tüyleri şahlandıran finali, eninde sonunda gelecek olan ölüm le bitirerek adına yakışır sonlanan dizi film. tüm yaşadıklarına rağmen claire in 102 yaşında gözlerine perde inmiş haldeki ölümü belkide en etkileyicisiydi. hayata kazık çakılamayacağını bir kez daha bir dizi filmin finaliyle hatırlamak tokat etkisi yaratabiliyor. hayatta yaşananlar güzel ya da kötü, zor ya da kolay, acılı ya da neşeli ama sonunda tek bir gerçek var ki; ölüm. ölümü de katlanabilir hale getiren belki de yaşamış olduklarından memnun olmak.
izlerken her karakter için ayrı ayrı gözyaşı dökme isteği uyandıran dizi. kendinizi yenilmiş, hayal kırıklığına uğramış hissettiğinizde tekrar tekrar izlediğiniz her bölümde size yalnız olmadığınızı hissettiren, hayranlık uyandıran yapım.
üç çeşit dizi var gözümde... fazla kafa yormadan izlenebilecek, derli toplu, eğlencelik filan olanlar***, akıl oyunlarıyla, harika bir kurguyla, kaliteli hikaye akışı ve sağlam karakter çözümlemeleriyle bezenmişler***
bir de asla anlayamadığım, kalıplara uyduramadığım, hangi kafayla yazıldığını merak ettiğim, ağzım açık izlediğim kategorize edilemeyenler..
işte six feet under, nip/tuck ile beraber bu üçüncü türün ender örneklerinden..
çıkış noktası "ölüm"... daha ne kadar gerçek olabilir ki?
çok pis, iğrenç, boyunları çok kalın rezil amerikalı insanların müzikal sıçışı. death metal'in dejenerasyon edilgeni, boktan neslin kendini bulduğu sandığı boktan müzik. melodi, ritm filan yoktur şarkılarında pataküte pataküte girerler. bunları dinledikten sonra ismail'e, yk'ya tapılır, sebastian bach'ta vaftiz olunur.
hakkında ya hiç birşey söylenemiyecek ya da sayfalar doldurulsa yetmiyecek bir finalle aramızdan ayrılmıştır.
--spoiler--
keşke herşey claire fisher'ın düşündüğü gibi olsa, geride mutlu bir hayat yaşadığımızı hissederek 102 yaşında ölsek. ölürken yatağımız etrafında sevdiklerimizin 80 yıl önceki fotoğrafları olsa. brenda chenowith gibi sevdiklerimizi anlayabilmek için hiç görmediğimiz babalarını görsek düşümüzde. david fisher gibi kökümüzden ayrılmadan yeni aileler yetiştirsek. ruth fisher gibi gözün görüş mesafesinin alabildiğince sevdiklerimiz olsa son nefesimizde. nathaniel fisher jr. gibi öldükten sonra bile ilham verebilsek geride kalanlara.
ve nathaniel fisher gibi büyüklerin yaşlanmasına, çocukların büyümesine, ölümlere, doğumlara, üzüntülere, sevinçlere katılsak öldükten sonra bile.
5 sezonda toplam 63 bölüm. hem anlatımıyla hem anlattığıyla, karakterleriyle, yakın plan çekimlerindeki tekinsizliğiyle, insanı darma duman eden soundtrack kullanımıyla bünyeyi mazoşist yapan dizi.
"insan, doğduğu andan itibaren ölmeye başlıyor" düsturunu kendine şiar edinmiş; "ya yaşarsınız ve üzülürsünüz ya da ölürsünüz ve kalanları üzersiniz" dizisi.
ölümü, yıkımı, kayıpları, ümitlerin mahvoluşunu, yaşam sevincinin azalışını, elle tutulacak kadar somutlaşan hayal kırıklığını bu kadar sanatsal anlatma hakkını nerden buluyorda bizi bu kadar üzüyor diye merak ettiğim dizi.
yaklaşık 20 dakika sonra başlıyacak olan, herkesin beklediği son bölümüyle bizi fisher'sız bırakacak dizi.
kutsal bir arkadaş tarafından tavsiye edilen ama malesef son sezonu yakalayabildiim her gün olsa her gün izleriz dediim son bölümnü başka hiç bi dizide bulamadıım adeta hayat siyah ölüm beyaz diyen dizidir
--spoiler--
beni bu yaşımda tv dizisi seyrederken ağlattılar ya, bu fisher ailesini allah nasıl biliyosa öyle yapsın. nate'i hristiyan geleneklerine aykırı bi şekilde sadece kefene sarıp, dua ve mevlana kasideleriyle gömerlerken, daha önce ölmüş yakınlarım geldi aklıma. mezarın içine girip ölü bedeni nazikçe toprağa yerleştirmenin nasıl bi his olduğunu bildiğim için, nate'i taşıyan üç kişiye yardım etmek ve abisinin incinmemesi için öne atılan clarie'i görünce dağıldım resmen.
dizideki hiç bi karakter mükemmel değil, hiçbirinde asil davranışlar görmüyoruz, yalanlar, aldatmalar, uyuşturucular vs....çok genel bi bakış açısıyla bakarsak, başkasına zarar vermeyen, başkalarının duygularını yerle bir etmeyen bi tane karakter yok dizide. işin kötüsü de bu zaten...herşey o kadar aşırı gerçek ki...
ilk yayınlanmaya başladığından beri izliyorum diziyi...araya başka ilgi duyduğum diziler girdi, öğrencilik ve askerlik sırasındaki bol boş zaman varlığı nedeniyle oturup izliyodum cnbceden. niptucklar, gilmore girlsler, lostlar, sitcomlar...bu dizileri merakla beklerdim, bi sonraki bölümde noolcak acaba diye ama six feet under'da hiç öyle bi duygu yoktu, hiç merak etmedim, hiç içim içimi yemedi, bi kurgu gibi değildi benim için. bakiyim senaristler naapmışlar demedim lost'taki gibi ya da nip tuck'taki gibi karakterlerin enteresanlıklarıyla eğlenmedim. hep bi kenarda bizimle beraber yaşayan bi aile gibiydi fisher ailesi. sokağın sonundaki cenazecilerdi. zaman zaman nate'le zaman zaman claire'le özdeşleşerek 5 sezon tamamlamışız hiç farketmeden.
ilk bölümde babasının ölümü üzerine şehre dönen nate, karısının yanında gitti mevlana ve kurt cobain eşliğinde. ruhu şad olsun. mekanı cennet olsun, tabi cennet diye biyer varsa.
--spoiler--
all alone adlı bölümüyle bugün sayısız kez hüzünlendirmiş, ayrıca sanat yönetmenliği bu bölümde kendini aşmış dizi. yalnız şöyle bir trivia vermeden geçemeyeceğim. flashback sahnesinde; nate, "bugün kurt cobain öldü" demişti fakat kurt cobain'in ölüm haberi öldükten 3 gün sonra verilmiştir. bu da böyle bir goof olsun.
--spoiler--
David: You could've dressed.
Claire: I couldn't.
David: The rest of us managed.
Claire: The rest of you win.
--spoiler--
--spoiler-- George Sibley: çok şanslıyım... şanslı olmaktan nefret ediyorum, şanslı olanın ben olmamdan nefret ediyorum. kimse bana sahip olduğu için şanslı değil. kimse bana sahip olduğu için şanslı değildi...
--spoiler--
time flies* adlı bölümüyle bünyeye yine sağlamından iki tokat çakmıştır. zaman ne zaman uçar?
--spoiler-- Nate fisher: Time flies when you're having fun, huh? Nathaniel fisher: No, huh-uh. Time flies when you're pretending to have fun. Time flies when you're pretending to love Brenda and that baby she wants so much. Time flies when you're pretending to know what people mean when they say "love". Let's face it, buddy boy, there's two kinds of people in the world. There's you and there's everybody else, and never the twain shall meet.
--spoiler--
You just left me, six feet under ground
I'm burning, at the sight of the light
I'm down here, six feet under buried alive
With one open eye
Every time you come around, you leave me broken
What have I done wrong?
You're tearing me apart now, without a word spoken
You've gone far to long
Now why you, stroke me down?
You gave me no sign
Now why you, let me drown?
Now why?
You just left me, six feet under ground
I'm burning, at the sight of the light
I'm down here, six feet under buried alive
With one open eye
Every time you come around, you leave me burning
Got nothing, but scars
You're tearing me apart now, but I'm not learning
Still who you are
Now why you, stroke me down?
You gave me no sign
Now why you, let me drown?
Now why?
You just left me, six feet under ground
I'm burning, at the sight of the light
I'm down here, six feet under buried alive
With one open eye
You just left me, six feet under ground
I'm burning, at the sight of the light
I'm down here, six feet under buried alive
Yes, I'm buried life
Ooh - ooh - ooh...
You just left me, six feet under ground
I'm burning, at the sight of the light
I'm down here, six feet under buried alive
Yeah, I'm buried life - with one open eye
rico yu, o nu aldattığını düşündüğü için evden kovan karısı, bununla yetinmeyip, aslında tam şimdi bunu yaparak, o na ittiği kadını, bulup dövmeye kalkıyor,
bununla da yetinmeyip kadının arabasını parçalıyor.
burada ilginç olan iki şey var,
ilki yaptığı yıkımdan yetinmemesi, öfkesinin bir türlü dinmek bilmemesi ki muhtemel
devam edecek ve ona zarar vermek için bir başkası ile olacak ve yine muhtemel bu da dindirmeyecek öfkesini. kadında dinmeyen hışım yani..
diğeri ki bu daha ilginç aslında, sahip olunduğunda statü kazandıran ve sahip olunduğu için saygı ve imrenti duyulan şeylerin(burada araba), yine aynı saygı ve imrentiyi duyan diğerlerince, o na zarar vermek için ilk saldırdıkları, yoketmeye giriştikleri olması.
bugün yayınlanan bölümü**radiohead'in lucky şarkısı eşliğinde bitmiş, bu hayatta bazı şeyleri atmak, yakmak gerektiğini çok güzel bir şekilde anlatmıştır.