entrylerini okurken monitörden yüzüme vuran hüzünlerin sebebi yazar. yazdığı entrylerin uzunluğuna doğru orantılı olarak, okuma zevkinin dozunu artıran yazar.
sözlükte her daim olması gerekenlerden. muhabbeti de cabası. yazma aşkının sönmemesi dileklerimle..
nerdeyse sürekli şikayet ettiğim şeye sevineceğim.
tatile gidemedim diye yakınıp duruyorum ya... onu diyorum işte.
ne zaman ki bunun sıkıntısı başladı, uzun zamandır yazmadığım sözlüğe dadanmaya başladım ve siyah dalyanın entryleriyle tanıştım, yeşil rujla ilgili olanıydı ilk gördüğüm entrysi. birden anılarım canlandı anılarında.
nicki dikkatimi çekmemişti hiç, çünkü siyah dalya değildi o, gökkuşağıydı.
çünkü yedi tane dense de biliyorum ki yediden fazla renk var gökkuşağında.
siyah dalya da öyle.edebiyat, mizah, gözlem, bilgi, tecrübe...
gerçekten yaşanmış bir şeyler var.
bakarak görülmüş şeyler,
derin şeyler.
ama gizli kalmış şeylerde var sanki, kimseye açmadığı...zor güvendiği için.
ne olursa olsun mesafeli davranan, kendini frenleyebilen.
öyle çok kişisel muhabbetler olmadı, benim hissettiğim bu yalnızca.
siyah dalya;
memnun oldum...
sözlüğün son dönemde parıldayan yıldızlarından.. siyah miyah da değil amına koyyim! bildiğin beyaz.. hatta bembeyaz, ace beyazı.
konuları farklı bakış açılarıyla aktarması, genellikle ciddiyet seviyesine yaklaşan mizahi duruşu ile umut veriyor, sözlüğe gelme isteğini arttıyor nazarımda. "aceba bugün kim kimle sevişmiş, kim hangi festivale prezervatifle gitmiş, fethullah gülen saat kaçta tuvaletteydi?" ve sair sorular yerine, "siyahdalya bugün hangi konudan bahsediyorki lan acep?" diyerekten getiriyor buralara..
"...o gün gene toplanmışız arkadaşlarla, ama ne biçim muhabbet var, altımıza sıçıyoruz gülmekten.
kahkaha atayım derken bizim selahattin'in boğazına kuru üzüm kaçtı. ayı muzaffer telaş içinde kalktı, selahattinin arkasına geçti, kollarını kavradı, kendine doğru çekerek havaya kaldırıp indirdi bir kaç kez.. kendimi hareketin ilginçliğine kaptırmıştım. heyecan içinde arkadaşlara baktım, hiçbir şey yokmuş gibi çekirdek çitleyip muhabbet ediyorlardı. siyahdalya gözüme ilişti. parmaklarının arasındaki çiğdem tanesini ağzına götürürken donup kalmıştı. gözgöze geldik, "naptı lan o öyle?" der gibi bakıyordu."
az önce kıçımdan uydurduğum bu hikayeden anlamanız gereken şudur ki; kuru üzüm bilhassa kış mevsimlerinde tüketilmesi çok faideli olan bir kuru yemiştir.
şaka tabi.
siyahdalya diyorum.. ayrıntıları gözden kaçırmayışı üstelik mizahla aktarışı, olağan karşılananlara şaşırışı üstelik ustalıkla örnekleyişi.. ifadeleri sağlam, güldürmeyi de hüzünlendirmeyi de en kralından beceren, neşe veren yazar.
oku arkadaşım. tespitlerine şaşıracak, gülerken okul önlüğünün cebindeki kuru üzümlerin tadını hatırlayacaksın.
sanıyorum edebiyatçı. ya can yücel dirildi gençliğin halini görünce, ya da sunay akın geldi, kafa buluyor hepimizle, yazdıklarıyla dumura uğratıp çıkıyor. yok arkadaş, ulu'yu bi kenara bırak internet aleminde yok böyle güzel yazan yahu. biraz kaba bi dil kullanıyorum, affına sığınıyorum bu yüzden, ama yazdıklarını okuduktan sonra insanda bıraktığı şaşkınlık öyle büyük ki, övmek için sezen cumhur önal olsa neyzen tevfik'e evrilirdi şerefsizim.*
hiç bir baskı altında kalmadan, tamamen kendi isteğimle hakkında entry girdiğim yazar. süper yazıları ve saptamaları vardır, uzun yazılar yazar, yazdığı gibi konuşur.
15 Ocak 1947'de, Los Angeles'da boş bir arsada, işkence edilerek öldürülmüş genç ve güzel bir kadının cesedi bulunur. Kurban, gazete manşetlerine Siyah Dalya olarak geçmiştir ve ölümü Kaliforniya tarihinin en büyük insan avını başlatır.
Bucky Bleichert ve Lee Blanchard kendilerini Siyah Dalya soruşturmasının tam ortasında bulurlar: iki polis, iki sert erkek, iki arkadaş ve aynı kadına aşık iki rakip. Ancak Siyah Dalya ikisinin de takıntısı haline gelecektir. Hayatıyla ilgili her şeyi bilmek, katilini yakalamak ve ona ölümünde bile sahip olmak isteyecekler, araştırmaları onları savaş sonrası Hollywood'unun karanlık yüzüne, ölü kadının hayatının ve ölümünün derinliklerine götürecektir.
konusunu yaşanmış bir olaydan alan james ellroy romanı.
geleli bir buçuk ay kadar olmuş ve sözlük adabını beraber aldığımız bir sanal mekandan gelen bu değerli arkadaşımıza geçte olsa hoşgeldini borç bilirim. kendisi uzun uzun entryler girer, ilk bakışta bu ne lan okunur mu bu kadar yazı der insan fakat okunulasıdır. *
kendisi ricam üzerine can yücel hakkındaki bir makalenin tamamını hiç üşenmeden yazacak kadar sanat dostudur. 5inci nesille birlikte yükselen kalite söyleminin ispatı niteliğinde birbakıma. bir de buradan teşekkürlerimi sunmak boynumun borcudur.*