biraz ceddimize değinmiş!
anlaşılan sadece at sırtında fetih yapmıyorlardı!
--- alıntı ---
- Çaldıran Savaşı öncesi Şah ismail, Yavuz Sultan Selime içinde afyon bulunan bir altın kutu gönderdi. Bu afyon kutusuyla birlikte sunulan mektubunda Şah ismail; Yavuz Selime, hakaret dolu mektubunuzu her halde afyon ile sarhoşken yazdırdınız demek istemektedir!
- Tarihçi Hammer, Yavuz Sultan Selimin ölmeden önce çıbanların verdiği ağrıları hafifletmek için afyon kullandığını ve doktorların tavsiyelerine ehemmiyet vermeyerek kullanmaya devam ettiğini yazar.
- Osmanlı padişahları arasında II. Murat, III. Murat ve IV. Muratın alkolle birlikte afyon kullandığı yazılmaktadır. II. Selimin kullandığı da bilinir.
--- alıntı --- http://sozcu.com.tr/2014/...i-esi-iffet-hanim-669931/
sadece tıbbi sebeplerle kullanmışlardır!
tabi canım!
aksi muhafazakar demokrat yapımıza ters!
Psikiyatrist Dr. Cemal Dindarın Biat ve Öfke çalışması var.
Bir de Prof. Dr. Engin Geçtanın kitaplarında -isim vermeden- satır aralarında Erdoğanın kişiliğine ilişkin müthiş saptamaları var. (Rastgele Ben gibi.)
Olgunlaşmamış kişilik
Ergenlik krizini atlatamayıp özerk bir varlık geliştiremeyen insan:
- Saldırgan eğilimli oluyor
- Olaylar istediği yönde gelişmediğinde öfke nöbetleri geçiriyor
- Orantısız güç kullanıyor
- Farklı görüşlere tahammül göstermiyor
- Sürekli olarak isteklerinin karşılanmasını bekliyor
- Etrafındakilere aşağılayıcı davranışlarda-sözlerde bulunuyor
- insanları/arkadaşlarını sadece kendine nasıl yararlı olacağına göre seçiyor
- Herkesten daha akıllı-zeki olduğuna inanıyor
- Kendisine ait bazı özellikleri başkalarına yansıtıp eleştiriyor
- Kin duygusuna kadar uzanan dindirilemez öfkesi bir türlü bitmiyor
- Kazanmakla yetinmeyip karşı tarafın yok olacak derecede kaybetmesini istiyor
Yıkıcılık salt bunlarla sınırlı değil Ortak insani değerler silikleştikçe, tarih de doğa da bundan nasibini alıyor! Kendisinden farklı gördüğü insanları sadece var oldukları için cezalandırmak istiyor!
Değersizlik duygusundan kurtulamadığı için kendisini; yücelttiği insanların ya da siyasal sistemin devamı olarak görüyor; ve altında gördüğü insanları kendi uzantısı olarak algılayıp, öyle davranıyor.
Ve işin özünde Derin bir yalnızlığı vardır; pazar yeri yalnızlığı..!
Oysa
Ergenlik sorunu aşmış, özerk bir varlık geliştirmiş kişi; dünyasını geliştirme-genişletme çabası içindedir.
Özerkliğini edinememiş insan ise tanıdığı, gördüğü ya da duyduğu insanlar ötesindeki dünyaları merak etmez.
Farkındalığı yoktur. Yaşam alanı sığdır.
Ve aslında
Önemsemezseniz, yüceltmezseniz; onayına ihtiyaç duymazsanız karşınızda aslında hâlâ olgunlaşmamış bir ergen çocuk olduğunu görürsünüz!
Futbol hakkında yazmasını tavsiye etmediğim yazar. *
latin amerika'nın efsanevi isimleri var; bolivar gibi; che gibi; maradona gibi...
latinlere göre, maradona'nın avrupalı rakiplerine attığı her gol; mevcut düzene karşı yapılmış bir başkaldırı, tarihten alınmış bir öç yerine geçiyordu.
yazar eduardo galeano onun solcu kimliğini şöyle yazdı: "düzenden yana olanların susmasını emrettiği halde, onun bazı şeyleri avazı çıktığı kadar bağırarak açığa vurmasını ve özellikle sol ayağıyla oynamasını bağışlamak mümkün değildi, çünkü 'sol' kelimesi sözlükte 'yapılması gerekenin karşıtı' olarak tanımlanıyordu."
maradona hep "söylenmemesi gerekeni" söyledi. futbolcuları öğle vakti kızgın güneşin altında oynamaya mecbur eden televizyonun mutlak hakimiyetine karşı çıktı; uluslararası iş hukuku'nun neden futbolda uygulanmadığını sordu.
sonuçta maradona'yı yok etmek için binbir oyun oynandı; ama o hâlâ dünyanın en sevilen ismi...
bugünlerde yine bir dünya kupası oynanıyor; ve gündemde yine maradona var. uruguaylı futbolcu suarez'in ceza almasıyla ilgili olarak fıfa'yı; "çocuğun hayatını bitirmeye çalışan mafya örgütlenmesi" diye tanımladı.
fıfa, maradona'ya hep yaptığı gibi yine ceza kesti: maradona artık vıp bölümünden maç izleyemeyecek; taraftar
gibi bilet alıp stada girecekti!
peki...
maradona haksız mı? neden "mafya örgütlenmesinden" söz etti?
suskunluk yasası: omerta
78 yaşındaki joseph sepp blatter isviçreli. 1975'te
fıfa'da çalışmaya başladı. 1998'de fıfa başkanı oldu! adı rüşvet skandalına karıştığı için 2002'deki kısa bir ara dışında yıllardır bu görevinin başında.
sporda yolsuzluk ve rüşvet araştırmalarıyla tanınan iskoç gazeteci andrew jennings, blatter ve ekibi hakkında kitap yazdı: "omert: sepp blatter's fıfa organised crime family."
jennings, blatter'i "mafya babası" olmakla, rüşvet ve şantaj ağı kurmakla ve fıfa delegelerinin çoğuna bir çeşit suskunluk yemini ettirmekle suçlandı. olay sadece blatter'le sınırlı değildi; fıfa eski başkanı havelange'a dek uzanıyordu...
1916 doğumlu brezilyalı joao havalange, taşımacılık ve silah ticaretiyle uğraşan şirketlerin sahibiydi. 1974-1998 yılları arasında fıfa başkanlığı yaptı. göreve geldiğinde ilk sözü şu oldu: "ben buraya futbol adı verilen bir ürünü pazarlamaya geldim." hemen coca cola, sony, mcdonald's ve adidas
gibi büyük şirketlerle ortaklık kurdu.
futbol endüstriyel bir meta oldu. öyle ki, havelange televizyonlarda daha çok reklam olması için futbol maçlarının 25'er dakika dört devre oynanması önerisinde bulundu!
neoliberalizmin doğduğu bu dönemde para olacak ve siyaset olmayacak; hiç olur mu? futbol siyasetin emrine sokuldu.
örneğin...
arjantin'deki askeri darbeye yardım için dünya kupası bu ülkede oynandı; faşist diktatör jorge rafael videla, bu başarısından ötürü havelange'ya nişan taktı. ne de olsa videla, fıfa başkan yardımcısı carlos lacoste'nin yeğeniydi!
akrabalık ilişkilerine de örnek verelim: bildiğiniz gibi dünya kupası brezilya'da oynanıyor. ev sahipliğinin bu ülkeye verilmesinde 23 yıl brezilya futbol federasyonu'nun başkanlığını yapan finansçı ricardo teixeira, havelange'nin damadıydı!
sac ayağının bir ayağı eksik kalmasın; blatter,
havelange'dan sonra bir isim daha var: juan antonio samaranch! 21 yıl olimpiyat komitesi başkanlığı yaptı.
o da isviçre kökenli; barcelona doğumlu ama isviçre
okulu'nda okudu. tekstilciydi ve ispanya'nın en büyük tasarruf bankasının yönetim kurulu başkanı olarak görev yaptı.
siyasi olarak da blatter ile havelange'ya yakındı; ispanya diktatörü franco'nun yanında yer aldı.
kim kazandı, kim kaybetti?
maradona'nın mafya dediği bu "yapı"nın başkenti
neresiydi?
para olunca aklınıza hangi ülke gelir: isviçre!
fıfa'nın "tahtı" zürih'te!
olimpiyat komitesi'nin "krallık merkezi" lozan'da!
fıfa ve olimpiyat komitesi'nin organize ettiği uluslararası spor yarışmalarının yayın hakları; reklam alım satımı; amblem-bayrak- maskot hakları vs gibi "binbir işi" yapan ısl marketing merkezi de, yine isviçre luzern'deydi!
uzatmayayım: sanırım baronları tanıdınız!
futbol romantizmini bitirdiler. çokuluslu firmalar, takımları ve stadyumları satın aldı. futbol sanayi dalına dönüştürüldü; küresel bir imparatorluk yapıldı.
evet: maradona'nın sanatsal futbolu, soğuk ve zevksiz salt skora yönelik oyuna yenildi.
artık "rakip futbolcular üzülür" diye sevinç gösterisi yapmayan jose piendinene yok.
artık rövaşata ile gol atan
şilili kızılderili david
arrellano yok.
artık "6 bacak" leonidas ya da "çılgın ayak" garrincha yok.
artık "tango en iyi antremandır" diyen moreno yok.
artık topa sevgilisi gibi davranan didi yok.
artık 1942'de "kazanırsanız ölürsünüz" tehdidine rağmen sahaya çıkıp nazileri perişan eden ve kurşuna dizilen dinamo kiev'li 11 futbolcu yok.
artık liman işçilerinin grevini destekleyen bir cümleyi formasına yazmış olduğu için cezalandırılan ingiliz futbolcu robbie fowler yok.
artık 1994'te futbol sendikası kurmak amacıyla çalışmalara başladıkları için üzerleri çizilen; stoichkov, bebeto, gascoigne, francescoli, laudrup, zamarano, hugo sanchez yok.
artık "deniz gezmiş idam edilmesin" diye imza toplayan metin oktay yok.
artık futbolcuların sömürülmesine karşı çıkıp sendika kurmak istediği için galatasaray'dan kovulan metin kurt yok.
dünya kupasından zevk almamanızın sebebi budur!
şimdiki futbolcular çok terbiyeli: sigara içmiyorlar; içki içmiyorlar, çok çalışıyorlar ve futbol oynamıyorlar! *
yazıda gerçekten çok haklı olduğu konular var ancak unuttuğu çok önemli bir şey var. o da futbolun yıllar içindeki gelişimi, taktik düzeni, kuralları daha doğrusu tamamiyle değişen çehresi.
endüstriyel futbol sonuca direkt etki ediyor yıllardır. bu benim de kabulüm. ancak futbolun seyir zevki oyun mantığına göre değişmekte. 3-5-2'nin egemen olduğu yıllarda en iyi bekler, 4-3-3'ün ve dolaylı olarak da 4-5-1'in etkin olduğu yıllarda en iyi orta saha oyuncuları kendini göstermedi mi ? brezilya 2002'de zafere ulaşırken 3-5-2 oynuyordu. sağda cafu, solda roberto carlos ile muazzam bir hücum düzeni ve etkinliği bulmuşlardı. son iki avrupa* ve 2010 dünya şampiyonası'na ambargo koyan ispanya ise pas futbolunu abartarak oynuyordu. bu oyu stili çerçevesinde xavi, xabi alonso gibi oyuncular zirveyi görürken, iniesta, fabregas, busquets, silva gibi oyuncular da parladı. bu saydığım isimlerin hepsi de orta saha oyuncusuydu.
siyasi kaygıları bir kenara bırakırsak yazdığı şeyler çok yavan kalıyor. kabulümdür fifa ve uefa çevresinde inanılmaz paralar ve mevkiler dönmekte. akrabalık, ahbaplık ilişkileri haddinden fazla. ancak kalkıp da dünya kupası zevksiz demesi gerçekten çok garip. günümüz futbolunda 12-13 kilometrelik toplam koşu tabloları çıkarken 1950 ve 1960 yıllarının futbolunun antrenmanlarını tangoyla yapan futbolcularını ve oynadıkları futbolu, günümüz futbolcuları ve oynadıkları futbolla karşılaştırmamalı kanaatimce.
siz kimi kandırıyorsunuz'da emine erdoğan'ın 15 yaşlarında türbana karşı olduğunu iddia eden solcu yazar daha çok şey sıralıyor da doğru dürüst kaynak belirmediğinden okuyasım gelmedi.
bazı yandaşların iyice sapıtmasına sebep olan değerli gazetecidir.
"gülen cemaati beslemesiymiş"!... cemaat yüzünden hapis yatan, kendi zihniyetleri cemaatle göt göte iş görürken, cemaatle mücadelenin en ön saflarında yer alan soner yalçın!...
ayranı yine fazla kaçırdılar bunlar... beyin ishaline sebep olduğu görülüyor.
"1969 kongresinde Alpaslan Türkeş, CKMP adını MHP olarak değiştirdi. Bozkurt sembolü, Üç Hilale dönüştürdü. Türkçü yerine milliyetçi adı kullanılmaya başladı; Türkçüler Derneği lağvedildi; Milliyetçiler Derneği kuruldu'' diyerek güzel bir düşünce belirtmiş yazar. Bana mukabil ölçüde karşı olanlar Necip Hablemitoğlu'nu araştırabilir.
yazdığı kitapların çoğunu okudum, hala da okumaya devam ediyorum. bir kitabı okumam için herhangi şart aramam(ideoloji vs gibi) lakin bazı gizli bilgiler-belgeler neden tek kalemde toplanır bunu anlayabilmiş değilim. galiba anlayamayacağım da.
Yıllar önce o hürriyette yazarken, bi yaz günü marmariste şans eseri ayn yerde kalmıştık.
O zamanki bi olay sonucundan hürriyetin tutumunu beğenmediğimi ve protesto ettiğimi söylediğimde;
Sizi destekliyorum, gerçekten haklısınız demiş gazetesinden yana olmadığını itiraf etmişti.
Ama yazmaya devam etti tabii yıllarca.
alevîlerle alakalı yazdığı yazı, osmanlı tarihinin suratına tükürmekle eşdeğer olan, kendini tarihçi zanneden tetikçi. eh, zamanında mustafa sabri efendi'yle musa kazım efendi'yi karıştırıp, birine mason öbürüne hürriyet ve itilafçı diyen çakma tarihçiden başka bir şey beklenmez.
patrimonyalizmi bilmiyor, şah ismail'in aslen kürt olduğunu, hatta kendisine düzmece bir şecere uydurarak arap şeyhliği iddiasında bulunduğunu bilmiyor, 'türk' kelimesinin ırkî anlamda değil, sosyolojik anlamda kullanıldığını dahi bilmiyor. bunun osmanlı'yla başladığını sanıyor. halbuki azıcık kitap karıştırsa; türklerin müslüman olduktan sonra, bilhassa samanoğulları döneminden itibaren başlayarak islam kültürü zayıf, göçebe ve köylü hayatı sürdürenler hakkında türk tabirini kullandıklarını bilirdi. anadolu'da yerleşik hayata geçmiş; memurluk, esnaflık, tacirlik yapan, koyun beslemeyen yaylaya gitmeyen kimselere de yörükler 'türk' derdi. sonrasında tımar sahipliği olmayanlara, 'sıradan halk' manasında 'türk' demek adet oldu. hatta çok erken dönemde, araplar çinlileri ve moğolları da türk zannederek, onlara 'türk' demişlerdir. soner yalçın 'kapasitesizliğinde' bir adamın, alevîliği dahi bilmeden böyle atıp tutması tabiidir.
soner yalçın, 'mülk' tabirini de bilmiyor. ''memalik-i mahsura'' demek, 'korunmuş memleketler' demektir, devletin birçok özerk beylikten oluştuğunu ifade eder. örneğin eski kitaplarda ''müluk'' tabiri vardır, ''melik''tek hatırlarsınız. bu da mülkten türemiş. mülk ne? ''hüküm ile bir şeyin zabt ve tasarrufu'' yani 'hükmetme'. padişah, memleketi sevk ve idare eden kişi olduğundan, mülk de 'hükmetme ile bir mekanın idaresi'' olduğuna göre, padişah mülkün sahibi olur. buradan alevîleri türk kimliğiyle ifade ederek kurduğu saçma sapan hayal dünyasına nasıl ulaşıyor, cidden merak ediyorum.
he, türk kimliğine o kadar aşina ise, eski türk töresinde hakan'a karşı gelenin sonunun ne olduğunu da biliyordur. osmanlılar da ehli beyt yanlısıydı, kendisinin eleştirmeye cür'et ettiği ebu hanife, ehli beyte düşmanlık ettiği için abbasîlere verdiği biattan dönmüş ve işkence görmüştür. öyle bir anlatıyor ki, ehli sünnet muaviye'ciymiş, tek alevîler ehli beyti seviyormuş gibi... yesinler senin şu müslüman ayaklarını soner...
arapların türklere kötü müslüman gözüyle bakması, 19. yüzyılda vuku bulan bir şey. bu da napolyon'un ''fıkha dayalı türk islam'ını ötekileştir, medeniyet tasavvurunu dayalı arap islam'ıyla ikame et, müslümanları din değiştirmeden medenileştirme kozmopolis projesini hayata geçir'' metoduyla ilgilidir. kendisi açsın, bedri gencer hoca'nın islam'da modernleşme adlı eserini okusun. yok türkler kadınlarla beraberdi, araplar şöyleydi, böyleydi...
bunları hala yiyen var mı allah aşkına?
çok bile konuştum şunun için...
edit: soner fun club üyesi var buralarda bir yerde, durun bulduğumda haber veririm.