“benim için her insan fazla ağır; o yüzden, yalvarırım, per deos obsecro [tanrılara yemin ederim]: kimse beni davet etmesin, dans etmiyorum.” demiştir.
If, in Observing the present state of the world and life in general, from a Christian point of view one had to say (and from a Christian point of view with complete justification): It is a disease. And if I were a physician and someone asked me “What do you think should be done?” I would answer, “The first thing, the unconditional condition for anything to be done, consequently the very fırst thing that must be done is: create silence, bring about silence; God’s Word cannot be heard, and if in order to be heard in the hullabaloo it must be shouted deafeningly with noisy instruments, then it is not God’s Word; create silence! Ah, everything is noisy; and just as a strong drink is said to stir the blood, so everything in our day, even the most insignificant project, even the most empty communication, is designed merely to jolt the senses or to stir up the masses, the crowd, the public, noise! And man, this clever fellow, seems to have become sleepless in order to invent ever new instruments to increase noise, to spread noise and insignificance with the greatest possible haste and on the greatest possible scale. Yes, everything is soon turned upside down: communication is indeed soon brought to its lowest point with regard to meaning, and simultaneously the means of communication are indeed brought to their highest with regard to speedy and overall circulation; for what is publicized with such hot haste and, on the other hand, what has greater circulation than-rubbish! Oh, create silence!”
Kierkegaard ölümle çok genç yaşta tanışmış. 25 yaşına geldiğinde, bir ağbisi dışında tüm kardeşleri, annesi ve babası ölmüş. Ardından mizahın ve kahkahanın, hayatın acımasızlığına verilebilecek en mantıklı tepki olduğunu fark etmiş.
'Hayat' demiş, 'yalnızca geriye dönük bir şekilde anlaşılabilir, ancak ileriye dönük bir şekilde yaşanmalıdır.' Ve absürde sığınmış, çünkü ancak ironik, sarkastik ve absürd bir yaşam bizi bu hayatın acılarından ve sıkıcılığından kurtarabilir diye düşünmüş.
Dolayısıyla yazdığı kitaplarda da hayatla ilgili en ciddi meseleleri bile komik bir dille anlatmış. 'Karanlıktaki kahkaha' diyebilirsiniz buna; yazdıkları dünya üstündeki milyonlarca yalnız insana merhem olmuş ve olmaya da devam etmekte.
Dolayısıyla Kierkegaard'ın varoluşçu olduğunu söyleyebiliriz. Albert Camus de şöyle diyordu mesela: 'Yaşamın anlamsız olduğuna karar vermek ile yaşanılmaya değmez olduğuna karar vermek arasında fark vardır. Yaşam anlamsızdır, ancak yaşamaya değerdir.'
Bir de günümüz filozoflarından Yıldız Tilbe var. O da bir şarkısında demiş ki: 'kendimden çıktım yola bir yere varamadım.' Bir ara bunu da konuşalım.
Ve kum saati, dünyanın kum saati boşaldı ve yüzyılın tüm gürültüleri sustu; çılgın ve kısır çabamız bitti, yakınlarına gelince, sonsuzlukta olduğu gibi– erkeğin veya kadının, zenginin veya yoksulun, kölenin veya efendinin, mutlunun veya mutsuzun olduğu gibi– herşey sessizlik içindedir; başın ister tacın parıltısını taşısın ister basit insanların arasında kaybolsun, ister yalnızca günlerin sıkıntılarına ve alınterlerine sahip ol, ister dünya durduğu sürece ünün yüceltilsin, ister isimsiz ve unutulmuş olarak sayısız kalabalıkların içinde kaybol, ister seni kaplayan bu görkem tüm insansal betimlemeleri aşsın, ister insanlar, ne olursan ol seni yargıların en acısı, en alçaltıcısı ile vursunlar, sonsuzluk milyonlarca benzerinden her biri için olduğu gibi senin için de tek bir konuda bilgiyle donanacaktır: Yaşamının umutsuz olup olmadığı ve umutsuzsa bunu bilip bilmediğin veya bu umutsuzluğu bir korku gizi gibi, suçlu bir aşkın meyvesi gibi içine sokup sokmadığından veya umutsuz olarak ve diğerlerine nefret duyarak öfkeye kapılıp kapılmadığın konusunda. Ve eğer yaşamın yalnızca umutsuzluğu taşıyorsa gerisinin hiçbir önemi yoktur! ister zaferler isterse yenilgiler söz konusu olsun, senin için herşey kaybedilmiştir, sonsuzluk seni artık hiç içine almaz, seni hiç tanımamıştır veya daha da kötüsü seni tanırken seni kendi benine çiviler. Umutsuzluğun benine!
varoluşçuluğun kurucusu sayılır; ancak varoluşçuluk tarihte 20. yy da moda olmuştur. kirkegaard kendisinden bir asır sonra gelen varoluşçuların esin kaynağı olmuştur.
ona göre hiçbir düşünce sistemi insanın eşsiz deneyimlerini açıklayamaz.
"bütün düşüncenin en yüksek çatışkısı, düşüncenin, düşünemeyeceği bir şey bulma çabasıdır." der kierkegaard. buna ilişkin bir ifadeyi kendisinden 100 yıl sonra yaşamış olan ve dünyamızı dilimizin sınırladığını iddia eden ludwig wittgenstein da kullanmıştır:"felsefenin söyleyemediği şey, söylebildiği şeyden daha önemlidir." ve yine benzer bir düşünceye bu sefer soren kierkegaard'dan yaklaşık 2500 yıl önce yazılmış hindu kutsal yazıları olan upanisadlarda rastlanır: "düşüncenin ötesindedir. anlatılamaz.. sadece olurken bilinir."
"ne bir engizisyoncu, korkunç işkenceleri anksiyete kadar elinde hazır bulunabilir ne de bir casus şüphelendiği adamın en zayıf anını bulup ona nasıl daha ustaca saldıracağını veya kapana düşürecek tuzaklar kuracağını anksiyete kadar iyi bilebilir. keskin zekalı bir hakim bile zanlıyı nasıl sorgulayacağını, sınayacağını anksiyete kadar iyi bilemez. anksiyeteden ne yanıltmacalarla ne şamatayla, ne işte ne oynaşta, ne gece ne gündüz kaçış yoktur. "
iki olasılık var; ya yapacaksın ya da yapmayacaksın.
Benim samimi görüşüm ve dostça tavsiyem şudur;
ister yap ister yapma, her ikisinden de pişman olacaksın.
"En önemlisi benim için doğru olanı, onun uğruna yaşamak ve ölmek için gönüllü olacağım düşünceyi bulmak. Herkes tarafından kabul göreni, sözde nesnel olanı kabul edeceksem ya da filozofların bilinen sistemleri içinden yolumu yapacaksam bütün bunların ne anlamı kalır? Kendi hayatımda yeri olmayan sadece diğerlerinin varmış gibi düşündüğü bir durumu teoride açıklamaya çalışmanın ne anlamı var? Eğer kendim ve hayatım için derin bir anlam ifade etmiyorsa Hıristiyanlığın ve birçok farklı olayın anlamını açıklamaya çalışmanın faydası nedir? Kişi, herhangi bir şeyi bilmeden önce kendini bilmeyi öğrenmelidir. insan ancak kendini manen anladığında yolun ilerisini görür, hayatı huzur ve anlam kazanır."