hayallerin sakinleşiyor kafanın içinde,
belki doğru düzgün sahnelemek istiyorsun kalbindekileri,
belki de bambaşka bir şehri düşünürken orada yaşasaydım diyorsun..
nedenlerin ise aslında basit,
adını sonbahar havasına karıştırdığın sevgi..
tanım: doğaya,yaşama ve belki de insanlara, hiçbir şey beklemeden umulan mavi bir rüya ..
gerçek sevgi; kişiyi herhaliyle olduğun gibi kabül edebilmek onun her sıkıntısına katlanabilmek neşesini kendi neşesi gibi hüznünü kendi hüznü gibi görebilmektir maddi veya fiziki durumun birden olumsuz olarak değişince gerçek sevgi meydana çıkar sağlığında yanında olup hastalandığında umursanmıyorsa o sevgi sevgi değildir kısaca sevgi sevdiğinin her sıkıntısını kendi sıkıntısı gibi görmektir...
sevgi ; özlemektir .sevdiğinin bakışını ,kokusunu ,konuşuşunu, gülüşünü, sevgi; fedakarlıktır .Sevgi muhabbettir ,sıcaklıktır gönülden gönüle kurulan bir bağdır .Seven insan herşeyi göze alır ölümü bile kendinden çok sevdiğini düşünür .insan nasıl ki yaşayabilmek için yeme ve içmeye ihtiyacı varsa sevmeye ve sevilmeyede ihtiyacı vardır yemek içmek bedenin gıdası sevmek sevilmek ruhun gıdasıdır sevgi karşılıklı olursa çok güzeldir hayatın mutlu olmasını sağlar tabi birde karşılıksız sevgi vardır bu ise çok acıdır hele birde karşılıksız olduğunu sonradan öğrenmek acıyı katmerleştirir ama yinede insan sevmekten vazgeçemez canı yansada çünkü ruhun sevmeye ihtiyacı vardır sevgi gösterilmeyen insanlar psikolojik olarak çöküktür hayattan lezzet alamaz bir yudum sevgiye muhtaçtırlar birisi gelse başını okşasa öyle bir yüzleri güler ki sanki bir küp define bulmuş gibi bana göre en temiz, saf sevebilen insanlar sevgi gösterilmeyen insanlardır yani dışlanan insanlardır çünkü en çok sevgiye onlar ihtiyaç duyar acıkmışlardır sevgiye ..sevginin kıymetini bilirler sevmesini bilirler onlar
Osho'ya göre Sevgi üç boyuta sahip olabilir. Bir tanesi bağımlılıktır; insanların çoğunluğuna olan şey budur. Koca karısına bağımlıdır, karısı kocasına bağımlıdır; ikisi de birbirini sömürürler, birbirlerine hükmederler, birbirlerine sahip olurlar, birbirlerini birer eşyaya indirgerler. Dünyadaki vakaların yüzde doksan dokuzunda olan şey budur. Bu yüzden cennetin kapılarını açabilecek olan sevgi sadece cehennemin kapılarını açıyor. ikinci olasılık ise iki bağımsız bireyin arasındaki sevgidir. Bu da pek ender gerçekleşen bir şeydir. Ancak bu da mutsuzluk getirir çünkü sürekli bir çatışma vardır. Hiç anlaşma yoktur; her ikisi de öylesine bağımsızdır ki, kimse ödün vermeye yanaşmaz, diğerine uymaz. Şairler, sanatçılar, düşünürler, bilim adamları, en azından zihinlerinde bir çeşit bağımsızlık içerisinde yaşarlar, onlarla yaşamak imkânsızdır; onlar birlikte yaşamak için fazlasıyla tuhaf insanlardır. Diğerine özgürlük verirler ama onların özgürlüğü özgürlükten daha çok kayıtsızlığa benzer, aldırış etmiyorlarmış gibidir, sanki onlar için hiç fark etmiyormuş gibidir. Birbirlerini kendi alanlarının içine terk ederler. ilişki sadece yüzeyde gibidir; birbirlerinin derinine inmekten korkarlar çünkü onlar özgürlüklerine sevgiden daha çok bağlıdırlar ve ödün vermek istemezler. Ve, üçüncü seçenek karşılıklı bağımlılıktır. Bu çok ender olur ama gerçekleştiğinde cennetten bir parça dünyaya düşer. iki kişi ne bağımlı ne de bağımsızdır ancak birbirleriyle son derece uyum içerisindedirler, sanki birbirleri için nefes alırlar, iki bedendeki tek ruhturlar; bu ne zaman olursa sevgi gerçekleşmiştir. Yalnızca bunu sevgi olarak adlandır. Diğer ikisi gerçekte sevgi değildir, onlar sadece anlaşmadır; sosyal, biyolojik, psikolojik... ama anlaşmadır. Üçüncüsüyse ruhsal bir şeydir.
farkında olmadan ve en önemlisi karşılık beklemeden besler içindeki limanı..
demir attığını anlamadan hem de..
ve bazen susar kana kana hatta parlar gözlerini yuma yuma..
ama alevlerini yalnızca yüreğinde tutar..
kolay değildir bunlar tabi,
bazen sevgi karşılıksız da olur,
misal km lerce yol yürümektir her gün,
gitar çalmaktır belki çeyrek asırdan sonra başlamaktır..
yorulmak ve daha da yorulmaktır , çölleşen seslerin içinde,
dayanmaktır yaşamak için..
geriye kalan her günü, gözlerinden damlatmadan anlatmaktır tabi, ziyadesiyle..
Bir gün ermişlerden birine sormuşlar: “Sevginin sözünü edenler ile sevgiyi gerçekten yaşayanlar arasında ne fark vardır?”
“Bakın göstereyim” demiş, ermiş. Bir sofra hazırlamış. Bu sofraya sevgiyi dilinden düşürmeyen ama dilden gönüle indirmeyen kişileri çağırmışlar. Hepsi yerlerine oturmuşlar. Derken, sıcak çorbalar ve arkasından da “derviş kaşığı” denilen bir metre boyunda kaşıklar gelmiş. Ermiş: “Bu kaşıkların sapının ucundan tutup öyle yiyeceksiniz” diye bir şart koşmuş. “Öyle kaşığın çukur kısmına yakın yerden tutmak yok.”
“Peki” demişler ve çorbayı içmeye başlamışlar. Fakat o da ne? Kaşıklar uzun geldiğinden, sofradaki hiç kimse, çorbayı döküp saçmadan bir türlü ağzına götüremiyormuş. En sonunda, bakmışlar bu iş olmuyor, çorbadan vazgeçmişler. Öylece, aç aç kalkmışlar sofradan. Onlar sofradan kalktıktan sonra, ermiş: “Şimdi de sevgiyi gerçekten bilip yaşayanları çağıralım sofraya” demiş. Yüzleri aydınlık, gözleri sevgiyle gülümseyen insanlar oturmuş sofraya. Ermiş: “Buyrun bakalım” deyince de, her biri uzun saplı kaşığını çorbaya daldırıp karşısındaki kardeşine uzatıp içmişler çorbalarını. Böylece her biri diğerini doyurmuş olarak, şükür içinde sofradan kalkmışlar.
“işte” demiş ermiş. “Kim ki hayat sofrasında yalnız kendini görür ve doymayı düşünürse, o aç kalacaktır. Ve kim ki, kardeşini düşünür de doyurursa, o da kardeşi tarafından doyurulacaktır şüphesiz. Şunu da unutmayın ki hayat pazarında alan değil, her zaman veren kazançlıdır.”
Edit: Tolstoy'un "her şeye rağmen sevgi" isimli kitabından alıntıdır...
az önce yakın bir arkadaşla üzerine tartıştığımız ancak ikimizin de hakkında farklı düşüncelere sahip olduğu kavramı irdeleyen soru. yine farklı tabii bir şey değişmedi orası ayrı.
ona göre sevgi sürekli onu taşıyıcı konumda bir varlığı ve onunla daimi bir fiziksel etkileşimi gerektiren, en önemlisi de mutlaka olumlu karşılık görmesi gereken bir şey. "görmesi gerek çünkü ortada çok büyük bir emek var ve pozitif bir his bu" diyor. etki-tepki prensibini örnek veriyor üstüne. düşünemediği şey karşılıksızlık, hesaba katmadığı şey ise zaman ve mekan algısı. kimse kimseyle aynı hayatı yaşamıyor. dolayısıyla sen birini severken birinin de seni sevmesi için benzer süreçlere sebep olacak olay veya olaylar yaşaması gerek. kendiliğindenlik gerek. özellikle fiziki varlığın gerekliliği ve verilen emeğin miktarıyla doğru orantılı karşılık görme zorunluluğu kısmına katılmıyorum. dediğim gibi bu çok bencilce bir sevgi anlayışı. ancak ona göre bencillikten çok olması gereken bu. doğru olan bu. aksi durum ise aptallık ve gereksiz bir hareket. dönüp dolaşıp geldiği yer yine burası oluyor.
gelelim fiziki varlık kısmına. bir insanın ellerini sevmek ile düşüncelerini sevmek arasında çok büyük bir fark var. saf sevgi soyut olana duyulandır. bu genellikle düşünce/düşünceler veya daha ileri boyutta direkt sevginin kendisine karşı olabilir. örnek vererek açıklamam gerekirse john lennon ile yoko ono arasındaki sevgi tam olarak böyle bir şeydi mesela. john lennon bildiğimiz gibi dünyada sevgi ile anılan bir adamdı. sevgiyi ondan daha iyi özümseyen fazla kişi olmasa gerekti. john ise yoko'ya değil onun fikirlerine aşıktı. bunu anlamayacak insan yok sanırım. yine de anlamamışlar belli ki. çünkü insanların çoğu yoko'nun fiziğine bakıp "neden bu kadınla beraber ki bu adam" diye düşünüyordu. sanırım anlatabiliyorum. saf sevgi en güçlü sevgidir. en güçlü sevgi ise insanın görüntüsüne değil taşıdığı düşüncelere karşı hissedilir. bedenler yok olsa da fikirlere kurşun işlemeyeceği gibi saf sevgiye de işlemez. derin ve baki kalır. mantıkla sorgulamaz. karşılık beklemez. sadece hiç düşünmeden tecrübe eder.
işin ilginç yanı benim gibi rasyonel ve aşk meşk işlerine uzak bir adam sevgi hakkında bunları düşünürken malum arkadaşın benden daha romantik ve duygusal olması ancak sevginin bahsettiğim yönünü kavrayamaması. açıkçası bu fikirleri ve hatta daha derinini onun düşünmesi gerekirdi. hisli ve bununla ilgili bir sürü kitap okumuş olan o çünkü. bu konuda hala kendisine şaşırıyorum.
Sevgi neydi? Sevgi iyilikti, dostluktu, sevgi emekti.
Durursam bir daha kurtulamam
Ziyanı yok, gülüşü yeter bize
Yüreğim kaydıysa günah mı?
Çamura saplansam yardıma gelir misin?
Elini tuttum sıcacıktı yüreği elindeymiş gibi.
Elinden tutuversem benimle gelir mi?
Seninim işte, alıp götürsene beni.
Elveda asya, elveda selvi boylum al yazmalım, elveda.
Bitmemiş türküm benim.
Tabii bu filme göre. Benim için sevgi = sadakat. ister annene duy bu sevgiyi, ister dostuna, ister Maşuk'a... Sadık ol evvela.
hani bir başlık vardı, yazarların hayatlarını devam ettirme motivasyonu diye. işte bence bu sevgi duygusunu gerçekten size besleyen hayatta tek bir kişiniz bile olsa, ya da sizin beslediğiniz tek bir kişi bile kalsa, manevi açıdan güçlü hissetmenizi sağlayan durum. şöyle bakıldığı zaman asla klişe bir duygu durumu değil. önemli yani. sevgiyle kalın.
güzel bir duygudur. benim için hiçbir zaman öyle çok kuvvetli bir bağ olamadı ama yine de birilerini, bir şeyleri geçici bir süre de olsa sevmek güzel. en azından nefret gibi yorucu ve yıpratıcı değil.
sizi sevip sevmemelerinden öte size saygı duyan insanları sevin.
kimse kimseyi asgari ölçüde dahi sevmediği, buna gayret etmediği, anlamaya çalışmadığı, kendinden ötesini görmediği, diğerlerinin hassasiyetlerini bir zahmet kendininkilerden ayırt edemediği için bu bölük pörçük hâldeyiz.
sevgiyi; "karşıdaki istediğimiz gibi olsun, istediğimiz an istediğimiz şeyi versin, bizim gibi düşünsün, salla başını al maaşını tavrını benimsesin, kusurlarımızı söylemesin, haddimizi bilmediğimizde bildirmesin; her söylediğimizi doğru anlasın, her söylediğini yanlış anladığımızı çaktırmasın, bir tartışma olduğunda alttan alan, arayan, soran hep o olsun" durumlarında hissediyorsak, o hissettiğimiz şey sevgi değildir hanımlar beyler.
bu tür ilişkiler sevgiyle değil, pamuk ipliğiyle bağlıdır. çabuk kopmasının sebebi budur.
sevip sevmediğimizi şuradan anlayabiliriz: birinden ne sadır olursa olsun, yani onda hangi davranışı görürsek görelim, hakkında hüsnüzandan ayrılmıyorsak, hakkında iyi düşünmeye devam ediyorsak, müjde, o sevgidir! ve her sevgi ilişkisi bu imtihandan binlerce kez geçer.
Tecrübe edilmesi zor ve hakiki olanının bulunması neredeyse imkansız olan. ilişki bazında bakmıyorum; bir annenin-babanın çocuğunu ciddi manada seviyor olması mümkün müdür? Herbirimiz ailemizin bizi gerçekten sevdiğini varsayarız, bu doğuştan gelen bir şeydir. Ancak gerçekten de sevilir miyiz? birazcık düşündüğümüzde şunu bulgularız; doğduğu andan itibaren 'gerçek' manadaki sevgiyi tecrübe edenimiz çok az.
Peki dostlukta? insan dostları tarafından sevildiğini düşünür, zira onlarla çok şey paylaşır. Yeri geldiğinde birlikte ağlarlar, çoğu zaman birlikte gülerler.. Ama sevgi bundan daha farklıdır, biz insanlar çoğu vakit, 'sadece 1 dostum var ama tam dostum var', 'gerçekten beni seven ve benim de sevdiğim tek bir kişi var' deriz. Ancak gerçekten de seviliyor muyuz acaba?
Davranışlarınız ufacık bir değişime uğradığında, insanlar giderler. Düşünceleriniz ufacık bir değişime uğradığında, insanlar sizi kıracaklardır. Bu aile ve dost kavramı için de geçerlidir. Zira aile ne sizi gerçekten seven bireylerin oluşturduğu bir gruptur, ne dostlar sizi siz olarak seven insanlardır.
Ne olursa olsun yalnızca birinin varlığını sevmek zordur. Birini varlığından ötürü sevmek zordur. Bu yüzden sevgiyi deneyimlemek de zordur. Zira birini varlığından ötürü sevmek, bizler için alışılagelmiş bir şey değil, bizim alıştığımız şey yanımıza yakışacak insanların varlığı. Biz değiştiğimizde ve o insanlar değiştiğinde, dostluk biter. Aile biter. Geriye ne sevgi kalır ne de iyi hissettiren anılar: yalnızca acı veren bir soru, sevgi nedir?
Sevgiyi gerçek anlamda -yaşamı boyunca- deneyimlemediğini farkeden bir insanın o an yüzleştiği duygu acı vericidir. Sevginin olmadığı yerde acı vardır ve yaşamını idame ettirme bakımından kişiyi zorlar: güzel şeylerin olma olasılığını sekteye uğratır.
kişi tüm bunların eşliğinde kendisini yalnız başına yakaladığında şu soruyu sorar: peki ben kendimi seviyor muyum? işte bundan sonrası rüyalar, garip kabuslar ve katlanılması zor olan bir yaşam.
Yaşamak, anormal derecede bir güç ve kendini kandırış içerir. Çünkü yaşamı sürdürmenin kendisi anormal zorluktadır. Ölmek için çok fazla sebep bulan bir kişi, yaşamında sevginin kimse tarafından deneyimletilmediği bir yazık kişisidir. Zavallı ve acınasıdır. Aynı sürdürdüğü yaşamı gibi.
Hepimize yazık. Ve bazılarımıza da tebrikler.
sevgi kavramının tahlilini en iyi yapanlardan birisi olan erich fromm:
''Bir insan başka birine ne verir? Kendisinden verir; sahip olduğu en değerli şeyden, “yaşamından” verir. Bu, o kişinin yaşamını diğer insan için feda ettiği anlamına gelmez aksine kendi içinde yaşattıklarından veriyordur. Sevinçlerinden, ilgi duyduğu şeylerden, anlayışından, bilgisinden, mizahından, üzüntüsünden, içinde canlı olan her şeyden.'' demiş.
sevgi tükenmektir özünde.
Önemli olan kendini tüketmen karşındaki insan için değecek midir? Belki de en önemli soru budur.
Bu sorunun cevabı benim nezdimde kimse için değmezdir. Riyakarlık fıtratında olan insanoğluna hiç değmez hemde. Bundandır kendime sarılmam, kendimi herkesten çok sevmem.
Tanrının gözünden düşen adem ve havva gibi düştü benimde gözümden insanoğlu. Sevgim şeytanım, mutluluklarım melek oldu. Çok fazla umudum yok ama insanoğlu nasıl tanrıya umut besliyor belki değecek insanların umudu olmam mutlu eder beni.
en iyisi tükenmemek, tüketmek sanırım. Geç oldu ama tam oldu mutluluğun özü sanırım burada.
insan celladına aşık olurken, o his zamanla sevgiye dönüşür ve vazgeçmek artık zor bir seçimdir, histir. Emek verilirken aynı zamanda zaman kaybı bile olsa, mutluluk yüreğe yerleşince gitmeyi değil, ev sahibi olmayı seçer. Basit değildir ya da hevesle geçecek bir durum silsilesi.