günümüzde ismi güroymak ilçesi olarak değiştirilen kutsal belde.
tarihi:
tasavvuf merkezlerinden biri olan Nurşin sahip olduğu tarihi potansiyelle, yüzlerce yıla kök salan bir misyonun, köklü bir inancın temel taşıdır. Nurşin medreseleri ve hizmetleri, Nurşin in tasavvufi yönü ve yetiştirdiği mutasavvıfların toplum üstünde etkileri büyüktür. Bu etkileri anlayabilmek için bu şahsiyetleri tanımamız ve olaylara vakıf olmamız gerekir.
Tasavvufta önder olan insanları yetiştiren Nurşin, binlerce insanın eğitimine katkıda bulunmuştur. Abdurrahman-ı Taği Hazretleri, Fethullah Verkansi Hazretleri, Muhammed Diyauddin Hazretleri, Ahmedel Haznevi Hazretleri, Seyda Fadlullah Hazetleri, Seyda Alameddin Hazretleri, günümüze ulaşan altın silsilenin halkalarındandır.
Talebesi Bediüzzaman Said-i Nursi, Abdurrahman-ı Taği için şöyle der:
Ben dokuz yaşımda iken Abdurrahman-ı Taği yi tanıdım. Bu zat velilere makam aldıran zattır. diyerek onu övmüştür. O nun için Emirdağ mektuplarında Bediüzzaman "Nahiyemiz olan Hizan kazasına bağlı Isparit e gelen meşhur Seyda namında Abdurrahman-ı Tağî, himmetiyle o kadar çok talebeler, hocalar ve âlimler yetiştirdiler ki bütün islam âlemi onlar ile iftihar eder . Tarikat içinde öyle bir vaziyet hissediyorum ki yeryüzünü fethedecek bu hocalardır." diye Seyda-i Taği den ileri dönemde yetişecek alimleri işaret eder ve ekler: Benim ilmim Abdurrahman-ı Taği nin ilminden bir damladır.
Abdurrahman-ı Taği Hazretleri nin ilimde ve dinde çok değişik futühatlarını görebilirsiniz. Abdurrahman-ı Taği Hazretleri öyle bir müjde ile müjdelenmiştir ki tüm ümmet-i Muhammed ondan istifade edecektir. Abdurrahman-ı Taği Hazretleri nin bir hac yolculuğunda Medine-i Münevvere yi ziyareti esnasında Ravza-i Mutahhara da manevi bir hava oluşur. Mübarek Efendimiz in sesi duyulur ve Abdurrahman-ı Taği Hazretleri Ravza-i Mutahhara nın içine çağrılır. Kimsenin önüne yaklaştırılmadığı, nöbetçiler tarafından korunan o yeşil kapı görevli tarafından açılır ve Abdurrahman-ı Taği Hazretleri içeri girer, kendisine şu müjde verilir: Onlara müjdele! Sana bağlı olup senin yolunda olanların sekeratı sehl olacaktır, yani ölümün zorluğu kolaylaştırılacaktır ve iman ile ruhlarını teslim edeceklerdir. Bu çok büyük bir müjde ve hediyedir. Bu yolda olup hayat kitabını yazan biz insanlar için ne güzel bir noktalanış
Bu olay iki yönlü ele alınmalıdır.
Biri,Abdurrahman-ı Taği Hazretleri nin bu müjdeye nail olmasını sağlayan faktörler nelerdir?
Diğeri, bu müjdeden faydalanmak isteyen insanın ne yapması gerektiğidir.
Abdurrahman-ı Taği Hazretleri mutasavvıf, âlim, zahid, mütevazı bir insandır. Dışarıdan baktığınızda bizim gibi birisidir. Fakat gönül dünyasında fırtınalar yaşanmaktadır. O, halk içinde Hak la beraber olan bir insandır.
Çok kısa bir sürede yüksek evliyalık derecesine ulaşan Abdurrahmân-ı Tâgî bir sabah hocasının huzuruna giderek: "Efendim! Ben her şeyde Lafza-i Celâl zikrini duyuyorum. Hatta önümde yürüyen köpekten bile o zikri duydum." dedi. Öyle bir hâle gelmişti ki her bir adımında kalbinden 70000 kelime-i tevhid zikredebiliyordu, o kalbini tek bir sevgiye yani Allah sevgisine bağlayan bir zattı.
Hocasının emri üzerine iki yıl müddetle Isparit kadılığı, yani bugünün deyimiyle hâkimlik yaptı. Bu vazifesi esnasında insanlara güzel ahlakı ve hoşgörüsüyle hizmet etti.
Velilere makam aldıran bu zatSultan II. Abdülhamit Han döneminde yaşadı. Sultan II. Abdülhamit Han, Şazeli tarikatına bağlanmış, bu yolda ömrünün son dönemlerine kadar makam-ı reşadete kadar yükseldiği bildirilmiştir. Hatta zamanın kutbul ariflerinden Şeyh Abdurrahman-ı Taği ye mücedditlik geldiği hâlde o, bu görevi üstlenmekle padişahla kıyaslandığında faydasının sınırlı olabileceğini düşünerek bu görevi nüfuz sahaları geniş olan, gerek iç gerekse islam dünyasına etkisiyle bilinen, veli tabiatlı, Ulu Hakan Abdülhamit Han a devretmiştir. Düşünebiliyor musunuz? Velilere makam aldıran bu zat, tevazu örneği göstererek mücedditliği Ulu Hakan Abdülhamit Han a manevi kanal yoluyla devrediyor ve Abdurrahman Taği, Sultan II. Abdülhamid Han ın bulunduğu asrının müceddidi olduğunu bildiriyor.
insanoğlunun tarihsel gelişim sürecinin dönüm noktalarında bazı mekânların kendine has bir rolü olduğu görülür. Nurşin de bu mekânlardan biridir. Nurşin doğuda bir medeniyet merkezidir. Taş duvarları arasında Osmanlı medeniyetinin izlerini bulabilirsiniz.
Osmanlı hoşgörüsünün ve gönüllüğünün tezahürü olan Nurşin de Türk ün, Kürt ün, Alevi nin ve Ermeni nin bir arada kardeşçe nasıl yaşadığının, birlikte nasıl hizmet ettiklerinin örneklerini tespit edebilirsiniz. Oradaki önder şahsiyetlerin, bizim öteki gözüyle baktığımız insanları nasıl bir araya topladığını, bir köprü yapımı esnasında görebilirsiniz. Abdurrahman-ı Taği Murat Nehri üzerinde Hınıs Köprüsü nü bizzat başında durarak yaptırmıştır.
inşaatın yanına bir çadır kurulur ve işler yakından takip edilir. Şeyh ve mürid aynı işte birlikte çalışır. Abdurrahman-ı Taği çadırında bir hasırın üstünde oturan, üstünde yamalı elbisesi olan, yoğurda kuru ekmek doğrayarak yemeğini hazırlayan, kalbini dünya muhabbeti ve onun nimetlerinden soyutlamış bir mutasavvıf örneği olarak orada bulunur.
Köprünün işleri ilerlediğinde çalışanların sayısı yeterli olmaz ve Abdurrahman-ı Taği Ermeni köylerine gidilip onların yardım için çağrılmalarını ister. Halifelerinden Abdulkahhar Efendi, Ermeni köylülerin gelip gelmeyeceği konusunda tereddüt içindedir; ancak yine de aldığı emri Ermenilere bildirir - Abdurrahman-ı Taği nin onları çağırdığını söyler - , Eğer o çağırmışsa biz hemen geliyoruz. diyen Ermeniler kazma ve küreklerini alarak köprü inşaatına yardıma gelirler.
O bölgede yaşayan, medreseye hizmetleri dokunan Hıristiyanlara Abdurrahman-ı Taği yi çok sevdikleri hâlde neden Müslüman olmadıkları sorulduğunda bizlere ibret niteliğinde şu cevabı
verirler: Abdurrahman-ı Taği gibi bir Müslüman olacağımızı bilsek hemen iman ederiz. Sizin gibi Müslüman olmaktan korkuyoruz. cevabını verirler.
Birleştirici ve etrafındakilere güzel örnek olan Abdurrahman-ı Taği Hazretleri ne bu yaptığı hizmetler ve fedakârlıklar karşılığında Abdülhamit Han tarafından berat ve nişan verilir.
Nurşin, son zamanlarda Sayın Cumhurbaşkanımızın ifadeleriyle de gündeme gelmiştir. 150 yıldır Nurşin divanı az önce de söylediğimiz gibi kültür ve dil farklılığı olan insanları birleştirici ve kucaklayıcı özelliği ile hep ön plana çıkmıştır. Bilirsiniz bazen, bazı kavramlar, bazı ifadeler ve kelimeler, zihinlerde ve kalplerde söyleyenin kastını çok aşabilecek çağrışımlar uyandırır. işte Nurşin kelimesi de bunlardan biridir.
Suriye de yaşayan büyük mutasavvıf Ahmed-el Haznevi nin, yaz kış demeden, bazen donmak pahasına günlerce yürüyerek yollarını aşındırdığı, nispet aradığı ilim ve irfan yuvasının büyüklüğü, bağrında yatan nur silsilesinden, özellikle de Ahmed-el Haznevi nin üstadı, büyük mutasavvıf Muhammed Diyauddin den gelir.
Kökünü ilim ve irfandan alan bir ağacın dallarından biri olan Hazret lakabıyla bilinen Muhammed Diyaüddin Hazretleri kimdir? Muhammed Diyaüddin Hazretleri, bakırı nazarıyla altın yapan, dokunduğu çamuru misk-ü amber kokutan, bir nur silsilesinin en parlak halkalarından biridir. Hem büyük âlim Abdurrahman-ı Taği nin oğlu, hem de Fethullah Verkanisi nin öğrencisidir. Feyiz aldığı nur silsilesi, Bağdatlı Mevlana Halid (k.s), imam-ı Rabbani (k.s), Şah-i Nakşıbend (k.s) ve Selman-ı Farisi (r.a) gibi nur halkaları aracılığıyla Hz. Ebubekir e, buradan da Fahr-i Kainat Efendimiz e kök salar.Yetiştirdikleri velileriyle yüzlerce yıldır Orta Doğu da, Orta Asya da, Uzak Doğu da, Avrupa da, Avustralya da, Amerika da bu insanlar ayak basmadık yer bırakmadılar. Himmetleriyle bütün dünyayı kuşattılar. Allah dostlarının, Ahmed Yesevi nin, Yunus Emre nin, Hacı Bayram ın, Akşemseddin in, Şeyh Şamil in, Sultan Abdulhamid in, Bediüzzaman ın beslendiği kaynak da bu nur silsilesidir. Türk, Kürt, Arap, Çeçen, Gürcü, Farisi, Hintli, velhasıl her milletten, her dilden, her renkten, her ırktan insan bu silsilenin içindedir.
Bu nedenle, Muhammed Diyauddin, Nurşin den şöyle seslenir: "Burası öyle bir kapıdır ki gelene Niye geldin? gidene de Niye gittin. diye sorulmaz." Hazret de Mevlana gibi son derece zengin çağrışımları olan bir mutasavvıftır.
Hazret tam otuz dört yıl dini tedrisat ve irşatla meşgul oldu, fakat hayatının bir dönemi savaş yıllarına rastlar. Bu zatlar vazifenin hangisi kendilerinden istenmişse onu seve seve yerine getirmişlerdir. O yıllarcephede olma zamanıdır. Çünkü tüm büyükler yetiştirdikleri ile birlikte cephededir.
Bir tarafta Üstad Bediüzzaman, bir tarafta Hazret aynı cephede omuz omuza. Fakat cephede olmak Allah a yaklaşmaya daha büyük bir vesiledir. Onunla cephede birlikte olan bir zat: "işte hakiki şeyhlerden biri bu idi. Biz onunla aynı cephede Ruslara karşı cihat ederken yemin ederim ki her namaz vakti geldiğinde: Haydi arkadaşlar namazımızı cemaatle kılalım. ve her ikindiden sonra yine: Haydi arkadaşlar cemaatle hatmemizi yapalım. der ve hep beraber hem namazımızı kılar hem de hatmemizi yapardık. Hazret e: Efendim cihattayız. Namaz cemaatle olmasa, hatta hatme bile olmasa olur. denilince kendisi: Hayır cihat ayrıdır, bu vazife ayrıdır. Biz hem cihat ederiz, hem vazifemizi yaparız." derdi.
O sıralarda bir yerde arkadaşları ile beraber bir top mermisi bulurlar. Onunla uğraşırken mermi patlar ve Hazret in bir kolu kopar. Ondan sonra artık tek kolla hayatının sonuna kadar irşat ve tedrisata devam eder.
Bu savaşta Hazret in kardeşlerinden Muhammed Said şehit olduğunda Hazret in takındığı tavır çok ilginçtir. Şahadet haberini aldığında ilk sorduğu göğsünden mi, sırtından mı vurulduğudur. Göğsünden vurulduğu cevabını alınca:
- Hamdolsun, demek ki kardeşim düşmandan kaçmamış, hakiki şehit olmuştur. Şükürler olsun ki Seyda ailesi bir şehit vermiştir, diyerek bizi teselli ettiler.
Nurşin de o kadar mükemmel bir islami hayat tesis ettirmişlerdi ki herkes onlara hayrandı.
Bu insanlar zannedildiği gibi sadece evlerinde oturarak kendilerine gelen insanlarla ilgilenip ibadetle meşgul olan insanlar değildirler. Gerektiğinde çevresindeki herkesi toplayıp vatan müdafaasına katılan, şehit veren, gazi olan, siyaset yapılması gerektiği zamana ve duruma göre islami ölçülerde davranan insanlardır.
Silsilenin son halkası, Abdurrahman-ı Taği nin torunu, âlim, zahid, takva sahibi Seyda Fadlullah Hazretleri nde dedelerinin tüm özelliklerini görmek mümkündür. Seyda benliğine köle olmuş insanlara, ben içinde bir başka beni arayan insanı bize hatırlatan insandı.
Bütün dünya gezilip dolaşıldığında varılan en son menzile kadar, sadat-ı kiramın en büyükortak noktası ilimdir, irfandır, edeptir, güzel ahlâktır, insan-ı kâmil olmaktır.
insanlığın kurtuluş ve selameti için meydana getirdikleri eserler ve vazifelerinin devamı için yetiştirdikleri âlimler hepsinin ortak özelliklerindendir. işte Seyda Fadlullah Hazretleri de Seyda Alameddin i varisi olarak yetiştirmiştir. Şuanda vazifeyi, bu mübarek zat devam ettirmektedir.Çocukluk yıllarından itibaren Üstadımız Fadlullah Hazretleri nin özel bir ihtimam ve gayretleri ile yetişmiş, babasının yüksek ahlâk ve seciyesini, hizmet anlayışını yaşayarak öğrenmiştir.
Uzun yıllar Muhammed Dalan Hoca Efendi den medrese eğitimi almış, Tillo da bulunan Molla Burhan Hazretleri nin yanında eğitimini tamamlamıştır. ileri düzeyde Arapça bilmektedir. Tefsir, Hadis, Fıkıh ve diğer alanlarda eğitimini tamamlayarak müderrislik görevini ifa etmektedir.
işte Nurşin; kaynağını Efendimiz den alan bir nur silsilesinin dalga dalga yayılıp Abdurrahman-i Taği Hazretleri, Muhammed Diyaüddin Hazretleri, Şeyh Fadlullah Hazretleri, Seyda Alameddin Hazretleri ve Halk içinde Hak la beraber yaşayan daha nice evliya yetiştiren bir ekolün sembolü, manevi bir beldedir. Nurdan filizlenen, nurda son bulan bir halkanın sahip olduğu bütün güzellikleri içinde barındıran bir iklimdir. Nurşin kardeşlik, Nurşin birlik beraberlik, Nurşin insana verilen değer demektir. Nurşin, insanlığı susuzluğundan kurtaracak kaynaktır.