğilimindedir. Bu gelişmelerin sonucu ise bir özel sermaye
    oligarşisidir; bu sermayenin olağanüstü gücü, demokratik yoldan örgütlenmiş
    siyasi bir toplumda bile denetim altında tutulamaz. Yasama organı üyeleri
    siyasi partiler tarafından seçilmektedir; bu partiler ise büyük oranda özel
    kapitalistler tarafından finanse edilmekte ya da onlardan etkilenmektedir.
    Yani özel kapitalistler, seçmenler ile seçilenleri birbirinden ayırır.
    Sonuçta halkın temsilcileri, nüfusun olanakları kısıtlı bölümünün
    çıkarlarını yeterince korumazlar. Ayrıca, özel kapitalistler, mevcut
    koşullar altında, temel enformasyon kaynaklarını doğrudan ya da dolaylı
    olarak kontrol ederler: Basın, radyo, eğitim. Bu nedenle, birey-vatandaş
    için nesnel sonuçlara ulaşmak ve siyasi haklarını zekice kullanmak son
    derece zor, hatta genellikle neredeyse olanaksızdır.
    Demek ki, sermayenin özel mülkiyetine dayanan bir ekonominin baskın niteliği
    iki ana ilke tarafından belirlenir: Birincisi; üretim araçları (sermaye)
    özel mülk sahiplerinin elindedir ve sahipleri bunları istedikleri gibi
    kullanırlar. ikincisi, iş akdi serbesttir. Elbette, bu bağlamda, saf bir
    kapitalist toplum yoktur. Altını çizmek gerekir ki, işçiler, uzun ve
    şiddetli bir siyasi mücadele sonucunda, belli işçi kategorileri için daha
    gelişmiş bir “serbest iş akdi” elde etmeyi başarmıştır. Fakat bir bütün
    olarak ele alındığında, günümüz ekonomisi “saf” kapitalizmden pek de farklı
    değildir. Üretim fayda için değil, kâr için sürdürülür. Çalışabilecek
    durumda olan ve bunu isteyen herkesin her zaman iş bulabilmesi mümkün
    değildir; hemen her zaman bir “işsizler ordusu” vardır. işçi devamlı işini
    kaybetme korkusu içindedir. işsiz ve düşük ücretli işçiler kârlı bir piyasa
    oluşturmadıkları için, tüketim mallarının üretimi düşer ve sonuçta büyük bir
    sıkıntı doğar. Teknolojik ilerleme, genellikle, herkesin çalışma yükünü
    hafifletmeden çok, daha fazla işsizlikle sonuçlanır. Kapitalistler
    arasındaki rekabetle bağlantılı olarak, kâr dürtüsü, sermaye birikimi ve
    kullanımında dengesizliğe yol açar ki, giderek daha da şiddetlenen
    bunalımların nedeni budur. Sınırsız rekabet, büyük ölçüde emek israfına ve
    daha önce belirttiğim gibi, bireylerde toplumsal bilinç tahribine neden
    olur.
    Ben, bireylerdeki bu tahribatı kapitalizmin en korkunç kötülüğü olarak
    görüyorum. Tüm eğitim sistemimiz bu kötülükten zarar görüyor. Aşırı
    abartılmış bir rekabetçi tutum aşılanan öğrenci, gelecekteki meslek yaşamına
    hazırlık olarak, açgözlüce başarıya tapacak bir biçimde eğitiliyor. Bu büyük
    kötülükleri saf dışı edecek sadece tek bir yol olduğuna inanıyorum. Bu yol,
    toplumsal hedeflere yöneltilmiş bir eğitim sisteminin eşlik edeceği
    sosyalist bir ekonominin kurulmasıdır. Böyle bir ekonomide, üretim araçları
    topluma aittir ve planlı bir tarzda kullanılır. Üretimi toplumun
    ihtiyaçlarına göre düzenleyen planlı bir ekonomi, yapılacak işi, bunu
    yapabilecek herkesin arasında eşit olarak dağıtacak ve her erkek, kadın ve
    çocuğun geçinmesini garanti edecektir. Bireyin eğitimi ise, günümüz
    toplumundaki gibi güç ve başarının yüceltilmesi yerine, onun doğuştan
    yeteneklerini geliştirmesine yardımcı olmanın yanı sıra, onu diğer insanlara
    karşı sorumluluk duygusu içinde yetiştirmeye çalışacaktır.
    Bununla birlikte, planlı bir ekonominin henüz sosyalizm olmadığının
    hatırlanması gerekir. Planlı bir ekonomiye, bireyin tümüyle köleleştirilmesi
    de eşlik edebilir. Sosyalizmin kuruluşu, son derece zor bazı sosyo-ekonomik
    sorunların çözümünü gerektiriyor: Siyasi ve ekonomik gücün tam olarak
    merkezileştiği bir durumda, bürokrasinin tüm gücü elinde toplamasına ve
    kendini beğenmiş bir hale gelmesine nasıl engel olunur? Bireyin hakları
    nasıl korunur ve böylece, bürokrasinin gücüne karşı, demokratik bir denge
    nasıl sağlanır? içinde bulunduğumuz bu geçiş çağında, sosyalizmin amaç ve
    sorunları hakkında net tutum almak son derece önem taşımaktadır. Mevcut
    şartlar altında, bu sorunların özgürce ve engellenmeden tartışılması tabu
    haline geldiğinden, Monthly Review dergisinin yayına başlamasının önemli bir
    kamu hizmeti olacağı kanısındayım.

    Büyük fizikçi Albert Einstein’ın bu yazısı, ABD’de yayınlanan Monthly Review
    adlı aylık derginin Mayıs 1998 tarihli 50. cilt, 1. sayısından alındı. Yazı,
    ilk olarak aynı derginin ilk sayısında ilkyazı olarak, 1949’da
    yayınlanmıştı.
    1 ...
  4. 47.
  5. boku çıkan bir terimdir sosyalizm. bokunu çıkartan da "özgürlük" ve "demokrasi" kelimelerini ağzına pelesenk etmiş toplum cuhelalarıdır.

    hala anlayamadılar, anlayacak gibide görülmüyolar gerçi. isa doğalı 2007 yıl oldu, insanlık binlerce yıldır var.

    "birisinin özgürlüğünün arttığı yerde diğerinin mahkumluğu başlar"

    2-3 tane sosyalizm konferansına gidip, istiklal caddesinde broşür dağıtan başımıza "halk" savunucusu kesiliyor. ara eleman lazım bu ülkeye. bu bo$ beyinlileri toplasak türkiye belki adam olur.
    3 ...
  6. 48.
  7. iktidar ve üretim araçlarının halk tarafından kontrol edildiği bir toplum fikrine dayanan bir düşünce sistemidir. kendi içinde guruplara ayrılır bunlar;

    savaş sosyalizm(savolizm)
    Özgürlükçü Sosyalizm
    Evrimci Sosyalizm
    Popüler sosyalizm
    Yeşil sosyalizm
    Sarı sosyalizm'dir
    1 ...
  8. 49.
  9. tam demokratikleşme olmadan uygunamayacak düşünce.
    1 ...
  10. 50.
  11. Necip Fazıl'ın tanımıyla, Komünizm'in alıp en hayvani şekilde ırzına geçtiği hak hakikat bakiresi...
    3 ...
  12. 51.
  13. kentsoylu kurt'ların önemsemediği hadisedir.

    (kurt ilk akla gelen kurt değildir)

    (bkz: boris vian)
    0 ...
  14. 52.
  15. marx'a göre komunizme giden yolun ilk evresi...
    1 ...
  16. 53.
  17. herkese portakal vermek yerine herkesi portakal kuyruğuna sokmak eşitliğini verdiğinde gereksiz kalan ve anlaşılamayan sistemdir. bu entry'e ileride edit girebilir ve uzun uzun derdimi anlatırım belki.

    ama şimdi yorgunum. yarın da pazartesi. sosyalizm de gelmedi.

    *
    2 ...
  18. 54.
  19. çoluk çocuk oyuncağı. ki daha önce de belirtmiştim. en azından şimdilik. derin tespitlere gerek yok.

    belki bir kaç milenyum sonra bilemiyorum. hani ütopik mütopik düşler kuran arkadaşlar varsa diye dedim.
    1 ...
  20. 55.
  21. 56.
  22. dış ticaretin (özellikle dünyanın başka ülkeleri kapitalist kaldıkça) ideolojik olarak mümkün olmadığı sistem...
    0 ...
  23. 57.
  24. herkesten yeteneğine göre, herkese emeğine göre ilkesiyle çalışır sistem...
    0 ...
  25. 58.
  26. herkes yapabildiği işi, görevi ülkesi için yapar ve ülkesi de bunun karşılığını ona verir. yani kişiler yoktur herşeye tek elden sahip olursunuz herşey devletten gelir ve devlete gider. kapitalizmdeki gibi işin içine giren firmalar yoktur onun içinde fiyat yükselmez kar elde etmeye çalışan tüccarlar yoktur. ancak bu sistemin yürümesi imkansızdır. çünkü sosyalizm ve komünizm gibi sistemler vicdan gerektirir, herkesin üstüne düşen görevi eksiksiz ve çıkar gözetmeden yapması gerekir. sistemde oluşabilecek ufacık bi titreşim bütün sistemi çökertir çünkü bu sistem bir bütündür. bi kaç kişinin isteğiyle yürümez, bilinçli bi toplum gerektirir.
    2 ...
  27. 59.
  28. batı demokrasini benimsemiş, sosyal demokrasi hali tadından yenmez.
    1 ...
  29. 60.
  30. yanıbasında bir kapitalist devlet oldugu surece asla uygulanamayacak sistem. cunku her turlu teknoloji ve silah sanayi kapitalist uretim biciminden beslenir. hicbir zaman zorlamaya ve rekabete dayalı bir sistemin performansını yakalayamazsın. yani sen yanıbasında silahlı ve ne zaman canavarlasacagını bilmedigin bir ulke bir toplum varken kendi kısıtlı-kapalı toplumun icinde "oh ne rahat bir sistem kurduk, herkes mutlu mesut. bu sosyalizm ne guzel birseymis, uretim fazlası yok urettigimiz kadar tuketiyoruz fazla zorlamıyoruz kendimizi" diyemezsin. cunku insan insanın kurdudur.gun gelir yanındaki ulke seni zorlar. kendi kapalı toplum yapını koruyabilmek icin bile dıs ulkelerle kapitalist iliskilere girmek zorundasın. sadece guzel bir utopya, hepsi o kadar.ama istiyorsan bireysel bazda komun bazında yabancılasmadan kendi sosyalizmini yasayabilirsin kapitalist olanaklar icinde. kapitalizm sana o ozgurlugu verir.
    senin kapitalizm dedigine batılı ozgur dunya diyor, sosyalizm sadece bir utopyadır.
    3 ...
  31. 61.
  32. sosyalizme inananlar, üretim araçları üzerindeki özel mülkiyetin kamu mülkiyetine geçmesi ile tüm sorunların çözümleneceğini iddia etmiyorlar. sosyalizm, ne şeytanları meleğe dönüştürecek, ne de cenneti yeryüzüne indirecektir. iddia edilen şey, sosyalizmin kapitalizmin büyük kötülüklerine çare bulacağı, sömürüyü, sefaleti, güvensizliği, savaşı ortadan kaldıracağı ve insanlar için daha büyük bir refah ve mutluluğun kapılarını açacağıdır.



    sosyalizm, kapitalizmin yırtıklarınını yamanarak düzeltilmesi değildir. sosyalizm, devrimci bir değişme, toplumun büsbütün farklı bir çizgide yeniden kurulması demektir.



    bireysel kar için bireysel çaba yerine, ortaklaşa yarar için ortaklaşa çaba olacaktır.



    kumaş, para kazanmak için değil, insanlara giysi sağlamak için yapılacaktır, bütün öteki mallar da öyle.



    kullanım için yapılacak planlı üretimin, herkese, her zaman iş sağlayacağı bilinmesi ile, insnaların içindeki ekonomik depresyon, işsizlik, yoksulluk ve güvensizlik duygusu kaybolacak, bunun yerini beşikten mezara kadar ekonomik güvenlik duygusu alacaktır.



    kar peşinde koşanların, fazla mallarını satabilecek ve fazla sermayelerini yatırabilecek dış pazar avcılığından doğan emperyaslit savaşlar son bulacaktır, çünkü artık ne fazla mal ne de fazla sermaye olacak, ne de gözünü kar hırsı bürmüş sermayeciler. gerçi ben "dış" kelimesine tamamen karşıyım zaten. dünyada ülkelerden değil de tek bir ülkeden bahsetmek gerktiğine inanıyorum. tıpkı john lennon'un dediği gibi.
    1 ...
  33. 62.
  34. gercekten uygulandığında insanlığı mükemmelleştirecek olan sistemdir. sermayenin kamuya en hızlı döndüğü,her bireyin çalıştığı oranda kazandığı;fabrika, toprak gibi üretim araçların kamuya ait olduğu yardımlaşma-dayanışma sistemi de diyebiliriz ve bu sebeble artı değerin(kar) en faydalı olarak topyekün topluma sağlanması sistemidir. sosyalizm özellikle sömürü düzenine, kapitalizme karşı bir tehdittir. insanın bencillik ve gericilikten kurtulmasını sağlayacak olan bu sistem büyük kapıtalist-emperyalist devlet ve dünya azınlığındaki 'zengin' kesim tarfından 'öcü' diye nitelendirilir.
    1 ...
  35. 63.
  36. 64.
  37. günümüz dünyasında kapitalizmin kirli oyunlarından tutun küresel ısınmaya kadar herşeyi görebilen insanların ah keşke dediği en güzel ideoloji.
    0 ...
  38. 65.
  39. Milletin iktisadi yasantisini duzenlerken onun butun fertlerinin mumkun oldugu kadar refahtan faydalanmasini saglamaya calisan bir sistemdir. Komunizm ile ozellikle de ulkemizde sikca karistirilmaktadir. Fakat aralarindaki farklar siyah ve beyaz gibi cok keskindir. Komunizm millet, ahlak, aile, din, mulkiyet gibi millet icin hayati onem tasiyan mefhumlari reddettigi halde sosyalizm bunlarin varligini kabul eder ve korur. anahatlariyla marksizm'in sadece iktisadi yonlerine ehemmiyet veren bir ideolojidir diyebiliriz.

    adolf hitler'in partisi olan alman nasyonal sosyalist partisi'de isminden anlasilacagi uzre sosyalist bir partiydi. Fakat milliyetci oldugu icin sagci olarak sayilmisti. Netekim alman fuhrer'inin partisi iktidari elegecirdikten sonraki uygulamalari ile milletin toplum ve birey olarak yukselmesi amacini guttugunu ispat etmistir.
    1 ...
  40. 66.
  41. herkesin omuz omuza, sırt sırta bir yolda yürüdüğünü düşünün. yol boyunca kimse düşmez çünkü arada insanların düşeceği kadar büyük boşluklar yoktur. tam düşecekken birisinin omzuna yaslanırsın. dolayısıyla düşenlerin üstüne basarak yükselemezsin de... ama unutulan bi nokta vardır, o sıkışıklıkta insanlar birbirlerinin ayaklarına o kadar çok basarlar ki artık topluluk yürüyemez hale gelir ve ilerleme durur.
    bence insanoğlu hiçbir zaman sosyalizmdeki kadar özgürlüğü ve kardeşliği hak etmedi ve hak etmeyecek de. çünkü insanoğlu nankördür ve şartları kendi çıkarları için kullanmayı çok sever.
    1 ...
  42. 67.
  43. realizme karşı bir akım ama olan akımlar içinde belkide en iyisi. tabii doğru kişilerce kullanılırsa...
    0 ...
  44. 68.
  45. tarihten anlaşıldığı kadarıyla insanlığa biraz bol gelmiştir.ama küba nın üstünde güzel duruyor.

    ayrıca nasyonal sosyalizm adından anlaşıldığı gibi sosyalizm değildir.nasyonal sosyalizmdir.faşizm in alman topraklarında vücüt bulmuş hali nasyonal sosyalizm olarak adlandırılır.sosyalizmle uzaktan yakından alakası bile yoktur.

    yine ayrıca komünizm de ahlak, aile, din gibi kavramları reddetmez. komünizmin reddettiği şey aile ilişkilerinin sömürü amacı olarak kullanılması, sadece kendini düşünmeye yönelik ahlaksal yapı ve dinin bir çıkar aracı olarak kullanılmasıdır.komünizmnin aileyi, dini reddettiğine yönelik eleştiriler bizzat marx tarafından güzel bir şekilde cevaplanmıştır.isteyen açıp okuyabilir.iki saatinizi almaz.cahil durumuna da düşmezsiniz entry girerken...
    1 ...
  46. 69.
  47. sosyalizm olsaydı küresel ısınma, çevre kirliliği olmazdı, doğal dengeler bozulmazdı demek saçmadır. hem kapitalizm hem de sosyalizm ağır sanayiyi gerekli görür ve küçük-büyük bütün sanayi faaliyetleri doğaya zarar verir. yalnız doğanın bir tahammül sınırı vardır. insanlar bu sınırı aşmamalıdırlar. (bkz: tembelliğe övgü)
    1 ...
© 2025 uludağ sözlük