mutlaka izlenmesi gereken mükemmel film. geriyor, ters köşe yapıyor, şaşırtıyor, ağlatıyor.
--çok ciddi anlamda spoiler içerir--
film renkleri ve efektleri itibariyle de oldukça başarılı. özellikle teddy daniels'ın karısına sarıldığı ve karısının yavaş yavaş küllere dönüşerek yok olduğu sahne, savaşta olduğunu sandığı alman sahneleri efekt ve renkler olarak görülmeye değer, hayranlık bırakan sahnelerdir. yani sadece görüntü ve efekti için bile 10 üzerinden 8 alabilecek kalitede bu film, üzerine senaryonun mükemmelliği ve oyuncuların başarılı rol kabiliyetleri de eklenince izlenmesi gereken filmler arasında yerini alıyor. film son vuruşunu son repliği ile yapıyor.
Chuck: How are we doing this morning?
Teddy: Good, and you?
Chuck: Can't complain.
Teddy: So what's our next move?
Chuck: You tell me.
Teddy: I gotta get off this rock, Chuck. Get back to the mainland. Whatever the hell's going on here, it's bad. Don't worry partner, they're not gonna catch us. (her şey bitti, Andrew artık durumu kabul etti derken şu konuşma insanda 'hadi be!' üzüntüsü yaratıyor. s.ktir diyorsun, iyileşmemiş)
Chuck: That's right, we're too smart for them.
Teddy: Yeah, we are, aren't we? You know, this place makes me wonder.
Chuck: Yeah, what's that, boss?
Teddy: Which would be worse, to live as a monster or to die as a good man?(ve hemen sonra gelen şu konuşma ise ters köşenin kralını yapıp gözleri dolduruyor. onurlu bir adamın acısına saygı duyuyorsunuz, hasta bile olsa..)
Chuck: Teddy. (aslında burda Andrew demeliydi.)
Andrew tedavi'den fayda görmüş, ancak transorbital lobektomiyi kendine ceza olarak vermiştir. zira bu yöntemle anılarının da yok olacağını ve bir canavar olarak yaşamaktansa iyi bir adam olarak ölmeyi tercih etmiştir. doktorları tedavi olmadığına, hala kendini teddy sandığına ikna edecek kadar akıllı bir hastadır Andrew aslında.
ayrıca rule of four hakkında da spoiler vermek isterim ki 2 isimden anagram yoluyla oluşturulmuş 2 yeni isim ve karakterdir. şöyle ki;
1. Edward Daniels (yani bizim Teddy, federal ajan) = Andrew Leaddis
2. Rachel Saldano (yani hastanede kaybolan mahkum, doktor) = Dolares Chalan (Andrew'un manik depresif sikko eşi)
--çok ciddi anlamda spoiler içerir--
efendim bu film üzerine çok kafa yoruluyor. özellikle eksi'de falan görüyorum, herkesi aydınlatayım istedim
--spoiler--
büyük spoiler bundan sonrasını filmi izlemediyseniz okumayın.
--spoiler--
--büyük spoiler--
efendim filmde di caprio aslında karısının cinayetinden sonra kafayı sıyırıyor. yani polislik güdüsü ordan gelme, ve filmin en sonundaki o herkesi komplo teoristi yapan sigara sahnesinde di caprio tüm bu yaşananların gerçekliğine vakıf aslında. bu acıyla zihni yerindeyken yüzleşemeyeceğini bildiğinden "düzelmemiş" taklidi yaparak sonsuz bir huzura kavuşmak için o deli repliği söylüyor. filmi izledikten sonra beğenmemiştim, ama uzun kritikler sonrasında fark ettim ki harika film. herkese öneririm.
--spoiler end--
filmi izlemeden önce sözlükte bazı yazıları okumuştum ve az çok tahmin eder olmuştum filmin sonunu(sağolsun arkadaşlar) ve sırf bu yüzden az kalsın izlemeyecektim.. ama dün filmi izledim, görüntüler hariç (ki o yüzyüze konuşmaların geçtiği doğal ortamlar çok fena yapmacık duruyordu, teknik olaylarını bilmem ama göze kötü görünüyordu..) konu az çok başta söylenen "burdan tek çıkış yolu burası, whos the 67? ..vs" gibi olaylarla anlaşılmakta ama filme kendinizi kaptırdığınız zaman merak ve heyecanla izliyorsunuz..
sonunda vay mına koyim dediğim ender filmlerden. sizi dakikalarca koltuğa kitleyen herşeyin bir yalan olması ve sonrasında gelen itiraflar ve sonunda çekilen ızdıraptan dolayı bile bile ölüme gitmek. izlediğim en iyi filmlerden biriydi. boşuna 8.0 almamış imdb beyfendiden.
filmle ilgili fazla bilgi içerebilir, uyarayım da.
hmm... evet, çoğu yazarımızın dediği gibi sağ gösterip sol vuran, son dakikalarda köşeye yatıran ya da vay amuğa hoyim dedirten filmlerden biriydi. evet, bu nedenle de, yani filmlerde yanılmayı sevdiğimizden de oldukça güzel bir film olarak değerlendirilebilir. ki öyle de zaten, gerçekten sağlam film.
çünkü en başından beri izlediğin ve düşündüğün şeyin aslında öyle olmadığını anlıyorsun. hssktr nasıl lan, triplerine giriyorsun. evet, bu gerçekten güzel bir şey.
roman uyarlamasıymış sanırım, bunu bilmiyordum. bilsem önce kitabını okur, ordan filmine geçerdim. filmi izleyince de kitap pek sarmıyor, olacakları falan biliyorsun nasılsa. ben şimdi kitabı okusaydım, heyecandan onun kapaklarını kırardım falan büyük ihtimalle. şimdi pek bir anlamı kalmayacak okuduğumun veya okurken yaşadığım heyecanın. boşa yani.
bazı yerleri oldukça kafa karıştırıcı. bir yandan replikleri okurken, bir yandan da bunlardan bir anlam çıkartmak zordu açıkçası. özellikle rachel solando ile mağarada geçen konuşmayı tek solukta izledim. o ilaçlarda bir bokluk olduğunu biliyordum zaten. kıyafetlerini de vermediler. sigarada da kesin var bir bokluk. gibi milyon farklı düşünce doluşunca filme bağlılık arttı tabi.
ha yine de, bizim teddy'nin akıl hastası olduğu, ortağının aslında o tatile giden doktor olduğu falan aklımın ucundan geçmezdi o ayrı mesele. işte bu yüzden de film güzeldi zaten.
leonardo di caprio'nun her zamanki gibi sınırları zorlayan kalitedeki oyunculuğu, martin scorsese'nin ismi bile yetti. romandan uyarlama bir film çekmek için oldukça güzel bir seçim olmuş. (10/10) *
abartıldığı kadar olmayan film. açıkçası film bile bile sağ gösterip sol vurmasaydı daha çekici olabilirdi. ne zaman ortada bir akıl hastanesi ya da şizofren biri olsa hep
--spoiler--
kahramanda onlardan biri oluyor.
--spoiler--
filmin farklı yönlenmesini dilerdim. böylesi de fena olmamış ancak bu tip filmlere biraz aşinaysanız ve çok film izleyen biriyseniz filmin yarısını boşa izlersiniz ya da olayı film size verdikten sonra "amann beeee yapma bunu" dersiniz.
leonardo di caprio'nun artık bebek yüzlü genç aktör sıfatından sıyrılıp gerçek bir aktör olma yolundaki ilk yapımı. senaryonun yogunlaştıgı dönemlerde verdigi küçük tiyolarla izleyiciyi aktif tutmayı başaran başarılı bir yapım. yönetmenin başarısı azımsanamaz ve takib edilesi yönetmenler listeme ekledigim isim martin scorsese.
kaliteli bir yapım.
Oldukça mükemmele yakındır.Leo yine iyi bir oyunculuk sergilemiş ama bence asıl başarı yönetmende filmden hiç kopamıyorsunuz.Son film çekilecekse eğer en iyi son filmlerdendir.
o kadar da övgülere layık bir film değil. yan komşum öve öve bitiremedi. yok gerilimi süpermiş, kadın üç çocuğunu nasıl öldürür filan. senaryo güzel bunu inkar edemem, gizem de var, filmin ana konusunu en sonda öğrenmeniz de çok iyi ama eksik olan taraf gerilimi. sıradan bir film gibi izletiyor kendini. leonardo di caprio artık zor rolleri iyi oynamaya başladı ancak bu film biraz vasat olmuş kabul etmek lazım.
kurgusu, oyunculuğu, müzikleri, mekan seçimi, derken her şeyiyle harika bir film. sarıp sarmalayan bir tarafı var, yerinizden kıpırdamadan izliyorsunuz, finali ise "vay be!" dedirten cinsten, görmeyenler görsün.
martin scorsese'in müthiş eseri. dehasını konuşturmuş yine. kadroya zaten laf yok. ben bi de pazar sürprizi izlemiştim bu filmden önce düşün iç buhranımı.
izlerken artık nasıl kasılmışsam film bitip yerimden kalktıkdan sonra ayaklarım bi süre kendine gelemedi.muhteşem bir film izlenmeli izletilmeli her daim.
--ağır spoiler--
bazı arkadaşlar hala filmin sonu bir yere bağlanmamış çok rererö tarzı yorumlar yapıyorlar. okumalarını tavsiye ediyorum.
olay kısaca leo'cuğumuzun baştan beri kafayı yemiş olması üzerine kurulu. adada yaşananlar da doktor ve ekibinin kendisini iyileştirmeye çalışmasından ibaret. ve inanmayacaksınız ama bunun için pek çok kanıt var. mesela:
-leo'nun gördüğü rüyalar ta en başından beri benim gerçek olarak vurguladığım senaryoyla ilgili. yani gerçekte karısını karnından vurarak öldürüyor. ancak kendi uydurduğu senaryoda karısı yangında boğularak ölüyordu. buna rağmen filmin en başında gördüğü rüyada apartman yanmasına rağmen eşinin ıslak olması ve karnından kanlar akması. 'why are you wet baby?' bir şey ifade etti dimi?
-filmin başından beri pek çok kez gösterilen 'beni neden kurtaramadın' tarzında sözler söyleyen küçük kız leo'nun kızı.
-leo'nun kafayı yeme süreci de anlatılıyor aslında filmin arkaplanında. askerliği zamanında yaşadığı travmatik olaylara bir de karısının kafayı sıyırıp üç çocuğunu öldürmesi fitili ateşliyor ve leo'cuğumuz balataları komple sıyırıyor.
-aslında tüm bunlar olurken yönetmen bariz bir tüyo daha veriyor. soruşturma esnasında hastaları sorgularken, kadın hastanın su istediği sahneyi hatırlamışınızdır. o sahnede dikkatle baktığınızda kadın su içerken ortada bir bardak olmadığı görülebilir. yani olay tamamen leo'nun gözünden anlatılıyor bize film boyunca. ancak bu sahnede aslında böyle bir şeyin yaşanmadığı bu ve pek çok sahnede leo'nun hayali görüntülerini izlediğimizi anlıyoruz.
-gelelim mağaradaki doktor racheal hatununa. sizce orada yemeden içmeden nasıl yaşıyor o kadın? veya ne kadar dayanabilir o şartlarda? mümkündür diyene kafam girsin.
-ve son olarak isimlerdeki anagramlar. bu şekilde kombinasyonların oluşma olasılığı milyonda kaç sizce?
gelelim final sahnesine. müthiş deniz feneri sahnesiyle birlikte bizimle beraber leo'da anlıyor gerçeği, yani kafayı yediğini. ama final sahnesinde bilerek hasta numarası yapıyor. çünkü karısının ve çocuklarının ölümünden kendini sorumlu tutuyor. karısı defalarca buna beyninde bir sorun olduğunu söylemesine rağmen bizim deli oğlan durumu pek iplemiyor ve sonuçta ortaya feci bir aile trajedisi çıkıyor. hem çocuklarının ölümünden kendini sorumlu tutuyor hem de çok sevdiği karısını kendi elleriyle öldürüyor. ve tüm bunlarla yaşayamayacağı için 'which would be worse, to live as a monster or to die as a good man?' diyerek deli ayağına yatıp iyi bir adam olarak ölmeyi seçiyor. *
-ağır spoiler--
sonu bir yere bağlanmamış gibi gözükse de, üzerine biraz düşününce andrew'in(edward) aslında hasta olduğu anlaşılıyor.
--spoiler--
- dedektif olarak içeri girdiklerinde, ortağının silahını zor çıkarması sonucu, gardiyanın suratındaki " niye uğraşıyoruz ki bununla, hadi aq " ifadesi.
- george'la arasında geçen konuşma. ( hafızasında sorunlar olduğu için onla adaya gelmeden önce tanıyormuş gibi konuştu. aslında george'u tanımıyordu buraya gelene kadar. adada tanıştılar ve kavga falan ettiler. george bu yüzden yüzündeki yaraların onun yüzünden olduğunu söyledi. vb.
--spoiler--
hayvani bir sinematografiyle bizi film boyunca sarmalayan martin ağabeyimize saygımız sonsuz ama o kadar emeği ve gizemi s*kip atan bir finale sahip film. bir çuval incirle başı derde girmiş senaristin!
dehşet bir filmdir ayrıca beni dumur etmiştir. filmi izlemeden önce hakkında hiçbirşey okumamıştım. lan açtım izliyorum herşey güzel gidiyor. filmin son sahnelerinde ise hassiktir lan bu adam deli değil siz beynini yıkıyorsunuz adamı kandırıyosunuz lan ibneleerrrr!!! diye bağırdım. evet bağırdım. filmin sonunda adamı deli diye içeri attıklarında lan yoksa? diye bir durdum , filmi kapattım ve baştan açtım. en başını biraz dikkatli izleyince anlaşılıyormuş meğer herşey ama geçti artık...
son dönemde izlediğim en iyi film diyebilirim belki de. o kadar kaptırmışım ki kendimi, filmin sonunda leo gibi beni de inandırmaya çalıştılar her şeyin kurgu olduğuna. sorarsanız inandınız mı diye, hala inanmadım amk. her şey kurguydu abi, adamı onlar delirtti bence. biliyorum film içinde birçok noktada anlaşılıyordu leo'nun deli(pardon hasta) olduğu ancak, inanamıyorum olm bilmiyorum işte.
martin scorsese ve leonardo dicaprio dostluğu bitmesin, the departed'ın en iyi yönetmen oscarını aldığındaki konuşmasında söylediği gibi scorsese'nin, daha onlarca filmleri olsun da olsun isteriz.
di caprionun çok iyi bir oyuncu olduğunu kanıtladığı film. ayrıca kafa karıştırıyor.
filmi izledikten sonra "ben de deli miyim acaba lan?!" diye düşüneni tanıyorum.