Sait Faik, sanatçı dostlarıyla sıkça buluştuğu bu yeri (Eptalafos Kahvesini)
bir hikâyesinin merkezi olarak da kullanmıştır. 1950 yılının Ağustos ayında “Varlık”
dergisinde yayımlanan “Eftalikus’un Kahvesi” isimli hikâyede, hikâyeci olduğu
anlaşılan anlatıcı kahramanın yanına bir adam gelir. Onun hikâyelerini nasıl
yazdığını merak eden bu adamla anlatıcı, istiklâl Caddesi’nde yürüyerek bu kahveye
gelirler. Eleştirmen olmaya çalışan bu adam, onun hikâyelerini nasıl yazdığıyla ilgili
anlatıcıya sorular sorar. Anlatıcı, karşısındakinin alay edip etmediğini
kestiremediğinden ona ikircikli cevaplar verir sürekli. Ama bu cevaplarda bile onun
hikâye konularını nasıl seçtiğini, ayrıntılara dikkat etme şeklini, yoldan geçenlerin
onun gözüne nasıl göründüklerini öğreniriz. Konuşmanın devam ettiği sırada anlatıcı
aslında hikâyenin nasıl yazılacağını bilmediğini söyler. Belki de bu konuşma sırasında
da bir hikâye yazdığını, hatta isminin de Eftalikus Kahvesi olduğunu da ekler. Diğer
kahraman heyecanla hemen söze dâhil olur ve yine bir soru sorar.
Demek önce hikâyenin ismini koyar, sonra onu yazarsınız, der. Anlatıcı, ona
afallatan bir cevap daha verir. Aslında hikâyenin nasıl yazıldığını pek bilmediği itiraf
eder.
1950 yılının Mayıs ayında karikatürist Ferruh Doğan ile Sait Faik arasında
hikâyede anlatılan olay gerçekten yaşanmıştır. Sait Faik, yaşadığı bu olayı,
ustalıklı bir anlatışla hikâye formuna çevirmiştir.
Eftalikus Kahvesi'nin yeri, bugün istiklal Caddesi girişinde ki Burger King'in olduğu yer.
Sait Faik’in edebi anlayışı, Türk hikâyeciliğinde bir dönüm noktasıdır. Onun eserleri, "edebiyatın insanı yüceltme gücü"nü hatırlatan nadide bir miras olarak kabul edilir.
Sait Faik'in Açtığı Çığır:
Olaydan Çok Duruma ve insanlara Odaklanma:
Sait Faik, hikâyelerinde olay örgüsüne bağlı kalmaz. Daha çok insanların günlük yaşamlarını, iç dünyalarını ve ruh hallerini anlatmayı tercih eder. Bu yaklaşımıyla geleneksel olay hikâyesinden sıyrılarak durum hikâyesi türüne öncülük etmiştir.
Sıradan insanların ve Hayatların Kahramanlaşması:
Eserlerinde balıkçılar, işçiler, seyyar satıcılar, esnaf gibi "sıradan" insanların yaşamlarını konu edinmiştir. Onları edebi eserlerin başkahramanları yaparak topluma ve insana dair güçlü gözlemler sunar.
Samimi ve Sade Dil Kullanımı:
Dili yapmacıklı ifadelerden arındırmış, gündelik konuşma diline yakın bir üslup benimsemiştir. Bu, eserlerinin halk tarafından kolayca benimsenmesini sağlamış ve Türk hikâyeciliğine taze bir soluk getirmiştir.
Doğa ve insan Arasındaki Duygusal Bağ:
Sait Faik, doğayı eserlerinde çok etkileyici bir şekilde işler. Marmara Adası, Burgazada ve istanbul’un farklı semtleri, eserlerinde birer karakter gibi varlık gösterir. Onun eserlerinde doğa ve insan ayrılmaz bir bütündür.
insan Sevgisi ve Hümanizm:
insan sevgisi ve hümanist yaklaşımı, onun eserlerinin temel taşlarından biridir. Sait Faik, farklı insanları anlamaya, onların yaşamlarına saygı duymaya yönelik güçlü bir çaba sergiler. Bu tutumu, eserlerine evrensel bir boyut kazandırmıştır.
Modernizm ve Yeni Anlatım Teknikleri:
Sait Faik, hikâyelerinde bilinç akışı, iç monolog gibi modern edebiyatın yenilikçi tekniklerini kullanarak Türk hikâyeciliğine modernist bir bakış açısı kazandırmıştır.
Anlatıda Şiirsellik:
Onun üslubu sık sık şiirsellik barındırır. Betimlemeleri ve atmosfer yaratma gücü, hikâyelerindeki lirizmi artırır ve okur üzerinde estetik bir etki bırakır.
ya ayıptır söylemesi özel hayatında falan filan dediler, o hevesle okuduğum hikayeler gözümde aniden torno hem de ters turs torno hikayelere dönüverdi. üzüldüm ama artık okuyamıyorum.
türk edebiyatının seçkin önde gelen yazarlarından köşe taşlarından bir usta. şair yazar hikaye ve roman yazarı. ayrıca bugün (18/22/23 kasım) doğum günü olan usta edebiyatçı..
Zengin ailesi ve bu zenginlik sayeinde girdiği edebiyat çevrelerinin pohpohlamasıyla yürümüştür. Hatta bu çevreler kendisinin yavanlığından olacak herhalde yamulmuyorsam leyla erbil le düzmece bir aşk da uydurmuşlar, burguzada'daki evini gezenler neden düzmece dediğimi anlarlar zaten. Normal şartlarda o incir çekirdeğini doldurmayan tırıvırı hikayelerini basan bile olmazdı.
semaver adlı öyküsüyle zamanında büyük beğeni toplayıp gönüllere taht kuran, ancak şimdilerde
haliyle dönemini kapatarak yerini etkili, vurucu, delişmen üslubuyla başta genç kızlar olmak üzere tüm okuyucularını adetten kesen yabguya bırakmış eski bi yazar.
"şu kibritin, şu yanmam diye fısır fısır fısırdayıp da sonradan 'peki emret anam, yanayım' diyen şu kibritin ışığına bak. bu olur mu arkadaş. böyle bir el sürçmesiyle açılıveren hararet, ışık, bayram gördün mü sen? gül, sevin arkadaş. şu ağzımızdan çıkan dumanlara bak! nasıl uçuşuyorlar. yaşıyorsun efendi. pırıl pırıl, tane tane, ıslak ıslak. cam cam, billûr billûr, fanus fanus, çeşmibülbüller gibi yaşıyorsun dostum. dumanlarımıza, cigaralarımızın dumanına bak efendi! bu mavi şey nedir? bu insanın içini sevinçten, keyiften parlatan şey nedir? ne kadınla yatmak, ne şarap içmek, ne arkadaşlarla prafa oynamak, ne tiyatro, ne sinema seyretmek... hepsi bir yana dünyayı seyret. al gözüm efendim. işte sana kibrit alevi. işte sana cigara dumanı."
1906 yılında doğup 1954' te hayatını kaybetmiş olan yazar ve şair.
"Önümüzde hayat... Her gün bir başka uykuya yatıp bir başka rüya göreceğiz. Halbuki zaman, ağır ağır bizimle beraber akan nehir, bir göle varıyordu. Bu gölde artık biz akmıyor, dalgalanıyorduk."
Sarnıç adlı kitabının ilk sayfasında yazdığı bu kısımla insanı yaşamın sonuyla ilgili düşüncelere sevk etmiş biraz da...
Kitabının bir sayfasında geçmekte olan
'Nüsgün' kelimesi internette aratınca hiçbir yerde çıkmadı Türkçe sözlükte de mevcut değil, demek ki unutulmuş bilinmeyen bir sözcük internette bile geçmediğini fark ettim o yüzden buraya ekleyeyim anlamını;
nüsgün: öz su, yani bitki ve hayvan dokularında bulunan sıvı, anlamına geliyormuş. (Sarnıç kitabı, sayfa 17).
Kitabın sonlarına doğru okuduğum bir kısımdan;
"Otobüsün camına kafasını dayadı. Yine hayal etti. Hayal etmek kadar güzel şey yoktu. insanı yapan eden hayal etmekti." (Sarnıç, sayfa 96)
Hayal kurmanın önemine ve değerine değinen yazar güzel bir tespit yapmış zamanında, gerçekten de insanlar olarak bizi biz yapan şeylerden birisi zaman zaman hayatla ilgili düşünüşlere, hayallere dalmak bence. Biz farkında olmasak da çoğu zaman yaşama tutunmamızı sağlayan, bizi motive eden olgu gelecekle ilgili kurduğumuz düşler aslında...
türk edebiyatı'nda modern öykücülüğün en önemli yazarlarından biri ve durum öykücülüğünün de öncüsü olarak bilinen ünlü yazarımız sait faik abasıyanık'ın neden istanbul'daki bir liseden değil de, bursa erkek lisesi'nden mezun olduğunu çoğumuz merak etmişizdir. bu sorunun cevabı kamuoyunda "iğneciler" olayı olarak bilinen bir olayda gizlidir.
sait faik abasıyanık, ihsan sabri çağlayangil, sırrı yırcalı, hikmet feridun es gibi ünlü şahsiyetlerin isimlerini duymayanımız yoktur. ancak bu ünlülerin karıştığı “iğneciler” olayını belki de çoğumuz duymamışızdır. “iğneciler” olayı’ ülkemizin köklü ve saygın eğitim kurumlarından biri olan istanbul erkek lisesi’ nde başlayıp bir başka köklü ve saygın eğitim kurumumuz olan bursa erkek lisesi’nde sonuçlanan ilginç bir olaydır. öğretmenlerine şaka yapmak isteyen bir öğrencinin bütün bir sınıfın kaderiyle oynamasının hikayesidir.
istanbul lisesi’nde, 1925 yılında müdür lütfi beyin yerine almanca öğretmenlerinden besim bey tayin olur. olay da besim beyin müdürlüğü zamanında, arapça öğretmeni seyit salih efendi ile onuncu sınıf öğrencileri arasında yaşanır. istanbul lisesinin onuncu sınıfı öğretmen sandalyesine bir iğne yerleştirilmiştir. öğretmen zili çalınca o sınıfta dersi bulunan arapça öğretmeni, seyit salih efendi sınıfa girer ve tam sandalyeye oturacağı sırada cübbesini iki eliyle düzeltirken eli bir iğneye değer. bir iğnenin yerleştirildiğini hissedip, sandalyeye oturmadan, deftere imzasını attıktan sonra:
’’ben bu muameleye layık değilim, sizlere çok teessüf ederim’’ diyerek dersi terk eder, durumu da müdür besim bey’e bildirip istifasını verir. derhal soruşturmaya geçilir fakat bu işin faili bir türlü bulunamaz; bütün bir sınıf derslerden alıkonulduğu halde hiçbir öğrenci itirafta bulunmaz. faili bulamayan idareciler zor bir durumla karşı karşıya kalırlar.
1925 yılının öğretmenler toplantısı, öğretmenler odasında tam kadro ile toplanır fakat okul müdürü henüz ortalarda yoktur. o gün alışılmışın dışında öğretmenlere çay ile bisküvi de ikram edilir. çaylar içilirken müdür besim bey ile lisenin disiplin kurulu üyeleri kapıdan içeriye girerler. müdür besim bey, müjdeli bir haber verircesine: ’’muhterem hocamız salih efendiye iğneyi koyan iğneci sınıfın tamamen ihracına karar verdik. çünkü failini ele vermiyorlar’’ der.
kurulda soğuk bir hava eser; hatta bir kısım öğretmenler, bir öğretmene yapılan bu hakaretten dolayı üzgün olduklarını ve bu cezayı uygun gördüklerini dile getirirler.
aralarında bulunan genç bir öğretmen ise: ’’disiplin kurulunun bu korkunç kararını tasvip etmiyorum. koskoca bir sınıf nasıl ihraç edilir.’’ diye konuşur. ’’bir katilin bile kanun karşısında bir avukatı vardır. eğer delil bulunmuyorsa suçlu olan idaredir, bulması lazımdır. bulamazsa bu öğrencilere ihraç cezası veremez. hem de bütün bir sınıf, öyle bir sınıf ki lisemizin en değerlileri ile doludur. düşünelim ki, yarın salih hocadan ve bizlerden daha üstün hizmetler görecek şahsiyetler bu sınıftan yetişecektir.’’ sözlerini dile getirir.
bu cesurane sözlere ne müdür, ne de disiplin kurulu üyelerinden birisi cevap verebilir. bu genç öğretmen ise ünlü tarihçimiz enver behnan şapolyo’ dan başkası değildir. şapolyo, istanbul erkek lisesi ile ilgili anılarında, bu olaydan bahsederken, kendisinin de sürgünden nasibini aldığını ve bir yıl sonra, kadrosu istanbul erkek lisesi’ nde kalmak şartıyla, vefa lisesi’ ne gönderildiğini söyler. neticede, çaylar içilmez, öğretmenler toplantısı da dağılır, iğneci sınıf ta tamamen ihraç edilir, bursa erkek lisesi’ ne gönderilir.
bu olayın üzerinden yıllar geçer ve bursa erkek lisesi’ ne sürgün edilen öğrenciler mezun olurlar. işin ilginç yanı daha sonra olayı başka sınıftan bir öğrencinin yaptığı anlaşılır. “iğneci” sınıf adıyla tanınan sınıf o kadar meşhur olur ki, o sınıftan olmayanlar bile o sınıftan olduğunu iddia ederler. hikmet feridun es, tarihe geçen meşhur sözünde bunu şu şekilde ifade eder:
“biz 43 iğneci idik. fakat sonradan o kadar çok kişi iğneci sınıftan olduğunu iftiharla iddia etti ki, hayret etmemek mümkün değil”
bugün, bursa erkek liselilerin, bursa erkek lisesi mezunları olmalarıyla iftihar ettikleri “iğneciler” arasından çıkan bu ünlüler içerisinde kimler yok ki?
228 sait efendi: arkadaşları arasındaki lakabıyla h2o, yani sulu sait. ünlü hikayeci sait faik abasıyanık
697 rahmi efendi: ünlü hekim, politikacı, şair ve akıl hastalıkları uzmanı dr. rahmi duman
748 saffet efendi: ünlü hukukçu saffet nezihi bölükbaşı
725 feridun efendi: ünlü gazeteci ve yazar hikmet feridun es
sabri efendi: türk politika ve diplomasi hayatının unutulmaz isimlerinden, eski dışişleri bakanı ihsan sabri çağlayangil
sıtkı efendi : demokrat parti döneminin ünlü bakanlarından sıtkı yırcalı
ve daha niceleri…
olayın faili tam olarak anlaşılmadan ve hiç kimse suçu üstlenmedi diye bütün bir sınıfın bursa’ ya sürgün edilmesinin ağır bir ceza olup olmadığı ayrı bir tartışma konusudur, elbette. ancak bu olayın üzerinde düşünülecek tarafların, ders alınacak noktaların da olduğu da muhakkak.
okul idaresinin bir öğretmenin saygınlığını korumak için gösterdiği çaba, öğrencilerin bursa’ ya sürgüne gitmeyi göze alıp birbirlerini ele vermemeleri, isim vermemeleri, velilerin okul idaresinin verdiği karara saygı göstermeleri, üzerinde düşünmeye değer konular, elbette.
bursa erkek lisesi, istanbul erkek lisesi, kabataş erkek lisesi, galatasaray lisesi gibi eğitim kurumlarımızın başarılarının tesadüf olmadığını da unutmamak gerekir.
hayatımda gördüğüm en acayip betimlemeleri yapan adamdır. (bkz: otuzbirli surat) türk hikayeciliğinin, hatta dünya hikayeciliğinin en iyilerinden biri.
şu kibritin, şu yanmam diye fısır fısır fısırdayıp da sonradan, peki emret anam yanayım, diyen şu kibritin ışığına bak. bu olur mu arkadaş? böyle bir el sürçmesiyle açılıveren hararet, ışık, bayram gördün mü sen? gül, sevin arkadaş. şu ağzımızdan çıkan dumanlara bak! nasıl uçuyorlar? yaşıyorsun efendi. pırıl pırıl, tane tane, ıslak ıslak. cam cam, billur billur, fanus fanus, çeşmibülbüller gibi yaşıyorsun dostum. dumanlarımıza, cigaralarımızın dumanlarına bak efendi! bu mavi şey nedir? bu insanın içini sevinçten, keyiften parlatan şey nedir? ne kadınla yatmak, ne şarap içmek, ne arkadaşlarla prafa oynamak, ne tiyatro, sinema seyretmek... hepsi bir yana dünyayı seyret. al gözüm bak efendim. işte sana kibrit alevi. işte sana cigara dumanı! hadi uyuyalım hemşerim.
adam nereden gördüyse hep beni anlatıyor.
trendeki şapkalı talebe, adada sahilde kayıkların arasında akşama kadar vakit geçiren delikanlı, kavede iş bekleyen hamal, yağmurda elleri padesüsün cebinde ıslanarak gezen adam hepsi benim.
Ne zaman Bursa erkek lisesi’nin yanından geçsem aklıma gelen güzel insan. Hele bir “ipekli mendil” hikayesi vardır ki okudukça içine tarifi mümkün olmayan hisler dolar.