yaşadığım özlem'i yüksek farkındalıkla yaşamamı sağlayan, kendimi kahretmemem için önüme bir sürü seçenek sunan dolayısıyla çektiğim özlemin tadına varmamı sağlayan felsefolog.
"kişi, yaşamının anlamı için hep olanaksızlıklar ister - onları kendisi ile birlikte isteyecek kişi(ler)i ise, hiç bulamaz - işte, herhalde, budur zaten, en baştaki olanaksızlık... baştan sona, olanaksızdır, anlamı, yaşamı, kişinin."
Yadıklarından geç haberdar olduğum için kendimi bahtsız saydığım Türk filazofudur kendisi.Herhangi bir şey yazarken birden neden yazdığını bulmaya çalışırdım,anlamsızlaşırdı.Yaptığınız eylemi neden yağtığınız sorduğunuzda ve cavabı bulamadığınızda o eylemin içi boşalır,en azından öyle düşünüyordum ama Oruç aruoba şeyle demiş 'hani' de;
'Öyle ki artık yazmayabilirsinde-
yaşamının gerçekten anlamlı olması için yazmanı gerektirmeyecek artık o işte-
işte-'
Şiddetle tavsiye edilir ve umarım Facebook'a düşmez.
"sevdiğini öldürecek gibi olma duygusunu, onu kendinize, yalnız kendinize saklama, bütün yasalara rağmen, bütün ahlaki baskılara rağmen onu alma, kaçırma isteğini duydunuz mu? hiç bu isteği duydunuz mu? der.
hiçbir zaman, dersiniz. size bakar, tekrarlar: ölüler ne tuhaf oluyor."
vurguları ve noktalamalarıyla kelimelerle adeta oyun oynayan, okuyucuya da oynatan felsefeci. Kitaplarını yıllarca sıkılmadan okuyabilirsiniz ve her okuduğunuzda sizi başka yerlere götürür.
"Biliyorsun, o zaman o uzun öyküyü kurmuştum; senin parça parça sözlerini biraraya getirip, bir 'senaryo' yazmıştım. Tek açıklamaydı bu, kafamda, neyi benden gizlediğin konusunda. Elimdeki verilere uyan tek açıklama... Ne yapabilirdim? Güvenim yitikti -bir daha geri de gelmez güven; bir kez yitince, sonsuza dek yitiktir."
Sana aldırmaz;öyle hemen de çıkıp gelmez sana,sen onu ne denli bekliyor olsan da.
Senin beklemen:bir boşunalık duygusudur yalnızca;gerçekler içinde hayallerin; olup-bitenler içinde olamaya-cakların düşlenmesi-boyuna ve boşuna bir düşüş - oysa o, gelişmektedir.Sana doğru. Sen hiç bilmeden - beklerken,bilmeden.
Senin beklediğindir o;ama sen, bilmiyorsundur.Gelmeyeceğini sanarsın.Yıllar geçtikçe, hatta,hiç gelmeyeceğini bildiğini sanarsın-yıllar geçer, emin olduğunu da sanarsın artık hiç gelmeyeceğinden.
Senin beklemen:hüzünlü ama dingin bir umutsuzluktur;bir an önce bitirip gitme isteği çökmüştür üzerine -hatta bitiremeyeceğini de bildiğin bir çok şeye aldırmazca ve umarsızlıkla girişip, hepsini yarım bırakıp gitmek,bir ayartı kadar keskindir artık.
-Yaşamının anlamı bulunmamıştır,bulunamayacaktır-o,gelmeyecektiya;sonuçsuz, bir son olarak, ölüm,gelebilir,artık,işte
3.
Hani çiçekler vardır-sanarsın,hep tomurcuk kalacaklar(öylesine uzun sürmüştür ki gelişmeleri,serpilmeleri,olgunlaşmaları);oysa,gün gelir ,inanamadığın bir hızla,pırıl pırıl açıverirler ya-işte öyle:birdenbire geliverir yaşamının anlamı.
yıllar sürer,çünkü,o küçücük tomurcuğun gelişmesi,sonra çiçeklenmesi;sonra olgunlaşması,meyveye duracak hale gelmesi.Yıllar ve yıllar
Meyve:olgunluktan çürümeye geçiş olacaktır;ama,yokluktan varlığa da
Yaşamdan ölüme;ama,bir o kadar da,ölümden yaşama
4.
Yıllar önce görmüşsündür onu-bir an için, tek bir kez: Ufacık. Belirsiz. Uçucu. Yalnızca, içinden,Ne güzelsin demişsindir.Kalsan ya biraz bile diyemeden -zaten bilmiyorsundur deyimi o zamanlar.
Bir karışıklı ve geçip gidicilik içinde yalnızca :anlık bir görüntü. Bir görünüm, bir yüz, bir çehre -birkaç renk içinde.Esintili bozkır tepesinde (bir tür bahardır) ak bir kızıltı.Kötü bir çivit mavisi ve yapışkan bir beyaz içinde.Yanında sapsarı birşey
Geçip gitmiş,silik;hep de siinen bir anı.Küçücük. Zorlukla anımsadığın(o gün niye orada olduğun bile belirsizdir), hiçbir anlam veremediğin;kavramak şöyle dursun, daha nereye - hangi yerine- koyacağını bile bilemediğin bir an-ani bir anı olacak birşey
***
işte pencerenin camında yavaştan biriken buğu gibidir-gözünü tamamiyle kapayacak körlük-:görüşünü tamamiyle örtmeye yönelmiştir;ama açık bakışının da hangi noktada olanaklı olduğunu (baharın ne zaman ve nasıl geleceğini) sana bildiren, gene, odur
5.
Sonra, işte yıllar sonra(yarıyı çoktan aşmış ömür sonra) gelir:işte o benim der-bendim o işte
"Yalnızlık, öylesine içimize işlemiştir, bize öyle içten dokunur ki, o anda orada olan, bizimle olan, olmak isteyen; bizim de istediğimiz birinden, bize birini -bir başkasını- bulmasını isteriz.
"Sırf şu yüzden: Bu kocaman anlamsız karmaşa içinde modernlik denen bu umarsız saçmalığın içine atılmış; fırlatılmışken dış dünya bir yana daha kendi kendisiyle bile ancak arada bir uyum içinde olabildiğinde, gene de kendine aykırı düşüyor, kendi kendini çeliyor, kendinden acı çekiyorsa, kişi daha ne olsundu ki!?"
"elele yürümek- bunu yapabilecek miyiz?" diye sormak istemiştim sana: -
herhalde -galiba kemal demirel'den yıllar önce işittiğim; belki kendi sözü olan- o sözü anımsamıştım: 'sevgi, iki insanının birbirlerinin yüzüne bakmaları değil, birlikte aynı yöne bakmalarıdır.'
elele tutuşma edimini düşün - bunu, en başından başlayarak, kendiliğinden, doğallıkla, hiç yadırgamadan yapmıştık: benim sağ elim, senin sol elin; tıpatıp, içiçe, sımsıkı... öyle olurdu ki, sokağa, yürümeye çıktığımızda, ellerimiz sanki kendiliklerinden bilirlerdi tutuşmaları gerektiğini; aynı anda da, karşılıklı, birbirlerini bulup, kavuşurlardı.
bu, birbirimize iletmekte olduğumuz anlam(lar)ın bir tür odak noktasıydı - sanki, ilişkimizin, somut, fiziksel, hatta 'duyumsal' temeli..
ve tabii, 'yürümek' - bu konuda kafamı nasıl bozmuş olduğumu biliyorsun: y ü r ü m e - b i r l i k t e yürüme... -daha ulu birşey bilmiyorum. -sevişmek bile, bütün yakınlığıyla, yüceliğiyle, güzelliğiyle; ama patlayan ve sönen tutkusuyla, heyecanıyla, doyumuyla, birlikte yürümektan daha üstün değil- hele, bir de, birlikte gidilecek bir yer (bir amaç, bir erek) varsa...
yürüyüş-
ne kavram ama!.... ''
yaşamında şunları da yaşayabileceksin:
1) birisini, ona söyleyecek bir şey bulamadığın için aramak...
2) birisini, onu artık görmeyeceğini söylemek için beklemek...
3) birisini, onu görmemeye dayanamadığın için terketmek...