bak - bir raslantı değilsin sen : şu garip yaşamımın ulaşmak zorunda olduğu bir noktasın...
biliyorum ki bütünüyle sana yönelmişti yaşamım; belki gerçekleştirilebilirlik 'derece'sinden hep kuşkulanarak, ama, bütünlüğünden -bütün olması gerektiğinden- emin olarak - kendi bütünlüğümü ortaya koyarak; senden de kendi bütünlüğünü isteyerek...
kitaplarını okurken gözleri dolar insanın, '' aaa evet ben bunu demiştim, bunu yapmıştım'' der insan. ''ne güzel yazmış vay beee'' dersiniz her satırı okurken. O, öyle şahane bir yazar ve filozoftur ki işte bu kadar olur.
kavramlar üzerine düşünmeyi seven insanlar için okunması lazım gelen eserleri olan özgün yazar.
aşk üzerine okumak istiyorsan "ile", yaşam üzerine okumak istiyorsan " de ki işte" adlı eserleri tavsiye edilesidir.
"yaşamında, yürüyüp yürüyüp, bir an durunca,
çevrene bakıp göreceksin ki, yürüyüşüne şu ya da bu
noktada katılmış, bir süre seninle birlikte yürümüş
kişilerden hiçbiri yok yanında:-
sen, bir an, "buradayım" demek için durunca,
onlar, artık, "orada" olacaklar---"buradayım artık" bile
demeyecekler sana, "orada"larından seslenerek...
"burada"nda kimse bulunmayacak
---"orada"ndan da kimse seslenmeyecek sana..."
diyerek son zamanların arkadaşlık ilişkilerine ışık tutan müthiş yazardır.
ergenlerin çok fazla sevdiği,cezmi ersözün akademisyen olanı.ile adlı (üçlemenin ortası) eserinde herkesçe malum olanı fazlasıyla süsleyerek ve hatta arabeskleştirerek herkesin kendinden bir şeyler bulmasını amaçlamış,üretmekten ziyade tükettirmek için kitap yazmıştır.
hani olur ya bir yazı veya bir kitap okuduğunuzda sizi anlatan sanki sizin duygularınızı, yaşadıklarınızı konu almışcasına cümleler kuran kitaplar vardır. işte oruç aruoba nın uzak adlı kitabı da benim için öyle. hayatım boyunca edinip okuduğum en güzel en bir şeyleri çok net ifade eden kitap. muhteşem ötesi bir kitap yazarı, her şeyiyle, her şey muhteşem!
kendine bile söylemekten korktuğun cümleleri başkasının kaleminden döküldüğünde anlarsın yalnız olmadığını oruç aruoba bunu gerçekleştirmiştir. en büyük başarısı en zor varlık olan insana insanca, dostça seslenmeyi bilmiştir. her eseri kitaplıkta yerini almalı her kelimesi zihne kazınmalı...
Kuzey Yıldızı edebiyat dergisi ile şöyle bir söyleşi yapmıştır kendisi.
--spoiler--
Kuzey Yıldızı: Toplumumuz genellikle felsefeyi yadsıyan, ona dudak büken bir tutum içinde, felsefe ile delilik arasında bağlantılar kuruluyor. Sizce bu neden kaynaklanıyor? Gerçekten de felsefe ile delilik arasında bir yakınlık var mıdır?
Oruç Aruoba: Türkçe'de "deli saçması" diye birşey vardır - gerçekten de felsefi düşünceler, uzaktan bakınca, deli saçması gibi gözükür. Toplum, sağlıklı, aklı başında bireyler topluluğuysa, bunun içinde felsefeyle uğraşmak, gönüllü olarak tımarhaneye girmek gibi birşeydir. Öte yandan, felsefe yapmak, insan beynini hiç de alışık olmadığı bir yönde pek fazla zorlar; bu yüzden, bir noktada sigortası atabilir beynin. Felsefe tarihinde sahiden çıldırmış epey düşünür vardır; zihinsel bunalım geçirmemiş düşünür ise yok gibidir.
KY: Sizce felsefenin günümüzdeki yeri nedir?
OA: Felsefenin hiçbir 'gün' 'yer' yoktur - yersizdir felsefe. işlevi ne olmalıdır, anlamında soruyorsan; insanların kafalarını karıştırmak. Ama bu hep böyleydi; bizim 'gün'ümüzün bir özelliği değil; çünkü insanlar -hani şu sağlıklı toplum- hep yeniden kendine sahte düzenlilikler kurar; felsefenin işi de bu düzenlere çomak sokmaktır - koyunu sürüden çıkmağa ayartmak...
KY: Türkiye'deki felsefe bölümlerinin eğitimini nasıl buluyorsunuz? Bu bağlamda felsefe okumak isteyen birine ne gibi tavsiyelerde bulunabilirsiniz?
OA: "Eti nasıl buldunuz?" diye soran garsona müşterinin verdiği yanıttaki gibi: "Patateslerin arasında zorlukla" ... Türkiye'de felsefe hocaları hep bir " dışarlıklı" akımının "Türkiye acentesi" oldular, yani felsefeyi 'ithal' ettiler. 'ithal felsefe' felsefe değildir. Tabiî ki "etkilenme" denen şey vardır; ama, felsefe tarihi okumaları ancak kendi düşünceleriniz için hareket noktaları oluyorsa bir işe yarar - ya da, kendi düşündüğümüz birşeyler
varsa, kendinize yakın düşünürler bulursanız; yoksa, birilerinin kötü bir kopyası olarak kalırsınız.
- Felsefe okumak isteyene bulunabileceğim tek tavsiye, kendisi, okumak... Yıllar önce, bir öğrencim doktora yapmak için yurtdışına gidiyordu; bana, ne yapmasını tavsiye ettiğimi sordu. Şöyle birşey dedim: "Git, kendine yakın bulduğun bir filozof bul, seç, onu ıcığına - cıcığına varasıya oku, anla, öğren; sonra da, unut."
KY: Özgür Üniversite'de "Marx ile Nietzsche" adında bir ders vermiş olduğunuzu duyduk. Bize biraz bu dersten bahseder misiniz? Özgür Üniversite gibi oluşumlar hakkında görüşleriniz nelerdir?
OA: Marx ile Nietzsche, aynı yıllarda, ama biribirinden habersiz, çok benzer sorunlarla uğraşmış ve biribirlerini birçok bakımdan tamamlayan görüşler geliştirmişlerdir; oysa, son yüzyılda, çok ayrı, hatta karşıt akımlar içine sokuldular, akrabalıkları gözardı edildi. Bu yakınlığı anlatmaya çalıştım, o derste. Özgür Üniversite (daha önce Bilar) gibi girişimleri önemli buluyorum; çünkü 12 Eylül'den sonra Türkiye'de üniversiteler YÖKedildi - Tapu- Kadastro Kâtipliklerine dönüştürüldü. Gençlerin ufuklarını açmak; bağımsız düşünmeyi aşılamak da, böylesine özel girişimlere kaldı.
KY: Türkçeyi felsefe dili olarak nasıl görüyorsunuz?
OA: Türkçe olağanüstü bir dildir - barındırdığı olanakları daha yeni yeni anlayıp kavrayabiliyoruz. Türkiye üzerine yaptığım bir konuşmada "esnek çelik" eğretilemesini kullanmıştım. Felsefe açısından da, gizilgüç olarak, son derece zengin bir dildir; ama, bu açıdan, pek az işlenmiş, düşünce dilegetirme olanaklarının pek azı gerçekleştirilmiştir.
KY: Felsefi düşüncelerinizi edebi ortama aktarmak için kullandığınız özel bir yöntem var mı? Kitaplarınızda edebiyat ve felsefenin yeri, ağırlığı nedir? Edebiyat-felsefe ilişkisine nasıl bakıyorsunuz?
OA: Öyle bir yöntemim yok, çünkü öyle bir "aktarma"işi yapmıyorum. Yalnızca, felsefe ile şiir arasında bir "kimsenin-olmayan-bölge" vardır- o bölgeye önem veriyorum ve orada "barınmak" istiyorum; ama bunu herzaman beceremiyorum. Bunun "yöntem" -ille de bir "yönteméim olsun istiyorsan - verimli bir eğretileme bulup
işlemektir.
KY: Ne zamandan beri yazıyorsunuz? Kitaplarınızın yazılma sürecinden bahsedebilir misiniz?
OA: Yazma konusunda "tarihleyebileceğim" ilk çabam Orta II yılıma geri gider. Sonradan, üniversiteye kadar, daha çok bir okur "edebiyat, özellikle de şiir okuru" oldum. Felsefeyle - hocam ioanna Kuçuradi ve Nietzsche aracılığıyla- tanıştıktan sonra yazdıklarım akademik nitelikte oldu. 1973'te başlayarak yazar olma yoluna -ürkek adımlarla- girmeğe başladım. 1979 bir dönüm noktasıdır; 1981'de de becerebileceğimi düşünmeye başladım. 1983'de akademisyenliği terk ettim. 1986'da ikinci dönüm noktasıdır - sonra yazdım... Başlangıçta amacım hiçbirzaman "kitap" yazmak olmadı. Birşeyleri anlamağa çalışmak; eğri okuduğunu gördüğüm birşeylerin doğrusunu bulmağa çalışmak; birşeyi tam olarak olarak dile getirmeğe çalışmak - yazma çabam buna benzer şeyler oldu. Sonradan, yazdıklarım, kendileri bir bütün hâline geldiler ve bana bir "kitap" olduklarını bildirdiler - o zaman, "kitaplaştırdım" ben de onları... Yani, ben kitap yazmadım: kitaplarım kendilerini yazdırdılar.
KY: Kitaplarınızla okura vermek istediğiniz bir şey var mı? Varsa nedir? Bu bağlamda okurlarınızdan beklentileriniz nelerdir? Neden Oruç Aruoba okuyoruz?
OA: "Vermek istediğim"; birşey yok - ama, tabiî ki, "veriyorum" - yayınladığıma göre... Pek fazla "beklenti" beslememeğe çalışıyorum - Nietzsche ve Wittgenstein gibi, "başkaları gelse de daha uzağa uçsa" "başkaları gelse de daha iyisini yapsa", gibi "dilek"ler tabiî ki güçlü, ama bunların nasıl aldatıcı olabileceğini de biliyorum. Hele "hayran-okur" sahibi olmak, çekilir bir düşünce değil. Yıllardır umduğum birşey var, ama hiç olmadı - birisinin
çıkıp, "Neler saçmalıyorsun hemşeri" diye başlayıp, yayınladıklarımın köküne kibrit suyu sıkması... "Neden Oruç Aruoba okuduğunuz" beni nebze kadar ilgilendirmiyor - her seferinde binlerce parça olarak çoğaltılıp kimlerin benimle neler yaptığını bilmediğim biryerlere gitmek ise sonuçlarını düşünmek bile istemediğim birşey. Üstünde "Oruç Aruoba" yazılı kaç tane nesnenin nerelerde, kimlerin elinde olduğunu düşünmeğe çalıştığımda, üzerime ürperti geliyor. "Peki, niye hâlâ gönderiyorum onları?" diye sorarsan - ne yapayım; birşeyler bitiyor, yenilerine başlarken de eskilerini 'sistemimin dışına çıkarma'm gerekiyor.
KY: Metis Felsefe'den çıkan kitaplarınızda yazdıklarınızın ne kadarı özel, ne kadarı genel?
OA: Hepsi tümüyle özel ve hepsi tümüyle genel... Yazdıklarım, belirli durumlarda belirli şeyler üzerine düşünerek yazılmıştır; ama, yazılırken, benim 'özne'm dışarıda tutulmuştur. Örneğin , ile'de tırnak içinde verilen sözlerin hepsi gerçek kişilerce gerçek durumlarda söylenmiş sözlerdir; ama, metinde geçen "ben" ve "sen" birer gerçek kişi değildir, çizilen gelişme de, o biçimiyle, kurmacadır.
KY: Çengelköy Defteri'nde şu sözler geçiyor: "Yalnızlık ömür boyu" diyor, gerzek bir şarkıcı - "delice kıskansam seni"!... "Hep yalnızlık var sonunda -" Bunu açıklar mısınız? Oruç Aruoba ne dinler?
OA: Yazdıklarımı açıklamak gibi bir kötü huy edinmedim. -Müzik anlamında soruyorsan, sahicilik taşıyan herşeyi dinlerim - Mozart'ı da Jethro Tull'ı da...
KY: Özlem'in karşıtı nedir?
OA: Bilmem - karşıtlıklarla düşünmek çok sınırlı durumlarda işe yarar. Örneğin "kavuşmak"la özlem ortadan kalkmaz. Kaldı ki özlem zaten kendisi bir karşıtlık içerir: orada olmayan bir kişiye yöneliktir.
--spoiler--
Kendi olarak, sana gelen-
sana gereksinimi olmadan, seni isteyen-
sensiz de olabilecekken, senin ile olmayı seçen-
kendi olmasını, seninle olmaya bağlayan- -
O, işte...
acaba kaç kişinin aklından
arada bir de olsa geçiyorsun? diye
sormağa kalkışmıştım, kendi kendime;
biraz da alaylıca yanıt da hemen geldi,
senin aklından geçen kaç kişi varsa, o kadar.*
" En iç, en içten, en içteki sesine bile aykırı düşebilir mi kişi?
Düşer...!
Yaşlar eskimesede aşklar eskidi görüyorum. Bir "şiddetli seçimsizlik " halidir gidiyor.. Ne aradığını ve hatta neye ihtiyacı olduğunu bilmeden hayata saldıranlar yağmalıyor kalpleri... Her hazdan tadıp kendini tüketen bu zaman hırsızlarının başladığı noktaya dönmediği görülmüyor. Hep en başa dönülüyor ilk kırılan kalbe...