murathan mungan

entry481 galeri11
    26.
  1. 27.
  2. 28.
  3. 29.
  4. CUDANA _ Dokuzuncu Lanet

    soyunun ugradigi bütün felaketlere
    yas tutacak kadar uzun olsun ömrün
    insan kalbinin bütün afetlerini yasayasin
    sonsuza dek uyku haram olsun nankör gözlerine
    dostlarinin ihaneti, sevdiklerinin nefreti,
    arkadaslarinin kallesligi
    hayatinin zenginligi olsun
    arafta kalsin ruhun ve bedenin
    ölümün kuytusunda kalmis gölgeni
    yeryüzünün ve gökyüzünün
    bütün kötülükleri kusatsin
    o kadar uzun yasa
    o kadar uzun yasa ki
    görmedigin zulüm, çekmedigin kahir
    duymadigin aci, ugramadigin bela kalmasin
    o kadar uzun yasa
    o kadar uzun yasa kiyüregin duyabilecegi bütün acilari
    gözün görebilecegi bütün zulümleri
    aklin hayal edebilecegi bütün iskenceleri
    duyasin, göresin, bilesin!
    o kadar uzun yasa
    o kadar uzun yasa ki
    bütün sevdiklerinin ölümlerini görsün gözlerin
    bütün yakinlarinin yikimlarina yansin yüregin
    o kadar uzun yasa
    o kadar uzun yasa ki
    ölüm senin için en büyük mutluluk olsun
    o kadar uzun yasa ki
    o kadar!

    Murathan Mungan
    5 ...
  5. 30.
  6. 31.
  7. çelişkilerin/in farkında olarak yaşamak! ne denli güç bir şey bu. ilk zamanlar insanı gönendiren, aklını okşayan bu bilinç, bu farkında olma durumu, bir zaman sonra kişiyi kendine hırpalatıyor, kendiyle yüzyüze bırakıyor. sürekli yüzyüze. ikilemlerin farkında olarak yaşamak. ikilemleriyle birlikte yaşamak. belki dürüst, birebir, ama mutsuz yaşama biçimlerinden biri(mutsuz zekalar)algıladıklarının cehennemini yaşayanlar...diyen, kelimelerle oynamayı sanat haline getirebilen, kurguda ve hayal gücünde aşmış, takdir edilesi, eli öpülesi, saygı duyulası sanat insanı.
    2 ...
  8. 32.
  9. Bir Akşam üstü yanımızda kimsecikler olmaz;
    yada olması gerekenler yanımızdakiler değildir.

    murathan mungan. Saygı duyulası kişilik...
    10 ...
  10. 33.
  11. kimdi giden, kimdi kalan
    giden mi suçludur her zaman
    ne zaman başlar ayrılıklar
    dostluklar biter ne zaman
    her geçen gün bir parca daha
    aldı götürdü bizden,
    aynı kalmıyor hiç bir şey
    değişiyordu herşey kendiliğinden
    artık çözülmüştü ellerimiz
    artık bölünmüştü yüreğimiz
    birimiz söylemeliydi bun
    ötekini incitmeden
    KiMDi GiDEN KiMDi KALAN
    ASLINDA GiDEN DEĞiL KALANDIR TERKEDEN
    GiDEN DE BU YÜZDEN GiTMiŞTiR ZATEN
    4 ...
  12. 34.
  13. en ıyı siiri "yalnız bir opera". sadece siir yazsın, hıkaye roman yazmasın, onun işi aşk ve kelıme oyunu, kelımeler cumleler onun oyuncagı, o sadece ask oyunu yazsın sıırlerınde. benım sana erken senın bana gec kalısın gıbı...
    1 ...
  14. 35.
  15. 36.
  16. 37.
  17. sayısız güzel şarkıya söz vermiş efsanevi şair *
    özellikle yeni türkü için derya köroğlu ile yaptıkları parçalar ,derya köroğlu'nun ezgilerini devleştirmiştir. betimlemeleri düşündürücüdür. sözcükleri vurucu kullanır.
    '' eskidendi, eskidendi, çok eskiden. ''
    ''oysa sevgili. bir tek sevgili... nasıl değiştirir dünyanın gerçeğini.''
    3 ...
  18. 38.
  19. bir varmış bir yokmuş.
    uzak ülkelerin birinde bir pamuk prenses yaşarmış. ne var ki bu pamuk
    prenses, yedi cücesi olmayan bir pamuk prenses'miş. bu yüzden hayatta en büyük
    emeli yedi cüceye sahip olmakmış. sabah akşam penceresinin kıyısına oturu,
    kendine yedi cüce vermesi için tanrıya yakarır, günün birinde çıkagelecek yedi
    cücenin yolunu gözlermiş. kapısında beyaz atlı şehzadelerin bni bir paraymış;
    prenslerin biri gidip, biri geliyormuş ama neye yarar? yedi cücesi yokmuş.
    prenslerin, şehzadelerin hepsi de en büyük vaatlerde bulunuyorlarmış
    kendisine, yalvarıp yakarıyormlarmış ama, o bunların hiçbirini istemiyor, bu
    erken ziyaretçilerin hepsine burun kıvırıyormuş.
    "önce yedi cücem olsun, ben onlarla küçük bir kulubede yaşayayım. evlerini
    süpüreyim, yerlerini sileyim, çamaşırlarını bulaşıklarını yıkayayım; sonra
    cadı kadın gelsin beni yerden yere çalsın, siz ondan sonra gelip beni
    kurtarın; şimdi gelmişsiniz ne çıkar?" diyormuş.
    şehzadeler, prensler yüzgeri dönüyorlarmış pamuk prenses'in kapısından.
    üveyannesi ise çok üzülüyormuş bu işe. ama onun da elinden bir şey
    gelmiyormuş. bir türlü pamuk prenses'e söz dinletemiyormuş. tabii pamuk
    prenses'in bir de üveyannesi varmış. Çünkü o ülkede herkesin bir üvey annesi
    varmış. bütün genç kızlar üveyannelerini "fena kalpli" zannederlermiş. oysa
    bütün üveyanneler gibi pamuk prenses'in üveyannesi de yalnızca bir anneymiş.
    pamuk prenses beklemekten bıkmamış, usanmamış. o pencerenin kıyısında
    solmuş durmuş. yoldan her geçen kadının sepetini "acaba elma var mı, yok mu?"
    diye karıştırıyormuş. her yaşlı kadını elmacı kadın sanmaktan, her sepette
    zehirli elma aramaktan kendine de gına gelmiş.
    bu arada üveyannesinin meşhur aynasına yalvarıp duruyormuş:
    "n'olur üveyanneme söyle beni ormana göndertsin, boynumu kestirtin, avcı
    bana acısın, bir tavşanın kanını sürsün bir beze.. ölümü öp ayna aynen bunları
    söyle üveyanneme."
    gel zaman git zaman bunların hiçbiri olmamış. pamuk prenses kendine yedi
    cüce bulamamış. umutları eskidikçe güçlenmiş, içine kök salmış. yıllar haince
    geçmiş, yaşlanmaya yüz tutmuş, geçkin bir kız olmuş. yedi cücelerden umudu
    iyice kesmiş artık; onları aramaktan vazgeçmiş. ne var ki bu kez de artık eski
    şehzadeler, prensler de uğramaz olmuşlar kapısına, penceresinin dibine.
    bu pamuk prenses bu yüzden hiçbir masala girememiş. kendinin bir masalı
    olmamış. gün gelmiş iyice yaşlanmış, çirkin bir kızkurusu olmuş. yaşamının da
    kendisi gibi iyice kuruduğunu görmiş. şaşkınlıklar içinde korkulara, kuşkulara
    kapılmış. oysa masalından, düşlerinden de bir türlü vazgeçemiyormuş.bunun
    üzerine masalında yeni bir yer edinmeye karar vermiş. koluna bir elma sepeti
    takmış, dağ tepe demeden kulübe kulübe dolaşmaya başlamış. "nasılsa her zaman
    bir pencerede yazgısını bekleyen bir pamuk prenses bulunur," diyormuş. "belki
    uzak bir kulübede, bir ışıksız pencerede bir pamuk prenses beni bekliyordur,"
    diye düşünüyor, hiç olmazsa onu mutlu etmek, zehirli elmalarıyla onu
    özlemlerine, düşlerine kavuşturmak istiyormuş.
    onca yol tepmiş, onca dağ tepe dolaşmış. oysa hiçbir pamuk prenses'li
    pencere onu çağırmamış, her kulübeden, her kapıdan geri dönmüş. elmamalrı
    sepetinde kendi zehiriyle çürüyüp kalmış.

    dişleri dökülmüş, burnu uzamış, kamburu çıkmıştı. artık ayakları tutmaz
    olmuş, siyatikleri azmış, romatizmadan her yanı sızım sızım sızlıyordu.
    gözleri iyi seçmiyor, kulakları iyi duymuyor, beli tutmuyordu. ama o, büyük
    bir inat ve ısrarla dağ, taş, orman geziyor, elmasından ısırtacağı bir pamuk
    prenses arıyordu.
    (düş uykusuna dalacaktı pamuk prenses. tâ ki beyaz atlı şehzade gelene
    dek.. oysa bütün masallar sonsuz bir kış uykusuna yatmışlardı.)
    sonunda zamanın her şeyi değiştirdiğine karar verip, bütün dünyaya küstü.
    köşesine çekildi. yoksulluklar, sıkıntılar içerisinde kırgın, küskün günler
    geçirdi. artık kimsenin ideallere hürmeti kalmamıştı. bunu anlamıştı.
    pamuk prenses ise kendini idealleri uğruna feda etti. ölürken kendini
    -eksik de olsa- bir kahraman gibi hissediyordu. bir masalı bir başına yaşamaya
    kalkışmıştı.
    ve pamuk prenses doksan yaşındayken öldü.
    o küçük kulübesinde yoksul ve kimsesizbiri olarak hayata gözlerini yumdu.
    öldüğünde bütün ülke ayağa ayağa kalktı. ulusal yas ilan edildi. bayraklar
    yarıya dek indirildi. Çok büyük, görkemli bir cenaze töreni yapıldı. yurdun
    dörtbir yanından, yediden yetmişe herkes bu törene katıldı. bütün halk, pamuk
    prenses'leri için gözyaşı döktü.
    cenaze töreninden pamuk prenses'in tabutunu yedi cüce taşıdı. daha sonra
    bu yedi cüce, pamuk prenses'in mezarına kapanıp "bizi bırakıp da nerelere
    gittin?" diye uzun uzun ağladılar.
    törene ailevi nedenlerden ötürü katılamayan beyaz atlı şehzadeler, prensler
    kutlama telgrafları yollamakla yetindiler.
    2 ...
  20. 39.
  21. efkar gene içiyor. ümit bir türlü vaz geçiremiyor onu.
    yeryüzünde her şeyden çok içkiyi sevdiğini o zaman anlamıştı.
    vazgeçemeyeceği tek şeyin içki olduğunu. bunu ümit'le birlikte anladılar. küçük
    kırgınlıklar, öfkeli kıskançlık nöbetleri, kısa süren dargınlıklar, birleşmenin
    büyük ve mutlu anları, gözyaşları, gülücükler, karşılıklı çekilen pişmanlıklar,
    aşkın ve gururun sorunları; bir aşkın, bir birlikteliğin bütün
    tuzları-biberleri, çeşitlemeleri, şekerlemeleri, gel-gitlerini yaşadılar.
    kuyruklarda bekleyenler onları hiçbir zaman bağışlamadı.
    üç yıldır birlikteydiler.
    üç yılın sonunda bir gün efkar dedi -okyanusun sonuna gelmişlerdi; üç
    yıldır korsandılar-:
    "ümit beni seviyor musun?"
    şaşırdı ümit. acılı gülümsedi, omuzlarını silkti. üç yıl bütün
    sözcükleri alıp götürmüştü yaşamlarından. artık birbirlerini tanıyor
    olmalıydılar.
    "beni seviyorsan eğer bir şey isteyeceğim senden. tek bir şey..."
    "bütün erkekler hayatları boyunca tek bir şeyi isterler," dedi ümit:
    "her şeyi..."
    bu kez efkar acılı gülümsedi. omuzlarını silkti.
    "bak üç yıldır seninle birlikteyiz," dedi. "sana allah gibi taptım.
    bunu da biliyorsun. acı tatlı günlerimiz oldu. birbirimizi sevdik. Çok sevdik.
    her sevişmede benden saklamanı istediğim bir şey vardı bilirsin. bu üç yıl
    boyunca çevremin, ailemin, arkadaşlarımın baskısına karşı bütün gücümle
    direndim, seni korudum, aşkımızı korudum. aşkimiz bir günahti. senin için kem
    söz ettirmesim hiç kimseye. ettirdim mi? herkes bunun gelip geçici bir heves
    olduğunu sanırken ben seni daha çok sevdim. ama artık direnecek, karşı koyacak
    gücüm kalmadı. herkes kuşkuyla bakmaya başladı bana. senin tenini almaya
    başladığımı düşünüyor olmalılar. şimdi senden bir isteğim var: beni seviyorsan
    eğer, ama gerçekten seviyorsan hher sevişmede benden sakladığın şeyi saklama.."
    "yani?" dedi ümit.
    "yani ameliyat ol artık," dedi efkar. "kestir şunu, kadın ol."
    ümit sustu. uzun uzun sustu. gözlerine kederli bulutlar yüklendi. "tam
    üç yıl," dedi ümit. dile kolay. "üç yıl sonra mı efkar?"
    "bir yol ayrımındayız ümit," dedi efkar. "Çevreyi biliyorsun,
    yaşadığımız dünyayı biliyorsun. az çekmedik. biz iki kişiyiz. onlarsa bir
    yığın. dünyayı onlar ellerinde tutuyorlar. birbirimize yeterek, birbirimize
    dayanarak nereye dek direnebiliriz ki? onlara benzemekten başka çaremiz yok,"
    dedi.
    "yani boyalı kuş," dedi ümit.
    "evet, boyalı kuş," dedi efkar. "boyalı kuş boyalı olduğu için
    hemcinsleri tarafından tüyleri gagalanarak öldürülür. seni üç yıldan daha fazla
    koruyamam, koruyamadım, bağışla beni, bağışla... benim de gücüm buraya kadarmış
    demek ki. artık onlara benzememiz gerekiyor. onlar gibi olmamız. onların
    rengini almamız, toplumun rengini almamaız. onlar çoğunluk bizse azınlığız. her
    şey burada kilitleniyor, burada düğümlenip kalıyoruz," dedi. "beni seviyorsan
    bunu yaparsın, benim için yaparsın."
    "seni seviyorum ama benden beni istediğinin farkında mısın?" dedi ümit.
    "böyle nereye kadar dayanabiliriz sevgilim? ama kadın olursan
    evleniriz. evli oluruz hiç olmazsa; nasıl olsa birbirimizi sevmiyor muyuz?
    birlikte yaşlanmayacak mıyız? birlikte ölmeyecek miyiz? ha kadın olmuşsun, ha
    erkek, ne çıkar? evli olursak kimse diyecek söz bulamaz. istersen buralardan
    gideriz, başka yerlere, başka diyarlara gideriz. bir daha hiç dönemeyeceğimiz
    yerlere..."
    ümit günlerce kıvrandı durdu.
    bedeninin sınırındaydı.
    efkar kendini saklayarak, kendini sakınarak karar gününü bekliyor
    ümit'in. soğuk, alabildiğine uzak şimdi. Çekip gidecek gibi, her an gidecekmiş,
    gidebilecekmiş gibi... bir daha hiç dönmeyecekmiş gibi.
    "beni sevmiyorsun sen," diyor efkar. "eğer sevsen kırmazsın beni, genci
    kıran kırılsın dememişler mi? beni sevmiyorsun. beni sevmiyormuşsun meğer."
    bir gün.. bir sabah..
    "peki," dedi ümit. "eğer kestirirsem, ameliyat olursam, inanacak mısın
    seni sevdiğime?"
    "inanacağım," dedi efkar. "ölünceye kadar inanacağım."
    "ölünceye kadar," dedi efkar.
    arkadaşları artık altın makas diyeceklerdi ona. bıçak altına yattı
    ümit. erkekliğini uğurladı bedeninden. göğüsleri yapıldı, iğnelerini vuruldu,
    epilasyonu yapılıp, gövdesi tüylerinden temizlendi. saçları çoğaldı, gürleşti,
    kalçaları genişledi. Çıkacağı gün uzun uzun saçlarını tarattı, uzun uzun
    saçlarını... rapunzel olup sarkıttı uzun saçlarını uzun kulenin uzun
    penceresinden efkar tutunsun diye.. sonra çıktı hastaneden efkar'a koştu.
    "adım ne olsun?" demişti efkar'a. "adımı sen koy anam gibi, babam gibi,
    beni yeniden doğuran, yeniden yaratan gibi adımı sen koy," dedi.
    "ümit kalsın," dedi efkar.
    "kalabilir mi?" dedi ümit.
    ve sonra kadınlığının dokuz ayına varmadan terketti ümit'i efkar.
    "kusura bakma," dedi. "bu böyle olmayacak. böyle de olmayacak. neden
    bilmiyorum, inan bilmiyorum, ama ayrılmamız gerekiyor. olmuyor, olmuyor,
    olmuyor, olmuyor."
    okyanus bitmiş, yolun sonuna/başına gelmişlerdi. bütün denizlerin
    çekildiği kıyılardaydılar şimdi. indi kadırga'dan ümit. kuyrukta bekleyenler
    doluşmaya başladı. arkasına bile bakmadan sokağın sonuna dek yürüdü ümit. az
    sonra dolmuşun dolduğunu duydu. "adımı kendim koyarım," dedi. "bundan böyle
    yudum olacak adım. okyanusta bir yudum."
    şimdi efkar gene akşam birahanelerinde birasına votka, rakı ve bilimum
    içkileri karıştırarak demleniyor. hiçbir şey olmamış gibi, hiçbir şey
    değişmemiş gibi, hiçbir şey yaşamamış gibi. mümkün mü? mümkünmü? eskisinden
    daha çok mutsuz, daha çok efkarlı. sürekli içiyor, içiyor, içiyor. yaşamında
    değişmeyen tek şey içki. göbeklendi, yağlandı, yanakları sarktı, gözlerinin
    altı torbalandı, bakışları dalgın ve kanlı, yüzünde kopkoyu bir matlık.
    "kimi neyi sevdiğimi bilmiyorum ağbi," diyor "ölesiye seviyorum."
    (hacıbayram'a gidiyor mu gene? en eski aşk masallarını okuyor mu?)
    yudum bir pavyonda konsomatris şimdi. hep aynı erkeğin matemini tutarak
    dağıtıyor kendini bütün erkeklere, yüreğini bütün erkeklere dağıtıyor, bütün
    aşklara, bütün hayatlara... her serüvende en ölümsüz aşk yaratıyor. efkar'ı
    düşündükçe hiçliğe benzer bir duygu yokluyor yüreğini; ne kızıyor, ne
    öfkeleniyor, ne seviyor, ne nefret ediyor, hiçbir şey. hiçbir şey. hiçbir şey.
    şimdi efkar, adını bilmediği, adını koyamadığı bir sızı yalnızca yüreğinde.
    altın makas feride diyor ki: "kendi farkında değildi belki ama sende sevdiği
    şeyi öldürdü. bilmedi, bilemedi."
    bütün erkekleri deliler gibi seviyor şimdi, hepsini de en ölümsüz aşkla
    seviyor ve aşkın gözyaşlarını döküyor her gece, aşkın ölümüne döktüğü
    gözyaşlarını.
    6 ...
  22. 40.
  23. zaman ilerledikçe birçok sey, daha zor olmaya başlar. beklentisi yüksek olan kadınların yalnızlığı daha koyu oluyor. büyük lafların gölgesinde geçen hayatlar, bir daha iflah olmuyor,geçip gittiğiyle kalıyor. zaman, aşk...... herşey! ayrılıkları ayrıntılar acıtır. kadınları mahveden erkekler değil, ayrıntılardır.
    4 ...
  24. 40.
  25. diyalektik mutsuzluklar..

    bir uzak sabah denizidir gittiğin kapı
    ellerinde rüzgârın taşınmaz çamurları var
    köpürmüş soylarımı toplarken çürüyen yanlarımdan
    inan batmış şehirler gibi onarılmaz anılar
    gözlerinde unuttuğum o eski aciz miras
    almaya gelsem soluğumda dalgın yosun kokusu
    biliyorum artık hiçbir gemi beni taşımaz
    ve yeniden büyür içimde mağrur bir zakkum gibi
    terkedilmek korkusu

    susarsın bir silâhsızlanma akşamı
    susarsın dudaklarında ıslıklar kanar
    öpülmez dudakların ıslık yarası
    mavzerdir dokunmalarım kirvem bilirsin
    öpemem, öpersem tekmil bir aşiret tragedyası

    hüznünü ver bana yeter, gizli hüznünü

    kolları bağlı hüzün olsun dört yanım
    ırağına vurma beni kirvem, ağlarım, delirirsin
    sonra derler haklıdır sevdası
    geç olur ki artık onarmaz rakılar
    geç olur bir yaraya rakının dağılması

    sen denize sırtını dönen uykusuz dağlı
    gemiler nerde (ki çoğu hüviyetidir melankolinin)
    nerde aykırı mavzerler (onlara sığdıramazsın ki öfkelerini)
    barut esmeri tenine sevdalarımı sürdüğüm
    nasıl taşıdın bunca yıl delirmiş saçlarında
    o eski şark yelini
    biliyorum dokunsam parmaklarım kırılır
    dokunmasam eşkîya uykusuzluğu çetin silâhlar gibi ..
    5 ...
  26. 41.
  27. türk şiiri'nin son 25-30 yılına damgasını vurmuş olan değerli şair.
    1 ...
  28. 42.
  29. "ask kişiye kendini tanıtır unutturmak için" sözleriyle kendini bize unutturmak için tanıtan şair, yazar.
    2 ...
  30. 43.
  31. aynı zamanda oldukça üretken bir yazarımızdır kendileri.
    nereden mi çıkartıyorum?
    işte burdan;

    murathan mungan bibliyografyası;

    şiir kitapları;

    * Osmanlıya dair Hikâyat,1981.
    * Kum Saati,1984.
    * Sahtiyan,1985.
    * Yaz Sinemaları,1989.
    * Eski 45'likler,1989.
    * Mırıldandıklarım,1990.
    * Yaz Geçer,1992.
    * Omayra,1993.
    * Oda, Poster ve Şeylerin Kederi,1993.
    * Metal,1994.
    * Oyunlar intiharlar Şarkılar,1997.
    * Mürekkep Balığı,1997.
    * Başkalarının Gecesi,1997.
    * Doğduğum Yüzyıla Veda, tek baskılık özel bir seçme,1999.
    * Erkekler için Divan,2001.
    * Timsah Sokak Şiirleri,2003.
    * Eteğimdeki Taşlar,2004.

    Hikâye kitapları;

    * Son Istanbul,1985.
    * Cenk Hikâyeleri,1986.
    * Kırk Oda,1987.
    * Lal Masallar,1989.
    * Kaf Dağının Önü,1994.
    * Üç Aynalı Kırk Oda,1999.
    * 7 Mühür, kutu içinde tek baskılık özel bir seçme,2002.

    Romanları;

    * Yüksek Topuklar,2002.

    Oyunları;

    * Mahmud ile Yezida,1980.
    * Taziye,1982.
    * Geyikler Lanetler,1992.
    * Bir Garip Orhan Veli,1993.

    Senaryoları

    * Dört Kişilik Bahçe,1997.
    * Dağınık Yatak,1997.
    * Başkasının Hayatı,1997.

    Deneme kitapları;

    * Meskalin 60 Draje,2000.
    * Soğuk Büfe,2001.
    * Bir Kutu Daha,2004.

    Seçkileri

    * Ressamın Sözleşmesi, öykü,1996.
    * Çocuklar ve Büyükleri, öykü,2001.
    * Yazıhane, deneme,2003.
    * Yabancı Hayvanlar, öykü,2003.
    * Kadınlığın 21 Hikâyesi, öykü,2004.
    * Erkeklerin Hikâyeleri, öykü,2004.
    * Ressamın ikinci Sözleşmesi, öykü, genişletilmiş basım,2005.

    Diğer eserleri;

    * Murathan '95, derleme-seçki,1996.
    * Paranın Cinleri, anlatı,1997.
    * Metinler Kitabı, metinler,1998.
    * Çador, anlatı,2004.
    * Beşpeşe (Ortaklaşa roman),2004.
    * Elli Parça, derleme-seçki,2005.
    * Söz Vermiş Şarkılar, şarkı sözleri,2006.

    Özel baskılar;

    * 13+1 içinde yer alan "Fazladan Bir Kitap",2000.
    * Yaz Geçer, onuncu yılı nedeniyle özel basım,2002.

    Kutu Çalışmaları;

    * 13+1, şiirler, ,2000.
    * 7 Mühür, öykülerden özel bir seçme,2002.
    3 ...
  32. 44.
  33. devletin tek terörist kalmayıncaya kadar mücadeleye devam prensibini sukün ortamını zedeleyici, halkları birbirine düşürücü militarist bir politika olarak nitelendirip imza toplamış, akademisyen, eski milletvekili, ve çeşitli meslek gruplarından oluşan 350'ye yakın aydından(!) birisi. burdan şunu anlıyoruz ki bu insanlar teröristlerin temizlenmesine karşı ve bunlara göre dağda terörist kalmalı.
    3 ...
  34. 45.
  35. aşk özeti ...

    zaman zaman anlardın

    aşk özetini

    zamanın içinde aşk olmasaydı

    böyle yanmazdın

    böyle serzenmezdin

    aşk özetinde seni

    seni

    bulmazdım
    1 ...
  36. 46.
  37. eşcinselliğini saklamayan, ama adeta bir heteroseksüelmişcesine kadın ruhunu irdeleyebilen, senaryo, şarkı sözü, şiir, roman ve deneme gibi bir çok farklı türde unutulmaz eserler vermiş yazar.
    (bkz: küçük iskender)
    1 ...
  38. 47.
  39. cok güzel vecizeleri olan yazar, sair kisi..

    [...]
    solcunun eskisinden
    sağcının yenisinden
    ibnenin gizlisinden
    sakla koru yarabbi
    [...]

    [...]
    Adını arayan rumuz
    Eylüllerden yaz yap bana
    Bir dönümlük bir dünyada
    Şiirimin mıntıka temizliği
    [...]
    5 ...
  40. 48.
  41. 49.
  42. kükreyerek aşık olan, yumuşacık yaşayan, gül dalıyla yazan, eşsiz şair, söz yazarı, romancı ve aşık adam.
    3 ...
© 2025 uludağ sözlük