yazdığı kitapların çoğunu okudum, hala da okumaya devam ediyorum. bir kitabı okumam için herhangi şart aramam(ideoloji vs gibi) lakin bazı gizli bilgiler-belgeler neden tek kalemde toplanır bunu anlayabilmiş değilim. galiba anlayamayacağım da.
"1969 kongresinde Alpaslan Türkeş, CKMP adını MHP olarak değiştirdi. Bozkurt sembolü, Üç Hilale dönüştürdü. Türkçü yerine milliyetçi adı kullanılmaya başladı; Türkçüler Derneği lağvedildi; Milliyetçiler Derneği kuruldu'' diyerek güzel bir düşünce belirtmiş yazar. Bana mukabil ölçüde karşı olanlar Necip Hablemitoğlu'nu araştırabilir.
bazı yandaşların iyice sapıtmasına sebep olan değerli gazetecidir.
"gülen cemaati beslemesiymiş"!... cemaat yüzünden hapis yatan, kendi zihniyetleri cemaatle göt göte iş görürken, cemaatle mücadelenin en ön saflarında yer alan soner yalçın!...
ayranı yine fazla kaçırdılar bunlar... beyin ishaline sebep olduğu görülüyor.
siz kimi kandırıyorsunuz'da emine erdoğan'ın 15 yaşlarında türbana karşı olduğunu iddia eden solcu yazar daha çok şey sıralıyor da doğru dürüst kaynak belirmediğinden okuyasım gelmedi.
Futbol hakkında yazmasını tavsiye etmediğim yazar. *
latin amerika'nın efsanevi isimleri var; bolivar gibi; che gibi; maradona gibi...
latinlere göre, maradona'nın avrupalı rakiplerine attığı her gol; mevcut düzene karşı yapılmış bir başkaldırı, tarihten alınmış bir öç yerine geçiyordu.
yazar eduardo galeano onun solcu kimliğini şöyle yazdı: "düzenden yana olanların susmasını emrettiği halde, onun bazı şeyleri avazı çıktığı kadar bağırarak açığa vurmasını ve özellikle sol ayağıyla oynamasını bağışlamak mümkün değildi, çünkü 'sol' kelimesi sözlükte 'yapılması gerekenin karşıtı' olarak tanımlanıyordu."
maradona hep "söylenmemesi gerekeni" söyledi. futbolcuları öğle vakti kızgın güneşin altında oynamaya mecbur eden televizyonun mutlak hakimiyetine karşı çıktı; uluslararası iş hukuku'nun neden futbolda uygulanmadığını sordu.
sonuçta maradona'yı yok etmek için binbir oyun oynandı; ama o hâlâ dünyanın en sevilen ismi...
bugünlerde yine bir dünya kupası oynanıyor; ve gündemde yine maradona var. uruguaylı futbolcu suarez'in ceza almasıyla ilgili olarak fıfa'yı; "çocuğun hayatını bitirmeye çalışan mafya örgütlenmesi" diye tanımladı.
fıfa, maradona'ya hep yaptığı gibi yine ceza kesti: maradona artık vıp bölümünden maç izleyemeyecek; taraftar
gibi bilet alıp stada girecekti!
peki...
maradona haksız mı? neden "mafya örgütlenmesinden" söz etti?
suskunluk yasası: omerta
78 yaşındaki joseph sepp blatter isviçreli. 1975'te
fıfa'da çalışmaya başladı. 1998'de fıfa başkanı oldu! adı rüşvet skandalına karıştığı için 2002'deki kısa bir ara dışında yıllardır bu görevinin başında.
sporda yolsuzluk ve rüşvet araştırmalarıyla tanınan iskoç gazeteci andrew jennings, blatter ve ekibi hakkında kitap yazdı: "omert: sepp blatter's fıfa organised crime family."
jennings, blatter'i "mafya babası" olmakla, rüşvet ve şantaj ağı kurmakla ve fıfa delegelerinin çoğuna bir çeşit suskunluk yemini ettirmekle suçlandı. olay sadece blatter'le sınırlı değildi; fıfa eski başkanı havelange'a dek uzanıyordu...
1916 doğumlu brezilyalı joao havalange, taşımacılık ve silah ticaretiyle uğraşan şirketlerin sahibiydi. 1974-1998 yılları arasında fıfa başkanlığı yaptı. göreve geldiğinde ilk sözü şu oldu: "ben buraya futbol adı verilen bir ürünü pazarlamaya geldim." hemen coca cola, sony, mcdonald's ve adidas
gibi büyük şirketlerle ortaklık kurdu.
futbol endüstriyel bir meta oldu. öyle ki, havelange televizyonlarda daha çok reklam olması için futbol maçlarının 25'er dakika dört devre oynanması önerisinde bulundu!
neoliberalizmin doğduğu bu dönemde para olacak ve siyaset olmayacak; hiç olur mu? futbol siyasetin emrine sokuldu.
örneğin...
arjantin'deki askeri darbeye yardım için dünya kupası bu ülkede oynandı; faşist diktatör jorge rafael videla, bu başarısından ötürü havelange'ya nişan taktı. ne de olsa videla, fıfa başkan yardımcısı carlos lacoste'nin yeğeniydi!
akrabalık ilişkilerine de örnek verelim: bildiğiniz gibi dünya kupası brezilya'da oynanıyor. ev sahipliğinin bu ülkeye verilmesinde 23 yıl brezilya futbol federasyonu'nun başkanlığını yapan finansçı ricardo teixeira, havelange'nin damadıydı!
sac ayağının bir ayağı eksik kalmasın; blatter,
havelange'dan sonra bir isim daha var: juan antonio samaranch! 21 yıl olimpiyat komitesi başkanlığı yaptı.
o da isviçre kökenli; barcelona doğumlu ama isviçre
okulu'nda okudu. tekstilciydi ve ispanya'nın en büyük tasarruf bankasının yönetim kurulu başkanı olarak görev yaptı.
siyasi olarak da blatter ile havelange'ya yakındı; ispanya diktatörü franco'nun yanında yer aldı.
kim kazandı, kim kaybetti?
maradona'nın mafya dediği bu "yapı"nın başkenti
neresiydi?
para olunca aklınıza hangi ülke gelir: isviçre!
fıfa'nın "tahtı" zürih'te!
olimpiyat komitesi'nin "krallık merkezi" lozan'da!
fıfa ve olimpiyat komitesi'nin organize ettiği uluslararası spor yarışmalarının yayın hakları; reklam alım satımı; amblem-bayrak- maskot hakları vs gibi "binbir işi" yapan ısl marketing merkezi de, yine isviçre luzern'deydi!
uzatmayayım: sanırım baronları tanıdınız!
futbol romantizmini bitirdiler. çokuluslu firmalar, takımları ve stadyumları satın aldı. futbol sanayi dalına dönüştürüldü; küresel bir imparatorluk yapıldı.
evet: maradona'nın sanatsal futbolu, soğuk ve zevksiz salt skora yönelik oyuna yenildi.
artık "rakip futbolcular üzülür" diye sevinç gösterisi yapmayan jose piendinene yok.
artık rövaşata ile gol atan
şilili kızılderili david
arrellano yok.
artık "6 bacak" leonidas ya da "çılgın ayak" garrincha yok.
artık "tango en iyi antremandır" diyen moreno yok.
artık topa sevgilisi gibi davranan didi yok.
artık 1942'de "kazanırsanız ölürsünüz" tehdidine rağmen sahaya çıkıp nazileri perişan eden ve kurşuna dizilen dinamo kiev'li 11 futbolcu yok.
artık liman işçilerinin grevini destekleyen bir cümleyi formasına yazmış olduğu için cezalandırılan ingiliz futbolcu robbie fowler yok.
artık 1994'te futbol sendikası kurmak amacıyla çalışmalara başladıkları için üzerleri çizilen; stoichkov, bebeto, gascoigne, francescoli, laudrup, zamarano, hugo sanchez yok.
artık "deniz gezmiş idam edilmesin" diye imza toplayan metin oktay yok.
artık futbolcuların sömürülmesine karşı çıkıp sendika kurmak istediği için galatasaray'dan kovulan metin kurt yok.
dünya kupasından zevk almamanızın sebebi budur!
şimdiki futbolcular çok terbiyeli: sigara içmiyorlar; içki içmiyorlar, çok çalışıyorlar ve futbol oynamıyorlar! *
yazıda gerçekten çok haklı olduğu konular var ancak unuttuğu çok önemli bir şey var. o da futbolun yıllar içindeki gelişimi, taktik düzeni, kuralları daha doğrusu tamamiyle değişen çehresi.
endüstriyel futbol sonuca direkt etki ediyor yıllardır. bu benim de kabulüm. ancak futbolun seyir zevki oyun mantığına göre değişmekte. 3-5-2'nin egemen olduğu yıllarda en iyi bekler, 4-3-3'ün ve dolaylı olarak da 4-5-1'in etkin olduğu yıllarda en iyi orta saha oyuncuları kendini göstermedi mi ? brezilya 2002'de zafere ulaşırken 3-5-2 oynuyordu. sağda cafu, solda roberto carlos ile muazzam bir hücum düzeni ve etkinliği bulmuşlardı. son iki avrupa* ve 2010 dünya şampiyonası'na ambargo koyan ispanya ise pas futbolunu abartarak oynuyordu. bu oyu stili çerçevesinde xavi, xabi alonso gibi oyuncular zirveyi görürken, iniesta, fabregas, busquets, silva gibi oyuncular da parladı. bu saydığım isimlerin hepsi de orta saha oyuncusuydu.
siyasi kaygıları bir kenara bırakırsak yazdığı şeyler çok yavan kalıyor. kabulümdür fifa ve uefa çevresinde inanılmaz paralar ve mevkiler dönmekte. akrabalık, ahbaplık ilişkileri haddinden fazla. ancak kalkıp da dünya kupası zevksiz demesi gerçekten çok garip. günümüz futbolunda 12-13 kilometrelik toplam koşu tabloları çıkarken 1950 ve 1960 yıllarının futbolunun antrenmanlarını tangoyla yapan futbolcularını ve oynadıkları futbolu, günümüz futbolcuları ve oynadıkları futbolla karşılaştırmamalı kanaatimce.
Psikiyatrist Dr. Cemal Dindarın Biat ve Öfke çalışması var.
Bir de Prof. Dr. Engin Geçtanın kitaplarında -isim vermeden- satır aralarında Erdoğanın kişiliğine ilişkin müthiş saptamaları var. (Rastgele Ben gibi.)
Olgunlaşmamış kişilik
Ergenlik krizini atlatamayıp özerk bir varlık geliştiremeyen insan:
- Saldırgan eğilimli oluyor
- Olaylar istediği yönde gelişmediğinde öfke nöbetleri geçiriyor
- Orantısız güç kullanıyor
- Farklı görüşlere tahammül göstermiyor
- Sürekli olarak isteklerinin karşılanmasını bekliyor
- Etrafındakilere aşağılayıcı davranışlarda-sözlerde bulunuyor
- insanları/arkadaşlarını sadece kendine nasıl yararlı olacağına göre seçiyor
- Herkesten daha akıllı-zeki olduğuna inanıyor
- Kendisine ait bazı özellikleri başkalarına yansıtıp eleştiriyor
- Kin duygusuna kadar uzanan dindirilemez öfkesi bir türlü bitmiyor
- Kazanmakla yetinmeyip karşı tarafın yok olacak derecede kaybetmesini istiyor
Yıkıcılık salt bunlarla sınırlı değil Ortak insani değerler silikleştikçe, tarih de doğa da bundan nasibini alıyor! Kendisinden farklı gördüğü insanları sadece var oldukları için cezalandırmak istiyor!
Değersizlik duygusundan kurtulamadığı için kendisini; yücelttiği insanların ya da siyasal sistemin devamı olarak görüyor; ve altında gördüğü insanları kendi uzantısı olarak algılayıp, öyle davranıyor.
Ve işin özünde Derin bir yalnızlığı vardır; pazar yeri yalnızlığı..!
Oysa
Ergenlik sorunu aşmış, özerk bir varlık geliştirmiş kişi; dünyasını geliştirme-genişletme çabası içindedir.
Özerkliğini edinememiş insan ise tanıdığı, gördüğü ya da duyduğu insanlar ötesindeki dünyaları merak etmez.
Farkındalığı yoktur. Yaşam alanı sığdır.
Ve aslında
Önemsemezseniz, yüceltmezseniz; onayına ihtiyaç duymazsanız karşınızda aslında hâlâ olgunlaşmamış bir ergen çocuk olduğunu görürsünüz!
biraz ceddimize değinmiş!
anlaşılan sadece at sırtında fetih yapmıyorlardı!
--- alıntı ---
- Çaldıran Savaşı öncesi Şah ismail, Yavuz Sultan Selime içinde afyon bulunan bir altın kutu gönderdi. Bu afyon kutusuyla birlikte sunulan mektubunda Şah ismail; Yavuz Selime, hakaret dolu mektubunuzu her halde afyon ile sarhoşken yazdırdınız demek istemektedir!
- Tarihçi Hammer, Yavuz Sultan Selimin ölmeden önce çıbanların verdiği ağrıları hafifletmek için afyon kullandığını ve doktorların tavsiyelerine ehemmiyet vermeyerek kullanmaya devam ettiğini yazar.
- Osmanlı padişahları arasında II. Murat, III. Murat ve IV. Muratın alkolle birlikte afyon kullandığı yazılmaktadır. II. Selimin kullandığı da bilinir.
--- alıntı --- http://sozcu.com.tr/2014/...i-esi-iffet-hanim-669931/
sadece tıbbi sebeplerle kullanmışlardır!
tabi canım!
aksi muhafazakar demokrat yapımıza ters!
işgalci Yunana ilk kurşunu atan yurtsever
Yıl: 1911.
Paris Sorbonne Üniversitesinde Siyasal Bilimler öğrencisi.
italyanların Trablusgarpa saldırmaları üzerine Avrupada Türkler aleyhinde propaganda yapılmaya başlandı; saldırgan italyanlar mazlum, savunmadaki Türkler ise zalim gösterildi.
Osman Nevres, Trablus Savaşıyla ilgili bir belgesel filmin Parisin ünlü sinemalarından Olimpiada oynandığını duydu. Heyecanla filmi seyretmeye koştu.
Film başlayınca Osman Nevres yerinde duramadı. Çünkü, seyirciler perdede Türk askerlerini görünce yuhalıyor, italyan askerlerini alkışlıyorlardı.
Osman Nevres dayanamadı ve oturduğu sandalyeyi perdeye fırlattı. Beyazperde boydan boya yırtıldı. Fransızca ışıkları yakın diye bağırdı. Seyircilerin korku ve şaşkınlık içinde bağırmaları üzerine makinist filmi durdurdu ve ışıklar yandı.
Osman Nevres bağırarak şöyle dedi:
Benim sizlerden ne farkım var? Sorbonne Üniversitesinde okuyor ve sizin dilinizi konuşuyorum. Ben de Türküm. Türkler bu filmde gösterildikleri gibi vahşi ve zalim insanlar değillerdir. Onlar da en az sizin kadar uygardırlar.
Osman Nevres daha fazla konuşamadı; birkaç polis salona girdi. Gözaltına alındı.
Götürüldüğü karakolda şöyle konuştu:
Ben vatanını seven bir insanın yaptığını yaptım. Fransa Hükümeti, Osmanlı Devleti aleyhindeki bu kampanyayı durdurmazsa aynı davranışı pişmanlık duymadan tekrar yaparım!
Bu girişi bakın neden yaptım
Türkün Türke düşmanlığı
Adı, Russell Crowe
7 Nisan 1964 Wellington, Yeni Zelanda doğumlu.
Gladyatör filmiyle Oscar aldı. Altın Küre ve Bafta ödüllerini de kazandı.
Tanıyorsunuz; dünyaca tanınmış bir aktör
ilk yönetmenlik denemesinde bizden bir hikaye anlattı: Son Umut
Filminde; aynı zamanda başrol oynadı; Çanakkale Savaşında kaybolan üç oğlunu aramak için Anadoluya gelen Yeni Zelandalı çiftçi bir babanın hikayesini konu etti.
Filme gittim. Şaşırdım
Russell Crowe gibi bir dünya yıldızı, ülkesinin hikayesini anlatırken bizim Kurtuluş Savaşımızla ilgili şu tespitlerde bulunuyordu:
- ingilizler işgalcidir.
Yunanlılar katliamcıdır.
Mustafa Kemal Türkiyenin geleceğidir.
Kuvayı Milliyeye katılmak için Ankaraya giden Binbaşı Hasanın (Yılmaz Erdoğan) gözlerindeki ateş ile sözlerindeki umut yanaklarımı ıslattı.
Belki ben görmemişimdir, bilemiyorum; ilk kez bir yabancı filmde bizim insanlarımız iyi-güzel-haklı gösteriliyordu.
Bir haftadır film üzerine düşünüyorum.
istedim ki filmle ilgili bir değerlendirme yazısı okuyayım. Yok. Bulamadım.
Filmden önce neler neler yazılmıştı; tabii çoğu magazin olan.
Film vizyona girdi; medyadan ses kesildi.
Anladım; Russell Crowe büyük hata yapmıştı; Türkleri aşağılasa idi, medyada ne çok haber olurdu. Hayır, dış basını değil bizim medyadan bahsediyorum.
Hiç yazılmadı değil; Son Umutun gişesinin kötü olduğu, Avustralyada bile seyredilmediği gibi yalan haberler yaptılar!
Fatih Akının, Türkleri Ermeni soykırımcısı olarak gösterdiği Kesik filmiyle ilgili yazıları bizim medyada (ki kimi gazetelerde manşet bile oldu) okudukça şunu sordum; Türkler, neden Türklere bu derece düşman!
Bunun üzerine gitmek zorundayız. Örneğin
işte ilyas Salmanın büyük başarısı
87. Oscar Ödüllerinde, En iyi Yabancı Film dalında yarışacak 9 film arasına giren Mısır Adası filminin başrol oyuncusu.
Bu başarısı nedeniyle ilyas Salmanı kaç gazetede ve TVde gördünüz?
Göremezsiniz Çünkü; o bu ülkenin sanatçısı olmakta, düşüncelerini açıklamakta inat eden, bu topraklara bağlı bir devrimci. Türkleri aşağılamıyor itibarıyla, medyada yeri yoktur!..
Medyanın bu halini salt siyasetle açıklamak kolaycılık olur.
En iyisi bir uzmana danışmak
Hiç yakınma!
Prof. Dr. Kerem Doksat
Psikiyatrist (Babası rahmetli Prof. Dr. Recep Doksat da psikiyatristti.)
2007de yazdığı ve unutamadığım Refleks Kırılması adlı makalesini kısaca özetlemek istiyorum:
Rus fizyolog Pavlov, köpeklerine et verirken zil çalınca ve bunu çok kez tekrarlayınca, zil sesini işittiğinde et görmeden de hayvanın salyası akmaya başlar.
Bu, şartlı reflekstir.
Bir gün Pavlovun enstitüsünü su basar; köpeklerin bazıları boğulur; kurtarılabilenler enstitüye toplanır. Pavlov zil çalar, köpekler hiç tepki vermez!
Pavlov şu müthiş sonuca varır:
Ağır travmalar, şartlı refleksleri ortadan kaldırmaktadır.
Ağır travmalarda bizim de şartlı reflekslerimiz (milli duygularımız ve tepkilerimiz) kırılıyor.
Emperyalistler sinsi savaşlarında psikoloji bilimini kullanırlar; etnik psikiyatrinin görevi; tehdit olarak gördüğü ulusların, ulusal bilinçlerinin, tarihlerinin ve benliklerinin sorgulanması, aşındırılması; kısacası milli duygunun yok edilmesidir.
Bir ulusun, ulusal bilincini, ulusal duygusunu ve reflekslerini nasıl yok edersiniz? Bunun denenmiş, sınanmış bir yöntemi vardır: O ulusun tarihsel varlığını sorgulamaya açarsınız! Yani o ulusun tarihini yeniden tartışırsınız. Mesela, Türkler kendilerini kahraman bir ulus olarak mı görüyorlar? Onlara ne kadar korkak bir ulus olduklarını göstermek gerekir! Ya da Türkler Atatürkü çok mu yüceltiyorlar? Onlara Atatürkün ne kadar sıradan birisi olduğunu göstermeye çalışırlar.
Farkındaysanız son on yıldır böylesi bir dönemden geçiyoruz
işte psikolojik harp budur arkadaşlar
Evet. Bu sözlerin yazarı sosyal medyada en çok saldırıya uğrayan bilim adamıdır!
Sonuçta:
Gazetelerini okuyorsunuz
TVlerini seyrediyorsunuz
Ve sonra yakınıyorsunuz!
Son Umut filmindeki Binbaşı Hasanın
Sorbonne Üniversitesi öğrencisi Hasan Tahsinin mücadele ruhunu taşımıyorsanız daha çok ağlarsınız!
dürüst , çalışkan, vicdanlı, aklını kullanan, maddiyatla ilişkisi olmayan ve bu ülkenin gelecek nesilleri güzel bir ülkede yaşayacaksa bunun için yazan çizen düşünen gazetecidir. ergenekon kumpasını kuran şerefsizlerde olmayan ne varsa soner yalçın'da vardır.