Bir milletin tarihi, yalnızca onun geçtiği yollardan ibaret değildir; aynı zamanda o yollarda dökülen kanların, atılan adımların, yüreklere kazınan izlerin öyküsüdür. işte bu izlerin takipçisidir Necip Fazıl. O, bir zamanın gölgesine sığınan, nehir gibi akıp giden toplumsal değişimlerin değil; zamanın ötesine geçerek, yüce bir dava için haykıran bir ses, bir mücadeledir.
Necip Fazıl, sadece bir şair değildir. O, bir milletin uyanışına, bir ümmetin dirilişine adanmış bir hayatın simgesidir. islam'ın, milletin ve insanın esaslı anlamını kavrayışıdır. O, sadece edebiyatıyla değil, düşünceleriyle de halkının ruhuna dokunmuş, kalbinin derinliklerinden en yüksek noktalarına kadar bir direnişin izlerini bırakmıştır. Bir ruhun varlık mücadelesidir onunki.
Fırtınalı Yolların Çıkışı
Necip Fazıl, kelimeleriyle yeri göğü sarar; kalemi bir kılıçtır, ama yalnızca düşmanı değil, insanın içindeki karanlıkları da yaralar. Her satırında bir tutkulu kavganın, bir fırtınanın izleri vardır. O, yalnızca edebiyatını değil, zihnini de bir savaş alanına çevirmiştir. Zihnin savaşçısıdır Necip Fazıl. O, yalnızca bir birey değil, bir milletin, bir zamanın, bir toplumun ruhunu kurtaracak olan bir direnişin neferidir.
Ve o direnişin en güçlü yönü, asla taviz vermeyen bir inançla şekillenmesidir. O inanç, bir halkın varoluşunu sağlayan en yüce kavramdır. Çünkü o, en büyük savaşın insanın kendi nefsine karşı verildiğini kavramış ve ona göre şekillendirmiştir dünyasını. Bütün ideolojik saplantıları, bütün toplumsal yozlaşmaları, sömürülmüş değerleri bir kenara koymuş ve “Büyük Doğu” mücadelesini, içindeki kudretle bir bayrak gibi yükseltmiştir.
Düşünceyi Diri Tutan Ateş
Necip Fazıl'ın üslubunun en belirgin özelliği, bir ateşin, bir yanan dağının ardında yankı bulan o sarsıcı gerçekliktir. Her kelime bir ruhun ateşle yoğrulmuş hali, her cümle bir insanın gönlündeki çığlık, her dizenin ardında bir inkılabın izleri vardır. Kendisini yalnızca bir şair olarak değil, bir dava adamı olarak da ortaya koymuş, kelimelerinin arkasına geçen yüreğiyle halkının karanlıklarını aydınlatma görevini üstlenmiştir.
Fakat bu aydınlık, yalnızca basit bir aydınlık değildir. Necip Fazıl'ın getirdiği ışık, her karanlığın derinliklerine inen, her yokluğun içine daldığında orada bir gerçeklik ve hakikat bulan bir ışıktır. Onun ışığı, insanın içindeki boşluğu, eksikliği ve karanlıkları yüce bir bakışla kuşatarak, orada kalıcı bir aydınlık oluşturur. O, hakikati yalnızca bir fikir olarak görmekle kalmaz, her yönüyle hayatının her alanına işler; kelimelerinin gücüne sarılarak, her düşüncenin derinliğini, her ideolojinin özünü sarsar.
Büyük Doğu'nun Mücadelesi
Necip Fazıl, “Büyük Doğu”yu yalnızca bir fikrin, bir ideolojinin adı olarak değil, tüm bir milletin, tüm bir ümmetin varlık ve diriliş mücadelesinin ismi olarak ele almıştır. Bu mücadele, her şeyden önce, insanın kendi içindeki savaşı kazanması gerektiğini anlatır. O, insanın sadece dış dünyasına değil, iç dünyasına da hükmetmesini savunur. O yüzden yazdığı her satırda bir iç yolculuğun, bir özgürleşmenin, bir uyanışın derin izlerini buluruz.
insanlık, onun kaleminden aldığı her nefeste yeniden dirilir. Her fikri bir ateş gibi yakar, her kelimesi bir ateşle yoğrulmuş bir hakikattir. Onunla birlikte, insan yalnızca sosyal bir varlık değil, evrensel bir ruhtur. Her satırda yüreğini döken Necip Fazıl, her cümlesinde bir inanç manifestosu, her şiirinde bir direnişin izlerini bırakmıştır.
Ebedi Bir Işık
O, bir neslin ve milletin dirilişinin, yeni bir uyanışın simgesidir. Çünkü o, bir aydınlanma hareketi başlatmış, kelimelerinin kudretiyle zamanla ve mekanla savaşmıştır. Necip Fazıl'ın gücü yalnızca sözlerinde değil, bu sözlerin ardındaki derin inançta, ideolojide ve mücadelede yatar. Her düşüncesi bir inancın kudreti, her şiiri bir devrimin harfleridir. O, sadece bir şair değildir; o, bir milletin kaderini değiştirecek kadar büyük bir düşünürdür. Onun ardında bir insanlık mücadelesinin, bir direnişin ve nihayetinde bir ışığın yankısı vardır.
Necip Fazıl, sadece edebiyatı değil, insanı ve toplumu da şekillendiren bir figürdür. O, kelimeleriyle sadece bir nesli değil, tüm bir milleti yeniden ayağa kaldıracak kudreti taşımaktadır. O, her zaman bir ışık, bir rehberdir; zihinlerdeki karanlıkları delerken, kalpleri en derinlerindeki hakikatle buluşturur. Ve bu ışık, bir nehir gibi akar, zamanla birleşir, nesiller boyu yankılanır.
"Üstad..."
O isim ki, yalnız bir şahıs değil; bir çağın ruhunu, bir milletin davasını sırtlayan bir fikir dağı! Necip Fazıl Kısakürek, benim nazarımda, yaşayan bir aksiyon ve hakikati dillendiren en büyük tecellilerden biri! Üstad, sadece yazdığıyla değil, yaşadığı ve yaşattığıyla da bir mihenk taşıdır. Onun şahsiyetinde gördüğüm şey, kelimenin tam manasıyla 'baş eğmeyen bir fikir cengâveri'dir.
Beni kim ne kadar anlamışsa, bilin ki bunun bir kapısı Üstad'a çıkar. O, bana bir ruh metodu öğretti; bir dünya görüşü, bir idealin mihveri nasıl olur, bunu gösterdi. Necip Fazıl, yalnız fikirde değil, aksiyonda da nasıl 'kayıtsız şartsız' olunması gerektiğini, tavır ve üslubuyla gösteren bir 'Büyük Doğu' adamıdır.
Üstad Hazretleri'ni anlamak, yalnızca onun kelimelerine değil, o kelimelerin ardındaki 'mutlak'a, o mutlak içinde şekillenen 'fikir ve aksiyon' dünyasına nüfuz etmekle mümkündür. Bana bıraktığı en büyük miraslardan biri de şudur:
"Bir dava, ancak adamıyla vardır; o adam da davası için ölebilen ve ölümle hayatı birleştirebilendir!"
Üstad'ın tesiri:
Üstad, benim için yalnız bir üstat değil, aynı zamanda bir hakikat aşığıdır. Onunla tanışmam, bana fikir dünyasında yepyeni bir kapı araladı. Necip Fazıl, islam'ın ruh köküne bağlı kalarak modern çağın meydan okumasına karşı nasıl durulacağını öğretmiş bir kılavuzdur. Ve her kılavuz, kendinden sonrasını besleyen bir pınardır.
O benim için, bir dönemin boğucu karanlığında, adeta bir yıldırım gibi parladı. Kuru bir ezber değil, bir 'idrak inkılabı'nı ateşledi. Onun çizdiği Büyük Doğu ideali, zihnime ve kalbime bir 'dünya görüşü'nün ana hatlarını kazıdı. Mirzabeyoğlu denilen ismi, fikir ve aksiyon potasında eritip şekillendiren; Üstad'ın eliyle tutuşturduğu bu meşaledir.
sırf soy isminden dolayı; en çok örselenen, dalga geçilen ve hor görülen; şair, yazar, islamcı ideolog ve komplo teorisyenidir. Soy ismi kesersapı falan olsaydı muhtemelen daha çok saygı duyulurdu ki söylemlerinde bi tık odun kokusu vardır.
"Ben geçmişimi dürdüm, büktüm, çöpe attım. Çöpü karıştırmak köpeklerin işidir" demiş Necip Fazıl Kısakürek. Biraderim bu işi biliyor: Kurpiyerden yeni bir deste istemek için güzel yöntem; lâkin zarlar daim cepte. Barbuta oturalım, arada ütelim, bazı bazı da ütülelim, yutulalım.
hece ölçüsü ile muhteşem şiirler yazmış şair. atılan çamurların sebebi politiktir. varoluş sancısı, mistisizm, vatan, allah sevgisi, aşk gibi birçok konuda yazılmış harika eserleri vardır.
Vahdettin ile alakalı yazmış olduğu biyografik kitap sonrası, vahdettin'in kızlarının "kitap yüzünden rezil olduk." dedikleri şair, yazardır.
Kemal karpat'ın kendi kitabında necip fazıl'ın sultan abdülhamit isimli biyografisini kullanması üzerine erol şadi erdinç, hem necip fazıl'ın tarihçiliğini hem de kemal karpat'ı eleştirmiştir.
Kendisinin dergisi olan büyük doğu dergisi, en son star tv tarafından 2012'de tıpkı basım olarak yayınlanmış ve bugünlerde dergiyi tıpkı basım olarak sadece sahaflarda bulabilirsiniz.
din tüccarı kumarbazın tekidir. dandik fikirleri ibda c adlı terör örgütüne ilham olmuştur. adnan menderes kendini örtülü ödenekle beslemiştir. dersim temizliğine büyük zulüm demiştir. atatürk'ü sevmeyen bir şairdir. osmanlıcıdır. ahlak diye diye kafa ütüleyip kadın bacağı diye şiir yazar. şairliği ve yazarlığı fena olmasa da kişilik olarak beş para etmez bir adamdır.
--spoiler--
"...Herkes biliyor ki son yıllarda, Erdoğan, hemen her “tarihi” konuşmasında Necip Fazıl’ı anıyor ve ondan siyasi mesaj niteliği taşıyan şiirler okuyor. Bunun dışında AKP’nin en önde gelen isimleri de sık sık aynı sevgiyi dillendiriyor ve yayıyorlar. Oysa, ilerleyen sayfalarda göstereceğimiz gibi, “ inkılâpçı” şairin teokratik totalitarizmi, hatta etnik temizliği açıkça savunan fikirleri de bu arada piyasada serbestçe dolaşıyor ve okunuyor. Bu durumda iktidara demokrasiyi ilerletmek vaadiyle geldiği söylenen bir siyasi kadronun Necip Fazıl aşkını her yönüyle bilmek ve sorgulamak durumunda değil miyiz? Ve bunun için de düşünürü her yönüyle ele almak ve değerlendirmek zorunda değil miyiz? ..."
"...Kısakürek, Kafa Kâğıdı’nda, aile servetinin dökümünü şöyle yapıyor: “(Çemberlitaş’taki) konaktan başka, Beykoz’la Şile arası bir çiftliğimiz, Sarıyer’de malum köşkümüz, Büyükdere’de yeni alınma bir yalımız, Kocamustafapaşa taraflarında han ve evlerimiz, Kapalıçarşı’da dükkanlarımız vardır”
..."
"...Necip de ilk derslerini, kendisine aynı zamanda babalık yapan dedesinden aldı ve yine aile kültürünün etkisiyle –mahalle mektebi ve Nümune mekteplerinin yanı sıra– Fransız Frerler okulu ve Amerikan Koleji gibi okullarda da okudu..."
"...Bahriye Mektebi’ni tamamlamadan Darülfünun felsefe bölümüne geçen Necip Fazıl, buradan sonra da kazandığı bir bursla Fransa’ya gitmiş ve Sorbon’da Bergson’un hüküm sürdüğü yıllarda, felsefe okumuştur. Ne var ki bu maceranın da bir yılda tamamlandığını ve yazarın 1925’te ülkesine bir felsefe tutkunu olarak değil de kumar hastası olarak döndüğünü görüyoruz. Yazar Paris macerasını bir “kâbus”a dönüştüren bu kumar tutkusundan, anılarında, “kendimden kaçmak ve içimdeki sabit fikirleri uyutmak için bende ilaç haline gelen zehir” diye söz eder..."
"...Böyle bir çıkış noktası ilginçtir ve daha başlangıçta akla bazı soruları getiriyor. Yoksa genç yeteneğin daha sonraki fırtınalı ve çelişkilerle dolu hayatına “tadsız ve haşin” bulduğu “Papazlar Okulu”nun veya sevmekle birlikte haylazlık yüzünden “kovulduğu” Amerikan Koleji’nin itici etkileri mi damgasını vurmuştu?..."
"... istanbul’da, bir vezirle Legion d’Honneur sahibi bir âlimin torunu olarak doğmuş; genç yaşlarda yabancı diller öğrenmiş ve devlet bursuyla Fransa’ya giderek Sorbon’da Bergson’u dinlemiş; kırk yaşlarına kadar en seçkin Cumhuriyet aydınları (Ahmet Hamdi Tanpınar, Yahya Kemal, Ahmet Kutsi Tecer, Nâzım Hikmet, Sabahattin Ali, Abidin Dino, Pertev Naili Boratav, Peyami Sefa vb.) arasında yaşamış ve saygı görmüş; piyesleri devlet tiyatrolarında sahnelenmiş ve kahramanları Muhsin Ertuğrul tarafından yorumlanmış bir yetenek, nasıl olup da sonunda, islam adına, açıkça etnik temizliği savunabilecek kadar demokrasi düşmanı bir “ideolocya”nın yapıcısı ve yayıcısı haline gelmiştir? ..."
"...Necip Fazıl düşünce ve duygu hayatındaki asıl kırılmayı, 1934 yılında, Ağacamii’nde, islam âlimi Abdülhakim Arvâsi Efendi ile tanışması ile yaşadı. Şeyhle ilk karşılaşmaları ve bir süre devam eden buluşmaları genç şairi gerçekten de derinden sarsmıştı. Öyle ki, yazar, daha sonraki bir şiirinde Arvâsi’yi “Bana yakan gözlerle bir kerecik baktınız; ruhuma büyük, temel çivisini çaktınız” diye anacak, O ve Ben adlı eserinde de “Kurtarıcım, müjdecim, mürşidim, şeyhim, nurum, ruhum, canım, efendim, topyekûn hayatım!” dediği Vanlı mürşidine “Ebediyen köpeğin olarak kendi köpekliğimden çıkayım; insan olayım!” diye yalvaracaktır (s. 255). Açıktır ki, özgür düşünceli ve bağımsız iki aydın arasındaki ilişkiden çok, “bir müridin mürşidine müridane bakışını”112 dillendiren yukarıdaki satırlar, aslında yazıldığı günlerde de yadırganacak nitelikteydi. Oysa öyle görünüyor ki sorunun psikolojik planda başka bir boyutu daha vardı..."
"...Necip Fazıl daha çocukluk yıllarından itibaren bir “üstün yaratık” muamelesi görmüş ve kendisi de buna inanmıştı. Anılarında, “Herkesçe teslim edilen zekâm, der, yakınlarımı öylesine ürkütmüş ve kaygılandırmıştı ki nazar değmesin diye sık sık tütsülerden atlatılır olmuştum” (s. 72). Aynı şekilde, henüz sekiz on yaşlarındayken, kendi kendine “bu dünyada acaba benden daha derin duyan ve düşünen ikinci bir kimse var mı?” diye mırıldandığını da anımsar (s. 74). Ne var ki, şair, bu aşırı özgüven duygusunu takıntı haline gelmiş bir ölüm korkusu ile birlikte yaşamakta ve bir yandan övünürken öte yandan da kendisine “ruh dünyasının kapılarını açacak” bir “mürşid” aramaktadır. Ve bu koşullarda kendisini anlayan ve “keşke bu kadar zeki olmasaydın!” diyerek yaralı egosunu okşayan Arvâsi Efendi, karşısına âdeta biçilmiş bir kaftan olarak çıkmıştır. (s. 74)..."
"... Yaşamı laik ve cumhuriyetçi yazar ve sanatkârlar arasında geçen, en çok ziyaret ettiği evler Falih Rıfkı ve Yakup Kadri’nin evleri olan düşünürün hayatındaki en büyük kırılma, aslında, Büyük Doğu’yu çıkarmaya hazırlandığı 1942 yılında, yani Vanlı şeyhle tanışmalarından sekiz yıl sonra gerçekleşecektir. Necip Fazıl bu tarihe kadar CHP ile de ilişkilerini sürdürmüş, ancak 1941 seçimlerinde adının CHP aday listesinden silinmesi ile radikal bir islamcılığa yönelmişti..."
"...Bu dönüşüm konusunda Sadettin Elibol şunları yazıyor: “1946 seçimlerinde CHP genel sekreteri Memduh Şevket Esendal’ın ismet Paşa’ya sunduğu aday adayları listesinden adı silinmeseydi onun şiiri böyle gelişir miydi, dolayısıyla şiirinin iklimini kurma mücadelesi içine girer miydi? Herhalde –Gazi’nin vefatı dolayısıyla yazdığı yazılarda ‘kuruluş esprisine’ uygun bir profil çizmesine rağmen– adının ismet Paşa tarafından kırmızı kalemle çizilmesi büyük şairin hayatında tam bir dönüm noktası olmuştur”
..."
"...
Fakat yine de ne içki ve sigarasından vazgeçebilmiş, ne de Paris’te yakalandığı ve “ihtiyarlık çağına kadar kendisini su ve ekmek ihtiyacından fazla kaptırdığı kumar illetinden” kurtulabilmişti..."
"... Bohem şairin aşk şiirleriyle başlayan ve bir ara esrarı dahi denemeye kadar varan “hayat tarzı” aslında Başbakan Erdoğan’ın coşkuyla telkin ettiği “hayat tarzı”na hiç benzemiyordu..."
"...1941’de aday listesinden silinerek CHP’den “serbest kalınca” siyasal islam’a sarılan Necip Fazıl’ın “dava”sında en hareketli dönemi 1950’ler teşkil etti. Bu yıllarda kendisini Menderes’e yol göstermek isteyen, onu belli bir politikayı uygulamaya kışkırtan bir yazar olarak görüyoruz. Öyle ki, Kısakürek Büyük Doğu’daki yazılarında Tek Parti Dönemi hakkında son derece sert bir lisan kullanmış ve zulüm, dalalet ve şekavet örgütü olarak gördüğü CHP’nin kapatılmasına çalışmıştır. Özellikle CHP’nin mallarının devlete iadesi konusundaki yasa tasarısını fırsat bilen yazarın bu isteğini açıkça ve kabaca dile getirdiğini görüyoruz..."
"...DP yılları aynı zamanda Kıbrıs sorunun alevlendiği yıllardı ve Büyük Doğu’nun bu sorunu da din temelinde milli bir dava olarak benimsediğini görüyoruz. Gerçekten de Kısakürek, Kıbrıs buhranının keskinleştiği bir sırada Menderes’e yaklaşmayı ve onunla çoktandır peşinde koştuğu görüşmeyi gerçekleştirmeyi başarmıştır. Kendi anlattıklarına göre, Necip Fazıl, bu görüşmede Başbakan’a “Meclis’teki ‘Egemenlik Ulusundur!’ levhasından başlayarak, yalanların en büyüğü halinde ‘Halk’ ismini taşıyan partiyi hâk ile yeksân (yerle bir) etmeye” ve onun her alandaki “tahribini iz bırakmamacasına silmeye” davet etmiştir (s. 323). Menderes de kendisini bir saat dikkatle dinlemiş ve Büyük Doğu’ya örtülü ödenekten para yardımı yapmıştır. Ne var ki görüşmeden birkaç gün sonra 6-7 Eylül olayları patlak verecek ve yakınlaşma da sona erecektir..."
"...Gerçekten de “islami militarizma” ideologu, Demokrat Parti iktidarı sırasında bu duygularla Menderes’i her fırsatta CHP’yi kapatmaya kışkırtmış ve bu uğurda bir “ihtilal” beklemişti. Ve, kaderin cilvesi, 27 Mayıs darbesi olunca da bunu önce Menderes’ten beklediği “devlet içinde devlet darbesi” zannetmiş ve “sevincinden uçmuş”tu.124 Başbakanın ölümünden sonra yazdığı şiirde, “Zeybeğim, dünyayı aldın götürdün; bir öldün de beni bin bir öldürdün!” diyen şair, daha sonra Menderes’in hatalarını anlatacak ve bu hatalardan en önemlilerinden birinin de “Halk Partisi’ni topyekûn eseri ve tesiriyle iptal etmeyi” becerememek olduğunu söyleyecektir (s. 491)..."
"...ilginçtir ki, islamcı düşünür, Menderes’le ilgili kitabında da DP liderinin en büyük hatalarından birinin “Harbiye’den başlayarak ordunun içine girmek, oraya yeni bir mâna, bir çift göz ve kulak yerleştirmek gerektiğini”129 anlayamamak olduğunu yazmıştı..."
"...Anti-komünist duyguları islamcı misyonunu bastıran şeriatçı yazar, yıllar sonra da, kendisini sanık sandalyesine oturtacak olan 12 Eylül darbesine methiyeler düzecektir..."
"...Necip Fazıl’ın bizzat kendisi böyle bir ayrıma şiddetle karşıydı ve bu karşıtlığın nedenlerini de –“siyaset”i yeniden tanımlayarak– yine kendisi anlatmıştır. Gerçekten de şairimize göre herkesin “siyaset” dediği şey, aslında, “günlük menfaat stratejisi hesaplarından” başka bir şey değildi; oysa kendisi, siyaseti, “yeni ve bütün bir cemiyet inşası ve ilk modeli 1839 markalı sahte inkılâpların ürettiği mesnetsiz cemiyeti taş üstünde taş bırakmaksızın yıkma, yerle bir etme davası” olarak anlıyordu..."
"...
“Bilinmesini isterim ki, ben, şeriatın en küçük cüz’üne feza dolusu hazineleriyle bütün kâinatı feda etmekte tereddüdü olmayan, mutlak pazarlıksız ve muvazaasız biriyim; ve hakikatten şeriate değil şeriatten hakikate giden, yolcusu seyrek caddenin üstündeyim. Bence peşin, esas, asli olan yalnız şeriattır”. işte Necip Fazıl 1940’lardan itibaren “dava”sını bu temel ilke üzerine oturttu, fakat yaşamı boyunca da hiçbir zaman bu son on yılda olduğu kadar yüceltilmedi. Gerçekten de Menderes döneminde bile şeriatçılıktan defalarla mahkûm olan şairimiz AKP döneminde en saygın referanslardan biri haline geldi: Devlet televizyonları hakkında yüceltici belgeseller yaptı; dergiler özel sayılar çıkardı; Kültür Bakanlığı 2004 yılını Necip Fazıl yılı olarak ilan etti ve iktidar yanlısı bir gazete de Büyük Doğu dergisinin tıpkıbasım sayılarını okuyucularına dağıttı..."
"... laik cumhuriyete düşmanlığı da her şeyini Abdülhamit’e borçlu olan çevresinin bilinçaltına şırıngaladığı Abdülhamit hayranlığından mı kaynaklanıyordu? ..."
"... islamcı şair koyu bir Yahudi düşmanıydı; Yahudileri Kanuni’den itibaren Osmanlı çöküşünün başlıca aktörleri arasında görüyordu ve Hitler’i Abdülhamit ve Menderes gibi en sevdiği şahsiyetlerle birlikte anmakta bir sakınca görmüyordu. Gerçekten de N. Fazıl’a göre Yahudilerin en çok korktukları şahıslar “Abdülhamit ve Hitler’den ibaret kalmıştı” (Başmakalelerim, 3; s. 214)..."
--spoiler--
Yukarıda okuduğunuz satırları Taner Timur hocanın "Akp'nin önlenebilir karşı devrimi" adlı eserinden aldım. Bu bilgiler ışığında, "büyük üstat" necip fazıl'ın dikkat çekici özelliklerini hep beraber sayalım:
- yahudi düşmanlığı
- maddiyatçı döneklik (listeden adı silinince kudurup karşı cepheye geçme)
- kölelik temayülü (ailen seni fransa'da okutuyor, sen gelip burada şeyhin kölesi oluyorsun)
- darbecilik (27 mayısı menderes yaptı diye seviniyor (LOL), 12 eylüle methiyeler düzüyor)
- ikiyüzlülük (içki-kumar aleminde yaşayıp şeriatçılık taslamak)
Artık tüm bunları bildiğiniz halde halen sağda solda "üstat" çekmeye, bu adamı savunmaya devam ederseniz, siz de onun gibi bir şeysiniz demektir.
bu şımarık zengin çocuğunun üstünü çizen ismet paşa'nın aziz hatırası önünde bir kez daha saygıyla eğiliyorum.
Müceddid demiş aq. Müceddid yüz yılda bir geldiğine inanılan dinde anlayışı yenileyendir. Pp sine koyduğu mahmut ustaosmanoğlunun da müceddid olduğuna inanıyor bütün tarikatı. Hangisi müceddid şimdi? Aynı yüzyılda yaşadılar.