baba; seni çok seviyorum. sen evimizin direği, ailemizin reisisin. ama sözlük de hayatımın önemli bir parçası. haftanın en sevilenlerine girmemin tek yolu, ne yazık ki senin ölmen. ama maşallah turp gibisin. valla utanmasan beni cebinden çıkartırsın.
nasıl bir yol ayrımı bu? bir yanda toyota gibi babam. diğer yanda bir artı oy alabilmek için çocuğumu kesebileceğim sözlük. bilmiyorum, kafam karışık. allah kimseyi böyle iki arada bir derede bırakmasın. gerçekten çok zor.
herhangi bir sanal-sosyal ortamı, sadece "kedi sıçmığı" kıvamındaki saçmalıklarını ortalığa saçmak için kullanan insan hezeyanıdır.
insan olmak, zor zanaat vesselam. olmayanı, bilemez tabi... ömr-ü hayatımda belki de ilk defa bir insana beddua edeceğim şimdi. umarım tutmaz, ki yılların birikmişliği olacak içinde.
herkesin babası, aynı şeyi ifade eder mi bilmem. ama benim babam, benim için dünya üzerinde hiç bir mahlukatın kaldıramayacağı türden bir anlamla kuşatılmıştı. hayatım boyunca sağ omzumda hissettiğim eliyle, bütün hadsizliklerime, bütün serseriliğime karşın çekmediği o eliyle çok şeyimdi. iki sene geçti ve ben hâla bahsi geçerken bakışlarımı kaçırıyorum karşımda kim olursa olsun. "alıştım" diyorum. ki külliyen yalan... ama serde "erkek olmak" var. hele bir de "bir evin, bir oğlu olmak" durumu. kimseye anlatılamaz ve kimseyle paylaşılamaz bir yoksunluk bu. çünkü; hiç kimsenin ama hiç kimsenin babası, "benim babam gibi" olamaz. en yakınlarına dahi anlatamamak var bir yerde... annene, ailene dahi tek kelime edememek. onların, senden çok daha zayıf olduklarını bilmek var. cenaze defnedilmeden, bütün sevecenliği ile başsağlığı temennilerinde bulunup da cenaze defnedildiği anda "kalanlardan ne düşer?" diye düşünenler, senin hayatın üzerinde, bir şekilde ve kendilerince "olumlu etki" oluşturmak isteyenler. yaşadığım şehri değiştirmeyen mi kaldı, çalışacağım işi belirlemeyen mi... eve kaçta gireceğimi söylemeyen mi, evden kaçta çıkacağımı kollamayan mı...
işte bu insanlara bir şeyleri anlatmak pek de sıcak bir fikir gibi gelmiyor bu noktada. ve nihayetinde içimi dökebileceğim bir "sözlük" var karşımda. "zayıf görünmek" gibi bir derdi taşımayacağım bir ortam. hem kime zayıf görünebilirim ki? ve niye zayıf görüneyim ki? kız kovalayan embesile mi; beyaz atlı prensini aramaya gelmiş beyaz etli prensese mi? hem zayıf görünsem, kan ağladığımı bilse kaç yazar? ve en nihayetinde burada "yaşadığı" şeyleri yazan, bu şekilde "anlatmak" ihtiyacını gideren bir adamım. ve yaşadıklarım arasında en çok anlatma ihtiyacı hissettiğim de acılarımdır sanıyorum ki. bu, yerine göre bir ölüm olur, yerine göre bir özlem, yerine göre bir aşk, yerine göre bir hastalığım. anlattığım sürece de "anlayan biri olması ümidi" hep var olacaktır. en yakınlarına dahi anlatamıyorken ve en yakın görünenler dahi anlamayacakken; bu şey azımsanacak türden değil.
beddua kısmına geliyorum diyecektim ama bulan, bulacağını bulmuş zaten. babasının kim olduğunu bilememiş ve babasından, babalık görememiş olmak... aksi hâlde insanların "babalarının ölümü" üzerine yaşadıkları acı içerisinde bir şeyleri(belki saçma, belki alakasız, belki dağınık, belki çaresizce, belki ...), şuraya yazmasından ve başka insanların da duygularına bu şekilde hitap etmesinden, böyle bir rahatsızlık duymaz; bu şekilde popülist ve mekanik bir şekilde bakmazdı, bakamazdı.