hali hazırda mutluluğa sahip olanları hem şükrettirip hem korkutacak cinsten bir film. sevgilinize, eşinize sarılıp birkaç ufak gözyaşı döktüğünüz ve yanınızda olduğu için defalarca şükrettiğiniz, hayattan erken göç etmemesi için dualar ettiğiniz dakikalar yaşatır.
--spoiler--
filozofik bir biçimde yıl içinde önemli günleri not etti; kendi doğumgününü ve bir şekilde kendisinin de bir parçası olduğu diğer tüm günleri. bir akşam üzeri aynada güzelliğini seyrederken birdenbire fark etti ki, diğerlerinden daha büyük bir öneme sahip bir tarih daha vardı; sahip olduğu tüm cazibenin yok olacağı, kendi ölümünün tarihi; yılın diğer günleri arasında tembelce ve görünmeden yatan. o, her yıl üzerinden geçtiği halde hiçbir işaret ya da ses vermeyen, ama kesinlikle orada olan bir gün. ne zamandı?
--spoiler--
harikulade değil ama güzel bir kitap, güzel bir film.
Gary Moore'un muhteşem şarkısı. içinizi titretir dinlerken kendinizi kötü hissettiğinizde ve umutsuzluğa düştüğünüzde üzerinize ışık gibi doğar bu şarkı çok iyi gelir. sözleri de müziği de muhteşemdir. http://www.youtube.com/watch?v=3bINmmNpViM
O bakışı daha önce bir yerde görmüştüm
Kederin açık bir kitap gibi
Çok uzun zamandır bu haldesin
Biri sana birşey yapmış olmalı
Ama bir gün güneş seni aydınlatacak
Tüm gözyaşlarını gülümsemelere döndürecek
Bir gün tüm hayallerin gerçek olacak
Bir gün güneş seni aydınlatacak
O bakışı daha önce öyle çok gördüm ki
Gözlerindeki üzüntünün farkındayım
Yaşamın tıpkı bir dilek kuyusu gibi
Nereye gittiğini sadece zaman gösterecek
Ama bir gün güneş seni aydınlatacak
Tüm gözyaşlarını gülümsemelere döndürecek
Bir gün tüm hayallerin gerçek olacak
Bir gün güneş seni aydınlatacak
Yalnız gecelere elveda de
Kuzey ışıklarına elveda de
Soğuk kuzey rüzgarlarına elveda de
Giden sonbahara elveda de..
sonu öyle bitmese daha iyi olabileceğini düşündüğüm film.
--spoiler--
sonunu melekler şehrine benzeterek ne elde ettiklerini senaristlere sormak istiyorum burdan. nolurdu mutlu sonla bitseydi. illa ağlak mı olmalı? gerçi biraz ütopik olduğu için hüzünlenme bile yaşamadım.
--spoiler--
ayrıca, arkadaş bu kadar içi boş mu olur bir film. akılda kalıcı tek bire replik yok ayrıca. hem insan birine birkaç sene geç kalır ama 23 yıl boyunca kalmaz. laçka bir ilişki haline geldi ve allah'tan bitti 2011'de. yoksa 2050'ye kadar sevişirdi bunlar.
Bir filmden ziyade bir kitap olarak değerli bir yapıt.
Kitap gayet keyifliydi, askerlik dönemimde bi çırpıda okuyup bitirmiştim. Şahsım adına Kitabı değerli kılan şey, kendi hayatımdan izler bulmamdı. Okudukca sanki kendimi dışarıdan izliyor gibiydim. Ta ki sonuna kadar.
Okuyanlar veya izleyenler zaten biliyordur.
Acaba yanlış mı okudum diye, iki defa tekrar okumuştum teyit etme amaçlı. Aslında ne okuduğumu gayet iyi biliyordum, ama ne bileyim inanmak istemiyor insan.
15 temmuz 1988'deki elemanların mezuniyeti ile başlıyor hikayemiz. esas kız zamanında oğlana vurgun, oğlan ise anı yaşayıp, her çiçekten bal toplayan biri. mezuniyet sonra 2 kız, 2 erkek arkadaş kalıp da, çiftlerden biri bizim esas ikiliden uzaklaşınca arımız yine bal toplamak için hareket geçiyor. ve tanışma hikayesi böylece başlamış oluyor.
kızın evinde yarım kalan işi bitirmek için, kızı kendi evine çağıran oğlan annesigilin sürpriz yapmasıyla evin müsait olmadığını görüyor ve kızdan ayrılıyor. o ana kadar tek tanışıklıkları bu olaylar olan ikili artık her 15 temmuz'da bir şekilde görüşmeye başlıyorlar ve git gide birbirlerine bağımlı hale geliyorlar. belki kendilerine itiraf edemeklerinden, belki de oğlanın sürekli anlık hevesler peşinde koşmasından mütevellit birbirini seven bu iki gencimiz bir türlü bir araya gelemiyor. aradan 10-12 yıl geçtikten sonra oğlan evleniyor. tabi evlenmeden evvel tv sunuculuğuna kadar yükselen kariyeri ve cafcaflo hayatı düşüşe geçiyor ve çareyi evlenip durulmakta buluyor elemanımız.
evlilikleri devam ederken eşinin aldatması neticesinde boşanan oğlan çareyi esas kızımızın yanına gitmekte buluyor. tabi bu sürece kadar leş bir birliktelik geçiren kızımız janti bir eleman buluyor kendine. janti elemanı gören oğlan tam çekip gidecekken kız dayanamıyor ve peşinden gelerek izleyicinin en başından beri arzuladığı birleşme gerçekleşiyor.
tam her şey yoluna girdi derken kızımıza kamyon çarpıyor ve neredeyse 18 yıl süren bu çalkantılı ilişki madden bitiyor. tabi oğlanın hezeyanları ve kendini toparlama sürecinin ardından film nihayete eriyor.
anne hathaway ve Jim Sturgessgerçekten başarılı bir performans sergilemişler. jim bey bir erkeğin hayatını nasıl mahvedeceğini güzel yansıtmış. efendi kız yerine piç kız peşinde koşan ancak bütün resmi görmekten kaçınan bir looser nasıl olur güzel yansıtmış. anne hanım ise özellikle bir sahnedekii love you so much, but i don't like you anymore cümlesi ile ayrı kaldıklar 15 senenin özetini çok kısa 2 cümle ile bize gösteriyor. film ile ilgili bence olumsuzluklar ise kıza kamyon çarpması. evet, bildiğin bisikletle seyir halinde iken kamyon çarpıyor kıza ve çok naif ilerleyen filmimizde absürdlük olarak göze çarpıyor. bir diğer nokta ise, sürekli kendilerinin en yakın dost olduğuna inandıran iki sevgilinin kavuşma sahnesi daha sansayonel, vurucu ve etkileyeci olabilirdi. biraz yalın kalmış gibi.
ne zamandır erteliyordum izlemek için. tam da ağlamaya ihtiyacım olduğunu hissettiğim, şu kasvetli günde derdime derman olmuş bir film.
klişe aşk hikayelerine nispeten daha gerçekçi ve kendinizi bulabileceğiniz, yapamadıklarınız, söyleyemedikleriniz, içinizde kalanlar, geç kalınmışlıklar ve unuttuğunuz bugünler üzerine oturtulmuş gerçekçi bir içerik.
anne hathaway ve jim sturgess oyunculukları ve mekan çekimlerinin hoşluğu da eklenince oldukça tatmin edici, tavsiye edilebilir bir film olmuş.
izlediğimde sıkıntıdan ölecektim.. ayrıca çakma film resmen melekler şehrinden acıtasyon araklamışlar, erkeği bizim ıssız adamdan çalmışlar.
allahtan aşık olan kızın sevişme sıkıntısı yoktu oda olsaydı izlemezdim.
filmde tek bir diyalog kaldı aklımda gerisi çöp. baba ve oğlun konuşması ve babanın annesinin ölümü üzerine oğluna ders vermesi.
baba : dayanacaksın bunu yapmak içinde o varmış gibi davranacaksın.
mazlum evlat : yapamam, bunu yapamam ühühühühü
baba : benim 10 yıldır nasıl yaşadığımı sanıyorsun.
gary moore solosuna başlarken, dünya sanki duruyor da, ben yaşamıyor gibi oluyorum. sonsuz bir güzellik içinde şarkısını icra ederken, o gibson gitar tonu beni yerle bir ediyor. sonrası mı? şarkının mükemmeliğinde savrulan o sözler..