tespitleri çok yerinde olan, dalga geçilmesi değil okunması gereken, eğlenceli bi kişilik sahibi, attığınız maillere cevap vericek kadar nazik, türkiye'nin iyi köşe yazarlarından olan ve (yapsa) iyi televizyoncularından biri olucak güzel insan...
ukalalığı, anglosakson köpeği tarzı aksanı, marjinal olma uğruna hiçbir şeyi beğenmeme tribleri gibi geniş kesimlerin antipatisini kazanmasına sebep pek çok özelliğine rağmen sürekli takip ettiğim, okumadığım günler yine kimlere kimlere çatmıştır allah bilir diye meraklandığım soner yalçın ekürisi. bugünkü "işte isim isim profesyonel eylemciler" başlıklı yazısında da bir spor tarzı olarak hakim ideoloji engelli eylemciliği benimseyenlerle dalga geçmiş.
--alıntı--
Geçmişte, özellikle sol gelenekte, Türkiye'nin aydınlar hapislere tıkıldığında, içeride seslerini duyuracak ifade kanalları yoktu, ama bir şey yapmak istiyorlardı. Bu yüzden de açlık grevlerine başladılar. 12 Eylül'ün en karanlık günlerinde ortaya çıkan bu açlık grevleri kamuoyunda çok yankı bulmuştu. içeridekilerin dışarının dikkatini çekmesinin tek aracıydı bu grevler.
Fakat zamanla bu işler sulandırıldı, bu iş bir modaya dönüştü. Hiç hayatında içeri girmemiş insanlar arasında da tekrarlanır oldu. Bir süre sonra da unutuldu, bu ciddi eylem biçimi ciddiye alınmaz oldu.
12 Eylül'de bir de imza kampanyaları ön plana çıkmıştı. Aziz Nesin ve Yalçın Küçük'ün önderliğindeki 'Aydınlar Dilekçesi' ortalığı birbirine kattı. Önemli bir adımdı, tasvip edildi, üstelik o baskıcı dönemde bu bildiriye imza vermek de fazlasıyla cesur bir eylemdi. Anlamlıydı 'Aydınlar Dilekçesi' ve ciddiye alınmıştı.
Tabii bu işi de sulandırdık. Her iki günde bir imza kampanyaları düzenlenir oldu. imza dilekçeleri kendisini sadece televizyon ve gazetelerde göstermek isteyenlerin PR aracına dönüştü.
Şimdi 'online' imza dönemindeyiz. Artık evlerinden çıkmasına bile gerek yok imzacıların, internet'ten mail grupları ya da web siteleri aracılığıyla yapılıyor bu tür kampanyalar. 'Hadi gelin bir yerde protesto edelim' dendiğinde binlerce online imzacıya kıyasla üç-beş kişi rahatını bozup gidiyor.
Tabii bütün bunların tek bir sonucu oldu: Aydın olmak anlamını kaybetti, aydın olmanın da içi boşaltıldı.
Önceki gün Hrant Dink'in ölümünün ikinci yılında Agos önündeki toplanan kalabalığı izlerken televizyonda, yine 'kadrolu protestocular'ın, bu işi artık bir meslek haline getiren 'profesyonel eylemciler'in kalabalıkta ön plana çıktığını gördüm. Her mikrofona onlar konuşuyor, eylemin içeriği fark etmeksizin her yere onlar gidiyorlar.
Eylemciliğin ve aydın olmanın içini boşaltanlara karşı bir rehber hazırlamanın o an zorunlu olduğunu
düşündüm.
Kimin görevi ne?
* Murat Belge: Kanaat önderi.
* Oğuz Özerden: Üniversite eylemcisi. ikinci Cumhuriyetçi hocalara ve eylemcilere üniversitesinin kapısı her zaman açık.
* Ali Bayramoğu-Mehmet Altan: Emekli eylemciler. Sadece televizyonlarda görünüyorlar.
* Lale Mansur: Sinemasal eylemci. Sektörü temsilen en ön plandaki prostestocu.
* Şanar Yurdadapan: imza toplayıcı. imza toplanan bildirilerin yüzde 90'ını onu hazırladığını görebilirsiniz.
* Elif Şafak: imza atıcı. Sektirmeden her türlü imza kampanyasına destek veriyor.
* Zeynep Tanbay: Sivil eylemci. Ufuk Uras'la beraberliğinden beri eş kontenjanından protestocu.
* Pelin Batu: Çevre eylemcisi. 'Golf sahalarına hayır', 'Kyoto imzalansın' kampanyalarında ön planda.
* Mahir Günşiray: Mahkeme eylemcisi. Nerede bir mahkeme, kapısında Günşiray. Protestocu güruhun tiyatro kanadını temsilen.
* Ece Temelkuran: Ermeni eylemcisi. Medyayı temsilen.
* Yasemin Alkaya: Modası geçmiş eylemci.
* Harun Tekin: 'Ne olsa protesto ederim abi' eylemcisi. Önce protesto eder, sonra protesto ettiğini kendisi yapar. Müzik dünyasını temsilen.
* Yıldırım Türker: Gaz veren eylemci. 'Hadi siz gidin, ben arkanızdan geliyorum' diye herkesi protestoya davet eder, kendisi evinde oturur.
* Sezen Aksu: Konser eylemcisi. Protestocu aydınların yakın dostu.
* Nejat Yavaşoğulları: 'Anti-küresel' eylemci. Amerika karşıtı festivallerin önemli siması.
* Ercan Karakaş: Siyasel eylemci. Kampanya yapıyorsan, bu aydınların arasına katılıp kendini gösterceksin.
* Bedri Baykam: Ulusal eylemci. Siyasi görüş bakımından bu listedeki diğer eylemcilerden belirgin bir şekilde ayrılıyor.
15 maddede eylemci olmanın kuralları
1. Popüler olacaksın: Eğer şöhretin yoksa, çaptan düşmüşsen, gazetede köşe yazmıyor ya da televizyonda program yapmıyorsan imzanın da bir kıymeti yok. En azından tartışma programlarından davet almalısın.
2. Akademik eğitim şart değil: 80'lerde üniversiteden geçmiş olmanın bir kıymeti vardı, ama artık önemli değil.
3. Politik geçmiş: Olursa çok iyi, olmazsa da dert değil. 'Sonradan edinilen' bir şey bu 'politik geçmiş' artık. Hayır hayır, oksimoron değil, takılma.
4. Biraz paran olsun: Çeşitli ev partilerine, davetlere, bu imzayı konuşmak için bazı toplantılara davet edileceksin. Elinde bir şişe Corvus'la gitmen gerekir. Cezayir Restoran'da, Kaktüs'te falan hesap ödemen gerekebilir.
5. islamcı mekanlarına uğrayacaksın: Eylemciysen Ilımlı islam'ın temsilcileriyle de temas halinde olacaksın, nostaljik amaçla da olsa onların mekanlarına arada sırada gideceksin. Fatih'te, Balat'ta, Sultanahmet'te falan mistik havalar yakalayacaksın. Arada sırada nargilecilere gideceksin. Sıkılacaksın, yadırgayacaksın tabii ama asla belli etmeyeceksin. Görev icabı.
6. iş bağlayacaksın: Prostesto arkadaşların en büyük özelliği birbirilerine yakın sektörlerde olmalarıdır. Bir protestocu yazar, diğeri çeker, bir başkası oynar. işleri de birbirine paslarlar.
7. iletişim sektöründe olacaksın: Eylemciler aralarında kasap, terzi, tamirci çırağı, Berberler Odası, Hamamcılar Odası mensuplarını istemezler. Bu odalarla ilgilenmezler. Medya, sinema, müzik gibi popüler kültür alanları kabul görür.
8. Her programa katılacaksın: Çağrıldığın her tartışma programına katılmayı kabul edip, kanal kanal gezeceksin. 'Vakit yok' gibi bir bahanen olamaz. Gecede birkaç kanal gezebilirsin. Programlar çakışırsa birine gecikmeli gidersin.
9. Tartışabilme kabiliyetin olacak: Bilgi sahibi olmayabilirsin ama televizyonlarda tartışma yaratabilmelisin. Ekranda konuşmayı, karşındaki yenmeyi, susturmayı, carlamayı öğrenmelisin.
10. Halkı eğitmelisin: Bulunduğun ortamda tek bir amacın olduğunu kendi kendine tekrarlayacaksın: 'Ben buraya halkı eğitmek için geldim ve bu halkın benim fikirlerime ihtiyacı var.'
11. Dedikodulara hakim olacaksın: Bütün eylemciler dedikoduya çok meraklıdır, kendi aralarında sık sık dedikodu yaparlar, dedikoduyu severler. Hem birbirleri, hem de başkaları hakkında konuşurlar. Magazini iyi takip ederler. Ancak yıllardır anlata anlata sıkılmadıkları tek dedikoduları 'Şu islamcı yazar aslında içki içiyor'dur.
12. Erkekler bıyıksız olacak: Sakal kabuldür.
13. Semtini belirle: Sadece Cihangir, Nişantaşı ve Bebek üçgeninde oturabilirsin iyi bir eylemci olmak için.
14. Kendine özgü bir kıyafetin olacak: Sinan Çetin'in siyah kostümü, Ali Bayramoğlu'nun 'vintage' kıyafetleri, Hasan Cemal'in lacivert ceketi, Doğan Hızlan'ın papyonu gibi kendine özgü, seninle özdeşleşen bir kıyafetin olması şart. Bunu ucuza da temin edebileceğin moda eylemcisi arkadaşların olacaktır illa ki.
15. Sinema salonun Kanyon: Bütün filmleri Kanyon'da izleyeceksin, arkadaşlarının film galalarına mutlaka gideceksin, kapıdaki kameralara 'Çok beğendiğini, Türkiye'nin bugünkü ortamı için çok önemli bir film olduğunu' söyleyeceksin, arkadaşını 'cesurluğundan' dolayı kamuoyu önünde pohpohlayacaksın, kayıracaksın.
--alıntı--
'r' leri tikilizceden türkçe'ye sokabilmek için kasan, kırık insan..
yolda görsem döverim lan ben seni demek istediğimdir. **
biraz doğal olmak insana ne kaybettirir ki?
bu adamın eline bir tane kadın eli değdiyse ben bu yaşıma boşuma gelmişim demektir. sivri görünmeye çalışsa da bu kadar edilgen bir adamı ilk defa görüyorum. eminim çok hassas bir iç dünyası var.
şarkı söylemek lazımdaki yorumlarıyla beni yerlere yatıran, aynı yarışmada ışın karaca tarafından morartılan, başka da işe yarar bir faaliyetini göremediğim, yuvarlayarak konuşan yazar.
09 Haziranda yazdığı köşe yazısında, Rizeye ve Rizelilere hakaret etmiş akşam gazetesi yazarı. *
Önce ne demiş bir görelim...
--spoiler--
Hepimiz 'Şulebaş' olmuşuz
Geçen hafta sonunu Rize'de geçirdim. Yedi sene sonra yeniden Ayder Yaylası'ndaydım. Buraya ilk gittiğimde herkes gibi doğanın güzelliği karşısında büyülenmiş, habire fırsat yaratıp bir daha gitmek istemiştim. Ancak yedi sonra denk geldi, heyecanla gittim.
Trabzon, iyi bildiğim bir şehirdir. Rize-Trabzon arasındaki sahil yolundan da defalarca geçmişliğim vardır. Mesut Yılmaz'ın Türkiye'ye büyük kazığı Karadeniz otoyolunun tamamlandığını görmemiştim ama, uçaktan iner inmez ilk hayal kırıklığım bu oldu. Önü deniz, arkası orman o muhteşem yol bu kadar çirkinleştirilebilirdi. Karadeniz'e bu kötülüğü yapanın Rizeli Mesut Yılmaz olması da bir Laz fıkrası olabilir adeta.
Rize zaten son yıllarda gericiliğiyle toplumsal hafızamıza kazınan bir şehir: Çok da garip bir karışım gerçi. ismail Türüt ve Şevki Yılmaz gibi grotesk figürler de buradan çıkma, Tarkan ve Cihan Doğan gibi parıltılı şarkıcılar da.
Ama tabii Rize çoktandır hepimiz için sadece Recep Tayyip Erdoğan'ın memleketi. Rize'ye sık sık giden ve memleketini çok seven Erdoğan'ın Rize'de işlenen şehircilik cinayetini görmemesi, bu konuda herhangi bir adım atmaması çok şaşırtıcı, üzücü.
Hele Ayder Yaylası. Laz mimarisi cinayetleri burayı kısa sürede yok edecek bir beton yığınına dönüştürecek. Hayatımda gördüğüm en çirkin yapılaşmalardan biri Rize'yse, Ayder Yaylası'na yapılan da ancak buna eşdeğer bir doğa katliamı olabilir. Tıpkı Ala çatıda taş evlerin restore edilip, buraların kıymete binmesi için galiba Ayder'e de istanbullu işgali gerekiyor.
Ama bu gidişle çok zor. Zira 'tersine Darwinizm'e örnek olabilecek bir gerileme var Rize'de. Burası zaten gerici, bağnaz bir şehriydi Türkiye'nin ama en son yedi sene önce buralara gelmiş birini bile şaşırtacak kadar karanlık bir yer olmaya doğru gittiğini gördüm.
Çoktandır 'Bütün Anadolu kırmızı sokaklarla dolu' diye bağırıp duran gezgin-yazar Mehmet Yaşin haklı. içki içecek yer bulmak imkansız.
Ama içkinin ötesinde bütün yerel özellikler de 'apartmanlaşma' sürecine kurban gitmiş görünüyor. Rizeliler'in dağ tepeleri de dahil olmak üzere bir zamanlar bahçeli evlerin bulunduğu yerlere apartman dikmelerinin altında kuşkusuz sınıf atlama arzuları yatıyor. Rol modellerinden öyle görmüş olmalılar: Apartmanın zenginlik ve kentlilik olduğuna yanlış bir şekilde inandırılmışlar.
Bir de kadınlara özellikle bakmak lazım. Anadolu'nun pek çok yerinde kadınlar zaten yıllardır başlarını bağlardı ancak farklı bağlama biçimleri bu topraklardaki mozaiği yansıtırdı. Anadolu'nun zenginliğiydi bu. insanlar ayrışırdı bu sayede.
Şimdi 'Şulebaş' diye tabir ettiğimiz model köyleri bile esir almış durumda. Tıpkı apartmanın medeniyet olduğunu düşündükleri gibi, sırf Hayrünnisa Gül ve Emine Erdoğan başını bu şekilde bağlıyor diye geleneklerini, köklerini terk etmeye başlamış Anadolu kadını.Herhalde 'idol' Erdoğan'a olan koşulsuz bağlılık bu tektipleştirmeye yol açıyor. ilerici ve medeni olanın bu 'Şulebaş' denen sıkmabaş olduğuna inanılıyor.Soner Yalçın'ın Hürriyet'te yayımlanan bir yazısı 'Şulebaş'ın kodlarını çözmemize yardımcı olacak (3 Şubat 2008).
Ağabeyinin telkiniyle Nurcular'ın arasına katılan, aslında son derece ilerici ve başı açık biri olan Şule Yüksel Şenler giderek bağnazlaşmış, en sonunda da kara çarşafa girecek kadar dünyadan kopmuştu. Dahası, Şenler'in başını bağlaması da tamamen 'mahalle baskısının' ürünüydü. Ağabeyinin ricasıyla katıldığı tarikat toplantılarında ojeli parmakları ve modern giysileri başkaları tarafından eleştirilince başını -kendini zorlayarak- örtmeye başlamış Şenler...
Zamanında Ermeni bir terzinin yanında çalıştığı için de eli kumaşlarla tasarım yapmaya yatkındı. Bugün Erdoğan ve Gül 'lady'ler tarafından benimsenen 'Şulebaş' şekli de ayna önünde geçirilen uzun seansların sonunda ortaya çıkmış.
Güya şık, güya estetik, güya farklı olsun diye...
Oysa 'Şuleba' tektipleşmenin, Anadolu kültürünün ölümünün, gericiliğin simgesidir.
Rize'den bir süre Türkiye'nin CHP'li belediyeler dışındaki illerine gitmeme kararı ve bu ülkenin geleceğine dair fazlasıyla karamsar hislerle döndüm
Şimdi yorumlayalım. Mesela demiş ki sayın oray - rize gericiliğiyle hafızamıza kazınmıştır.- bazı isimler vermiş mesela sanki rize halkının temsilcileri onlarmış gibi. Merak ettiğim acaba sokaktaki adamla konuşmuş mu?
Tayyip Erdoğan ın memleketi demiş, buram buram siyaset içerikli bir yorumla baştan tökezlemiş zaten.
Ayder yaylasında yapılan doğa katliamı konusunda kendisiyle aynı fikirde olmaktan utanç duysam da maalesef haklıdır.
Rize geriliyor diye bir şeyler gevelemiş ama 7 yılda rize deki değişikliği ve ilerlemeyi göremicek kadar sabit bakmış ama görememiş. Arabayla sokaktan geçerken yetersiz gözlem yapmış kendisi.
Asıl dikkat çeken konu ise içki içecek yer bulamaması. Rize küçük bir şehir, sokakta çoğu insan birbirini tanır. Adım başı selam vermeniz gereken insanlarla karşılaşırsınız. Rize nin bir Anadolu şehri olduğunu düşünürsek, kimse gündüz gözüyle bir yere gidip, yemeğinin yanında kırmızı şarap yudumlamaz. Çağdaşlık kıstasınız buysa oray bey(!) sizin adınıza üzüldük.
Ayrıca Keşke sorsaymış güneş restorantı tarif ederdik kendisine, gönlünce içip bu şekilde saçmalamazdı belki.
Apartmanlar demiş her yerde, Apartmanlaşma demiş. Gelişiyoruz oray beyciğim (!) metropol dediğiniz şehirlerin hiç birinde tek katlı bahçeli pembe panjurlu evler yok. Artık şehirleşme deniliyor sanırım buna. Eğer hala o bahçeli evlerde oturuyor olsaydık o zaman çok gelişmiş bir şehir mi diyecektiniz?
bak seen, sınıf atlamak demiş ama sanırım kendini üstün ırk olarak gören zalim Yahudileri örnek almış. Selam ederim kendisine.
Şulebaş yorumuna bir de biz yorum getiremeyelim zira bir yahudi nin islamiyet ve getirileri hakkında ders verir nitelikte yorumlar yapması zaten gereksiz.
Anadolu kadını özünü kaybetmiyor ama senin özün çürümüş *
Şimdiii geliyoruz şu koca zırvanın özüne inen cümleye. -türkiyenin chpli belediyeler dışındaki illerine gitmeme kararı aldım- sanırım kini açık ve net...
Son olarak oray eğini çay tanıtımı için rizeya getiren doğadan çaya yaptığı anlamsız seçimden
Dolayı yazıktır diyoruz. Düzgün Türkçe bile konuşamayan, tek yaptığı Gayliğini açığa çıkarıp kendine yeni partner bulmak olan bir bünyeyi ne diye çay tanıtımına getirir bir firma anlamış değiliz.
Not: oray eğin beyi huzurlarınızda tekrar Rize davet ediyoruz, kendisine Rizeli hemcinslerinin(!) misafir perverliğini göstermek arzusundayız. Memnun kalacağını umarız.
türkiye'De gericilik karşıtlığının halk düşmanlığı üzerinden yapılamayacağını hatırlatmak gerekiyor bu kesimlere. yani gericiliğin panzehiri asla ve asla halk düşmanlığı değildir. gericiliğe karşı tavır alıp new york'ta o şehrin yerlisinin bile yiyemeyeceği yemekleri gazetelerde normalmiş gibi göstermek hiç değildir.
bugün yazdığı yazısıyla altan ailesine ağır sözler söyleyen mehmet altan deyimiyle; "altan ailesinin paçasına yapışan" yazar. köşesinin tek işlevi ona buna laf yetiştirip gazeteye olan ilgiyi artırmaktır. lakin görevini aşarılı bir şekilde ifa ettiğini belirtmeden geçemem. yiğidi öldür ama hakkını ver meselesi.
Neyin mücadelesini vermişler, neye direnmişler, neyi feda etmişler ki? Babası 12 Mart a alkış tutmuş, oğlu 12 Eylül olur olmaz solcu geçmişine küfretmiş ve Özala yaranmış. Cumhurbaşkanını ayakta alkışlayan, iktidar sofrasında kadeh tokuşturan onlar. Hangi demokrasi mücadelesinden bahsediyorsunuz, tek amaçları ceplerini doldurmak ve kendilerine rant sağlamaktı. En büyük özellikleri ise ne modaysa onun peşinden gitmek...
Önce solculara küfretmek, sonra Özalcılık, sonra dönemin modasına uygun olarak Kürtçülük, şimdi Fethullahçılık ve Siyasal islamcılık... Bugün Türkiye'de gerçek bir darbe havası olsa, asker de gerçekten darbe yapmaya niyetli olsa, kamuoyunda bir darbe beklentisi olsa baba-abi-kardeş-torun-damat hep bir ağızdan en büyük darbeci olurlardı. Babasının 12 Mart'ta yaptığı gibi darbeye alkış tutarlar, askeri müdahalenin öneminden bahsederlerdi... Ama şimdi moda askere vurmak, onlar da modaya uyuyor...