Uzak , yakın ve ile adlı kitapları ile beni benden almış edebiyatçı. Yerli edebiyatın okunması gereken isimlerinden yazdığı her türde derin bir felsefi bakış ve sağlam bir teknik hemen hissedilir...
çok düşünen, çok yazan, çok kuran -yaratan, oluşturan- felsefeci, şair, yazar. özellikle ilişkileri üzerine çok kafa yorması üzerine 'işte meseleyi çözdüm, tartışmamızın sebebi bu, mutsuzluğumuzun sebebi bu' şeklinde düşüncelere ulaşmış ve ilişkiyi bu'nlardan uzak tutmaya çalışmıştır. ilerleyen zamanlarda ise ilişkinin daha kötüye gitmesi üzerine 'yanılmışım' diyebilmiştir. kendini acımasızca eleştiren yazar, aslında türk erkeğinin karakteristik özelliğini ortaya koymuş, yani, önce suçlamış sonra daha farklı açılardan düşünmüş ve suçlu olduğunu fark edip kabul etmiştir. bu bir erdemdir aslında, oruç aruoba aramızdaki erdemlilerden biri.
-türk erkeğinin bir diğer karakteristik özelliği ise suçluluğunu kabul etmemesidir.-
oruç aruoba'ya: (italik) biliyorum oruç, iyi niyetlisin, ilişkiyi ferahlatmak için sürekli düşünüyorsun, çıkış yolları arıyorsun. ama bazen olmuyor işte görüyorsun, ne kadar düşünebilirsin? kaç farklı olasılığı, kaç farklı görüş açısını değerlendirebilirsin? bazen olduğu gibi yaşamak gerekiyor be, bunu sanırım sonunda sen de anladın. ayrıca uzak mesafeli ilişkiler kimini yoruyor, yıpratıyor, kimini ise birbirine bağlıyor. siz ilk kısımdaydınız. aslında bu kadar basitti. ellerinden öperim canım ağabeyciğim, saygı ve sevgilerimle. (italik)
not: yazarken ne kelimelerimi ne de cümlelerimi toparlayabildim, oruç aruoba'yı yazarken sanki onun gibi oldum, ki kızardım da neden devriksin neden toparlamıyorsun be adam şunları diye.
nottan mütevellit oruç aruoba'ya: (kalın italik) seni şimdi anlıyorum oruç aruoba, haksızlık etmişim. (kalın italik)
"gider de bırakabilirsin onu sen de : yaşamının anlamını zaten yitik saymamış mıydın, çoktan ama, onu bırakırsan; o da dönmezse sana; yitirirsen onu, kapkara bir duman kaplar yaşamını : artık, gerçekten isteyebilirsin sonu, sonucu, sonunu yokluğu
senin ölçün kendin için kullanacağın mihenk taşı olacak o: ona layık olamazsan, hiçbirzaman hiçbirşeye yaramamışsın, demektir
o zaman öyleyse; öyle ise, büzül küçül; ve, işte, yok ol
buğu aslında her yerdedir
göremeyen, sensindir."
"yaşadıkların, yitmeyecekler; yaşayacaklar.
bir şeyleri yaşamışsan, gerçekten yaşamışsan,
onları yitiremezsin artik istesen bile istemesen bile, yaşar artık onlar..
yaşadıklarınsın...
yaşamın, bütün yaşadıklarını yitirip, yeniden kazanmanın süreci olacak; hep yeniden yitirip, hep yeniden kazanmann sureci"
cümlelerinin sahibi felsefeci yazar. anlamak zor ama imkansız değil.
yaşamında şunları da yaşayabileceksin:
1) birisini, ona söyleyecek bir şey bulamadığın için aramak...
2) birisini, onu artık görmeyeceğini söylemek için beklemek...
3) birisini, onu görmemeye dayanamadığın için terketmek...
"elele yürümek- bunu yapabilecek miyiz?" diye sormak istemiştim sana: -
herhalde -galiba kemal demirel'den yıllar önce işittiğim; belki kendi sözü olan- o sözü anımsamıştım: 'sevgi, iki insanının birbirlerinin yüzüne bakmaları değil, birlikte aynı yöne bakmalarıdır.'
elele tutuşma edimini düşün - bunu, en başından başlayarak, kendiliğinden, doğallıkla, hiç yadırgamadan yapmıştık: benim sağ elim, senin sol elin; tıpatıp, içiçe, sımsıkı... öyle olurdu ki, sokağa, yürümeye çıktığımızda, ellerimiz sanki kendiliklerinden bilirlerdi tutuşmaları gerektiğini; aynı anda da, karşılıklı, birbirlerini bulup, kavuşurlardı.
bu, birbirimize iletmekte olduğumuz anlam(lar)ın bir tür odak noktasıydı - sanki, ilişkimizin, somut, fiziksel, hatta 'duyumsal' temeli..
ve tabii, 'yürümek' - bu konuda kafamı nasıl bozmuş olduğumu biliyorsun: y ü r ü m e - b i r l i k t e yürüme... -daha ulu birşey bilmiyorum. -sevişmek bile, bütün yakınlığıyla, yüceliğiyle, güzelliğiyle; ama patlayan ve sönen tutkusuyla, heyecanıyla, doyumuyla, birlikte yürümektan daha üstün değil- hele, bir de, birlikte gidilecek bir yer (bir amaç, bir erek) varsa...
yürüyüş-
ne kavram ama!.... ''
"Sırf şu yüzden: Bu kocaman anlamsız karmaşa içinde modernlik denen bu umarsız saçmalığın içine atılmış; fırlatılmışken dış dünya bir yana daha kendi kendisiyle bile ancak arada bir uyum içinde olabildiğinde, gene de kendine aykırı düşüyor, kendi kendini çeliyor, kendinden acı çekiyorsa, kişi daha ne olsundu ki!?"
"Yalnızlık, öylesine içimize işlemiştir, bize öyle içten dokunur ki, o anda orada olan, bizimle olan, olmak isteyen; bizim de istediğimiz birinden, bize birini -bir başkasını- bulmasını isteriz.
Sana aldırmaz;öyle hemen de çıkıp gelmez sana,sen onu ne denli bekliyor olsan da.
Senin beklemen:bir boşunalık duygusudur yalnızca;gerçekler içinde hayallerin; olup-bitenler içinde olamaya-cakların düşlenmesi-boyuna ve boşuna bir düşüş - oysa o, gelişmektedir.Sana doğru. Sen hiç bilmeden - beklerken,bilmeden.
Senin beklediğindir o;ama sen, bilmiyorsundur.Gelmeyeceğini sanarsın.Yıllar geçtikçe, hatta,hiç gelmeyeceğini bildiğini sanarsın-yıllar geçer, emin olduğunu da sanarsın artık hiç gelmeyeceğinden.
Senin beklemen:hüzünlü ama dingin bir umutsuzluktur;bir an önce bitirip gitme isteği çökmüştür üzerine -hatta bitiremeyeceğini de bildiğin bir çok şeye aldırmazca ve umarsızlıkla girişip, hepsini yarım bırakıp gitmek,bir ayartı kadar keskindir artık.
-Yaşamının anlamı bulunmamıştır,bulunamayacaktır-o,gelmeyecektiya;sonuçsuz, bir son olarak, ölüm,gelebilir,artık,işte
3.
Hani çiçekler vardır-sanarsın,hep tomurcuk kalacaklar(öylesine uzun sürmüştür ki gelişmeleri,serpilmeleri,olgunlaşmaları);oysa,gün gelir ,inanamadığın bir hızla,pırıl pırıl açıverirler ya-işte öyle:birdenbire geliverir yaşamının anlamı.
yıllar sürer,çünkü,o küçücük tomurcuğun gelişmesi,sonra çiçeklenmesi;sonra olgunlaşması,meyveye duracak hale gelmesi.Yıllar ve yıllar
Meyve:olgunluktan çürümeye geçiş olacaktır;ama,yokluktan varlığa da
Yaşamdan ölüme;ama,bir o kadar da,ölümden yaşama
4.
Yıllar önce görmüşsündür onu-bir an için, tek bir kez: Ufacık. Belirsiz. Uçucu. Yalnızca, içinden,Ne güzelsin demişsindir.Kalsan ya biraz bile diyemeden -zaten bilmiyorsundur deyimi o zamanlar.
Bir karışıklı ve geçip gidicilik içinde yalnızca :anlık bir görüntü. Bir görünüm, bir yüz, bir çehre -birkaç renk içinde.Esintili bozkır tepesinde (bir tür bahardır) ak bir kızıltı.Kötü bir çivit mavisi ve yapışkan bir beyaz içinde.Yanında sapsarı birşey
Geçip gitmiş,silik;hep de siinen bir anı.Küçücük. Zorlukla anımsadığın(o gün niye orada olduğun bile belirsizdir), hiçbir anlam veremediğin;kavramak şöyle dursun, daha nereye - hangi yerine- koyacağını bile bilemediğin bir an-ani bir anı olacak birşey
***
işte pencerenin camında yavaştan biriken buğu gibidir-gözünü tamamiyle kapayacak körlük-:görüşünü tamamiyle örtmeye yönelmiştir;ama açık bakışının da hangi noktada olanaklı olduğunu (baharın ne zaman ve nasıl geleceğini) sana bildiren, gene, odur
5.
Sonra, işte yıllar sonra(yarıyı çoktan aşmış ömür sonra) gelir:işte o benim der-bendim o işte
"Biliyorsun, o zaman o uzun öyküyü kurmuştum; senin parça parça sözlerini biraraya getirip, bir 'senaryo' yazmıştım. Tek açıklamaydı bu, kafamda, neyi benden gizlediğin konusunda. Elimdeki verilere uyan tek açıklama... Ne yapabilirdim? Güvenim yitikti -bir daha geri de gelmez güven; bir kez yitince, sonsuza dek yitiktir."