soyunun ugradigi bütün felaketlere
yas tutacak kadar uzun olsun ömrün
insan kalbinin bütün afetlerini yasayasin
sonsuza dek uyku haram olsun nankör gözlerine
dostlarinin ihaneti, sevdiklerinin nefreti,
arkadaslarinin kallesligi
hayatinin zenginligi olsun
arafta kalsin ruhun ve bedenin
ölümün kuytusunda kalmis gölgeni
yeryüzünün ve gökyüzünün
bütün kötülükleri kusatsin
o kadar uzun yasa
o kadar uzun yasa ki
görmedigin zulüm, çekmedigin kahir
duymadigin aci, ugramadigin bela kalmasin
o kadar uzun yasa
o kadar uzun yasa kiyüregin duyabilecegi bütün acilari
gözün görebilecegi bütün zulümleri
aklin hayal edebilecegi bütün iskenceleri
duyasin, göresin, bilesin!
o kadar uzun yasa
o kadar uzun yasa ki
bütün sevdiklerinin ölümlerini görsün gözlerin
bütün yakinlarinin yikimlarina yansin yüregin
o kadar uzun yasa
o kadar uzun yasa ki
ölüm senin için en büyük mutluluk olsun
o kadar uzun yasa ki
o kadar!
çelişkilerin/in farkında olarak yaşamak! ne denli güç bir şey bu. ilk zamanlar insanı gönendiren, aklını okşayan bu bilinç, bu farkında olma durumu, bir zaman sonra kişiyi kendine hırpalatıyor, kendiyle yüzyüze bırakıyor. sürekli yüzyüze. ikilemlerin farkında olarak yaşamak. ikilemleriyle birlikte yaşamak. belki dürüst, birebir, ama mutsuz yaşama biçimlerinden biri(mutsuz zekalar)algıladıklarının cehennemini yaşayanlar...diyen, kelimelerle oynamayı sanat haline getirebilen, kurguda ve hayal gücünde aşmış, takdir edilesi, eli öpülesi, saygı duyulası sanat insanı.
kimdi giden, kimdi kalan
giden mi suçludur her zaman
ne zaman başlar ayrılıklar
dostluklar biter ne zaman
her geçen gün bir parca daha
aldı götürdü bizden,
aynı kalmıyor hiç bir şey
değişiyordu herşey kendiliğinden
artık çözülmüştü ellerimiz
artık bölünmüştü yüreğimiz
birimiz söylemeliydi bun
ötekini incitmeden
KiMDi GiDEN KiMDi KALAN
ASLINDA GiDEN DEĞiL KALANDIR TERKEDEN
GiDEN DE BU YÜZDEN GiTMiŞTiR ZATEN
en ıyı siiri "yalnız bir opera". sadece siir yazsın, hıkaye roman yazmasın, onun işi aşk ve kelıme oyunu, kelımeler cumleler onun oyuncagı, o sadece ask oyunu yazsın sıırlerınde. benım sana erken senın bana gec kalısın gıbı...
sayısız güzel şarkıya söz vermiş efsanevi şair *
özellikle yeni türkü için derya köroğlu ile yaptıkları parçalar ,derya köroğlu'nun ezgilerini devleştirmiştir. betimlemeleri düşündürücüdür. sözcükleri vurucu kullanır.
'' eskidendi, eskidendi, çok eskiden. ''
''oysa sevgili. bir tek sevgili... nasıl değiştirir dünyanın gerçeğini.''
bir varmış bir yokmuş.
uzak ülkelerin birinde bir pamuk prenses yaşarmış. ne var ki bu pamuk
prenses, yedi cücesi olmayan bir pamuk prenses'miş. bu yüzden hayatta en büyük
emeli yedi cüceye sahip olmakmış. sabah akşam penceresinin kıyısına oturu,
kendine yedi cüce vermesi için tanrıya yakarır, günün birinde çıkagelecek yedi
cücenin yolunu gözlermiş. kapısında beyaz atlı şehzadelerin bni bir paraymış;
prenslerin biri gidip, biri geliyormuş ama neye yarar? yedi cücesi yokmuş.
prenslerin, şehzadelerin hepsi de en büyük vaatlerde bulunuyorlarmış
kendisine, yalvarıp yakarıyormlarmış ama, o bunların hiçbirini istemiyor, bu
erken ziyaretçilerin hepsine burun kıvırıyormuş.
"önce yedi cücem olsun, ben onlarla küçük bir kulubede yaşayayım. evlerini
süpüreyim, yerlerini sileyim, çamaşırlarını bulaşıklarını yıkayayım; sonra
cadı kadın gelsin beni yerden yere çalsın, siz ondan sonra gelip beni
kurtarın; şimdi gelmişsiniz ne çıkar?" diyormuş.
şehzadeler, prensler yüzgeri dönüyorlarmış pamuk prenses'in kapısından.
üveyannesi ise çok üzülüyormuş bu işe. ama onun da elinden bir şey
gelmiyormuş. bir türlü pamuk prenses'e söz dinletemiyormuş. tabii pamuk
prenses'in bir de üveyannesi varmış. Çünkü o ülkede herkesin bir üvey annesi
varmış. bütün genç kızlar üveyannelerini "fena kalpli" zannederlermiş. oysa
bütün üveyanneler gibi pamuk prenses'in üveyannesi de yalnızca bir anneymiş.
pamuk prenses beklemekten bıkmamış, usanmamış. o pencerenin kıyısında
solmuş durmuş. yoldan her geçen kadının sepetini "acaba elma var mı, yok mu?"
diye karıştırıyormuş. her yaşlı kadını elmacı kadın sanmaktan, her sepette
zehirli elma aramaktan kendine de gına gelmiş.
bu arada üveyannesinin meşhur aynasına yalvarıp duruyormuş:
"n'olur üveyanneme söyle beni ormana göndertsin, boynumu kestirtin, avcı
bana acısın, bir tavşanın kanını sürsün bir beze.. ölümü öp ayna aynen bunları
söyle üveyanneme."
gel zaman git zaman bunların hiçbiri olmamış. pamuk prenses kendine yedi
cüce bulamamış. umutları eskidikçe güçlenmiş, içine kök salmış. yıllar haince
geçmiş, yaşlanmaya yüz tutmuş, geçkin bir kız olmuş. yedi cücelerden umudu
iyice kesmiş artık; onları aramaktan vazgeçmiş. ne var ki bu kez de artık eski
şehzadeler, prensler de uğramaz olmuşlar kapısına, penceresinin dibine.
bu pamuk prenses bu yüzden hiçbir masala girememiş. kendinin bir masalı
olmamış. gün gelmiş iyice yaşlanmış, çirkin bir kızkurusu olmuş. yaşamının da
kendisi gibi iyice kuruduğunu görmiş. şaşkınlıklar içinde korkulara, kuşkulara
kapılmış. oysa masalından, düşlerinden de bir türlü vazgeçemiyormuş.bunun
üzerine masalında yeni bir yer edinmeye karar vermiş. koluna bir elma sepeti
takmış, dağ tepe demeden kulübe kulübe dolaşmaya başlamış. "nasılsa her zaman
bir pencerede yazgısını bekleyen bir pamuk prenses bulunur," diyormuş. "belki
uzak bir kulübede, bir ışıksız pencerede bir pamuk prenses beni bekliyordur,"
diye düşünüyor, hiç olmazsa onu mutlu etmek, zehirli elmalarıyla onu
özlemlerine, düşlerine kavuşturmak istiyormuş.
onca yol tepmiş, onca dağ tepe dolaşmış. oysa hiçbir pamuk prenses'li
pencere onu çağırmamış, her kulübeden, her kapıdan geri dönmüş. elmamalrı
sepetinde kendi zehiriyle çürüyüp kalmış.
dişleri dökülmüş, burnu uzamış, kamburu çıkmıştı. artık ayakları tutmaz
olmuş, siyatikleri azmış, romatizmadan her yanı sızım sızım sızlıyordu.
gözleri iyi seçmiyor, kulakları iyi duymuyor, beli tutmuyordu. ama o, büyük
bir inat ve ısrarla dağ, taş, orman geziyor, elmasından ısırtacağı bir pamuk
prenses arıyordu.
(düş uykusuna dalacaktı pamuk prenses. tâ ki beyaz atlı şehzade gelene
dek.. oysa bütün masallar sonsuz bir kış uykusuna yatmışlardı.)
sonunda zamanın her şeyi değiştirdiğine karar verip, bütün dünyaya küstü.
köşesine çekildi. yoksulluklar, sıkıntılar içerisinde kırgın, küskün günler
geçirdi. artık kimsenin ideallere hürmeti kalmamıştı. bunu anlamıştı.
pamuk prenses ise kendini idealleri uğruna feda etti. ölürken kendini
-eksik de olsa- bir kahraman gibi hissediyordu. bir masalı bir başına yaşamaya
kalkışmıştı.
ve pamuk prenses doksan yaşındayken öldü.
o küçük kulübesinde yoksul ve kimsesizbiri olarak hayata gözlerini yumdu.
öldüğünde bütün ülke ayağa ayağa kalktı. ulusal yas ilan edildi. bayraklar
yarıya dek indirildi. Çok büyük, görkemli bir cenaze töreni yapıldı. yurdun
dörtbir yanından, yediden yetmişe herkes bu törene katıldı. bütün halk, pamuk
prenses'leri için gözyaşı döktü.
cenaze töreninden pamuk prenses'in tabutunu yedi cüce taşıdı. daha sonra
bu yedi cüce, pamuk prenses'in mezarına kapanıp "bizi bırakıp da nerelere
gittin?" diye uzun uzun ağladılar.
törene ailevi nedenlerden ötürü katılamayan beyaz atlı şehzadeler, prensler
kutlama telgrafları yollamakla yetindiler.
efkar gene içiyor. ümit bir türlü vaz geçiremiyor onu.
yeryüzünde her şeyden çok içkiyi sevdiğini o zaman anlamıştı.
vazgeçemeyeceği tek şeyin içki olduğunu. bunu ümit'le birlikte anladılar. küçük
kırgınlıklar, öfkeli kıskançlık nöbetleri, kısa süren dargınlıklar, birleşmenin
büyük ve mutlu anları, gözyaşları, gülücükler, karşılıklı çekilen pişmanlıklar,
aşkın ve gururun sorunları; bir aşkın, bir birlikteliğin bütün
tuzları-biberleri, çeşitlemeleri, şekerlemeleri, gel-gitlerini yaşadılar.
kuyruklarda bekleyenler onları hiçbir zaman bağışlamadı.
üç yıldır birlikteydiler.
üç yılın sonunda bir gün efkar dedi -okyanusun sonuna gelmişlerdi; üç
yıldır korsandılar-:
"ümit beni seviyor musun?"
şaşırdı ümit. acılı gülümsedi, omuzlarını silkti. üç yıl bütün
sözcükleri alıp götürmüştü yaşamlarından. artık birbirlerini tanıyor
olmalıydılar.
"beni seviyorsan eğer bir şey isteyeceğim senden. tek bir şey..."
"bütün erkekler hayatları boyunca tek bir şeyi isterler," dedi ümit:
"her şeyi..."
bu kez efkar acılı gülümsedi. omuzlarını silkti.
"bak üç yıldır seninle birlikteyiz," dedi. "sana allah gibi taptım.
bunu da biliyorsun. acı tatlı günlerimiz oldu. birbirimizi sevdik. Çok sevdik.
her sevişmede benden saklamanı istediğim bir şey vardı bilirsin. bu üç yıl
boyunca çevremin, ailemin, arkadaşlarımın baskısına karşı bütün gücümle
direndim, seni korudum, aşkımızı korudum. aşkimiz bir günahti. senin için kem
söz ettirmesim hiç kimseye. ettirdim mi? herkes bunun gelip geçici bir heves
olduğunu sanırken ben seni daha çok sevdim. ama artık direnecek, karşı koyacak
gücüm kalmadı. herkes kuşkuyla bakmaya başladı bana. senin tenini almaya
başladığımı düşünüyor olmalılar. şimdi senden bir isteğim var: beni seviyorsan
eğer, ama gerçekten seviyorsan hher sevişmede benden sakladığın şeyi saklama.."
"yani?" dedi ümit.
"yani ameliyat ol artık," dedi efkar. "kestir şunu, kadın ol."
ümit sustu. uzun uzun sustu. gözlerine kederli bulutlar yüklendi. "tam
üç yıl," dedi ümit. dile kolay. "üç yıl sonra mı efkar?"
"bir yol ayrımındayız ümit," dedi efkar. "Çevreyi biliyorsun,
yaşadığımız dünyayı biliyorsun. az çekmedik. biz iki kişiyiz. onlarsa bir
yığın. dünyayı onlar ellerinde tutuyorlar. birbirimize yeterek, birbirimize
dayanarak nereye dek direnebiliriz ki? onlara benzemekten başka çaremiz yok,"
dedi.
"yani boyalı kuş," dedi ümit.
"evet, boyalı kuş," dedi efkar. "boyalı kuş boyalı olduğu için
hemcinsleri tarafından tüyleri gagalanarak öldürülür. seni üç yıldan daha fazla
koruyamam, koruyamadım, bağışla beni, bağışla... benim de gücüm buraya kadarmış
demek ki. artık onlara benzememiz gerekiyor. onlar gibi olmamız. onların
rengini almamız, toplumun rengini almamaız. onlar çoğunluk bizse azınlığız. her
şey burada kilitleniyor, burada düğümlenip kalıyoruz," dedi. "beni seviyorsan
bunu yaparsın, benim için yaparsın."
"seni seviyorum ama benden beni istediğinin farkında mısın?" dedi ümit.
"böyle nereye kadar dayanabiliriz sevgilim? ama kadın olursan
evleniriz. evli oluruz hiç olmazsa; nasıl olsa birbirimizi sevmiyor muyuz?
birlikte yaşlanmayacak mıyız? birlikte ölmeyecek miyiz? ha kadın olmuşsun, ha
erkek, ne çıkar? evli olursak kimse diyecek söz bulamaz. istersen buralardan
gideriz, başka yerlere, başka diyarlara gideriz. bir daha hiç dönemeyeceğimiz
yerlere..."
ümit günlerce kıvrandı durdu.
bedeninin sınırındaydı.
efkar kendini saklayarak, kendini sakınarak karar gününü bekliyor
ümit'in. soğuk, alabildiğine uzak şimdi. Çekip gidecek gibi, her an gidecekmiş,
gidebilecekmiş gibi... bir daha hiç dönmeyecekmiş gibi.
"beni sevmiyorsun sen," diyor efkar. "eğer sevsen kırmazsın beni, genci
kıran kırılsın dememişler mi? beni sevmiyorsun. beni sevmiyormuşsun meğer."
bir gün.. bir sabah..
"peki," dedi ümit. "eğer kestirirsem, ameliyat olursam, inanacak mısın
seni sevdiğime?"
"inanacağım," dedi efkar. "ölünceye kadar inanacağım."
"ölünceye kadar," dedi efkar.
arkadaşları artık altın makas diyeceklerdi ona. bıçak altına yattı
ümit. erkekliğini uğurladı bedeninden. göğüsleri yapıldı, iğnelerini vuruldu,
epilasyonu yapılıp, gövdesi tüylerinden temizlendi. saçları çoğaldı, gürleşti,
kalçaları genişledi. Çıkacağı gün uzun uzun saçlarını tarattı, uzun uzun
saçlarını... rapunzel olup sarkıttı uzun saçlarını uzun kulenin uzun
penceresinden efkar tutunsun diye.. sonra çıktı hastaneden efkar'a koştu.
"adım ne olsun?" demişti efkar'a. "adımı sen koy anam gibi, babam gibi,
beni yeniden doğuran, yeniden yaratan gibi adımı sen koy," dedi.
"ümit kalsın," dedi efkar.
"kalabilir mi?" dedi ümit.
ve sonra kadınlığının dokuz ayına varmadan terketti ümit'i efkar.
"kusura bakma," dedi. "bu böyle olmayacak. böyle de olmayacak. neden
bilmiyorum, inan bilmiyorum, ama ayrılmamız gerekiyor. olmuyor, olmuyor,
olmuyor, olmuyor."
okyanus bitmiş, yolun sonuna/başına gelmişlerdi. bütün denizlerin
çekildiği kıyılardaydılar şimdi. indi kadırga'dan ümit. kuyrukta bekleyenler
doluşmaya başladı. arkasına bile bakmadan sokağın sonuna dek yürüdü ümit. az
sonra dolmuşun dolduğunu duydu. "adımı kendim koyarım," dedi. "bundan böyle
yudum olacak adım. okyanusta bir yudum."
şimdi efkar gene akşam birahanelerinde birasına votka, rakı ve bilimum
içkileri karıştırarak demleniyor. hiçbir şey olmamış gibi, hiçbir şey
değişmemiş gibi, hiçbir şey yaşamamış gibi. mümkün mü? mümkünmü? eskisinden
daha çok mutsuz, daha çok efkarlı. sürekli içiyor, içiyor, içiyor. yaşamında
değişmeyen tek şey içki. göbeklendi, yağlandı, yanakları sarktı, gözlerinin
altı torbalandı, bakışları dalgın ve kanlı, yüzünde kopkoyu bir matlık.
"kimi neyi sevdiğimi bilmiyorum ağbi," diyor "ölesiye seviyorum."
(hacıbayram'a gidiyor mu gene? en eski aşk masallarını okuyor mu?)
yudum bir pavyonda konsomatris şimdi. hep aynı erkeğin matemini tutarak
dağıtıyor kendini bütün erkeklere, yüreğini bütün erkeklere dağıtıyor, bütün
aşklara, bütün hayatlara... her serüvende en ölümsüz aşk yaratıyor. efkar'ı
düşündükçe hiçliğe benzer bir duygu yokluyor yüreğini; ne kızıyor, ne
öfkeleniyor, ne seviyor, ne nefret ediyor, hiçbir şey. hiçbir şey. hiçbir şey.
şimdi efkar, adını bilmediği, adını koyamadığı bir sızı yalnızca yüreğinde.
altın makas feride diyor ki: "kendi farkında değildi belki ama sende sevdiği
şeyi öldürdü. bilmedi, bilemedi."
bütün erkekleri deliler gibi seviyor şimdi, hepsini de en ölümsüz aşkla
seviyor ve aşkın gözyaşlarını döküyor her gece, aşkın ölümüne döktüğü
gözyaşlarını.
zaman ilerledikçe birçok sey, daha zor olmaya başlar. beklentisi yüksek olan kadınların yalnızlığı daha koyu oluyor. büyük lafların gölgesinde geçen hayatlar, bir daha iflah olmuyor,geçip gittiğiyle kalıyor. zaman, aşk...... herşey! ayrılıkları ayrıntılar acıtır. kadınları mahveden erkekler değil, ayrıntılardır.
bir uzak sabah denizidir gittiğin kapı
ellerinde rüzgârın taşınmaz çamurları var
köpürmüş soylarımı toplarken çürüyen yanlarımdan
inan batmış şehirler gibi onarılmaz anılar
gözlerinde unuttuğum o eski aciz miras
almaya gelsem soluğumda dalgın yosun kokusu
biliyorum artık hiçbir gemi beni taşımaz
ve yeniden büyür içimde mağrur bir zakkum gibi
terkedilmek korkusu
kolları bağlı hüzün olsun dört yanım
ırağına vurma beni kirvem, ağlarım, delirirsin
sonra derler haklıdır sevdası
geç olur ki artık onarmaz rakılar
geç olur bir yaraya rakının dağılması
sen denize sırtını dönen uykusuz dağlı
gemiler nerde (ki çoğu hüviyetidir melankolinin)
nerde aykırı mavzerler (onlara sığdıramazsın ki öfkelerini)
barut esmeri tenine sevdalarımı sürdüğüm
nasıl taşıdın bunca yıl delirmiş saçlarında
o eski şark yelini
biliyorum dokunsam parmaklarım kırılır
dokunmasam eşkîya uykusuzluğu çetin silâhlar gibi ..
aynı zamanda oldukça üretken bir yazarımızdır kendileri.
nereden mi çıkartıyorum?
işte burdan;
murathan mungan bibliyografyası;
şiir kitapları;
* Osmanlıya dair Hikâyat,1981.
* Kum Saati,1984.
* Sahtiyan,1985.
* Yaz Sinemaları,1989.
* Eski 45'likler,1989.
* Mırıldandıklarım,1990.
* Yaz Geçer,1992.
* Omayra,1993.
* Oda, Poster ve Şeylerin Kederi,1993.
* Metal,1994.
* Oyunlar intiharlar Şarkılar,1997.
* Mürekkep Balığı,1997.
* Başkalarının Gecesi,1997.
* Doğduğum Yüzyıla Veda, tek baskılık özel bir seçme,1999.
* Erkekler için Divan,2001.
* Timsah Sokak Şiirleri,2003.
* Eteğimdeki Taşlar,2004.
Hikâye kitapları;
* Son Istanbul,1985.
* Cenk Hikâyeleri,1986.
* Kırk Oda,1987.
* Lal Masallar,1989.
* Kaf Dağının Önü,1994.
* Üç Aynalı Kırk Oda,1999.
* 7 Mühür, kutu içinde tek baskılık özel bir seçme,2002.
Romanları;
* Yüksek Topuklar,2002.
Oyunları;
* Mahmud ile Yezida,1980.
* Taziye,1982.
* Geyikler Lanetler,1992.
* Bir Garip Orhan Veli,1993.
Senaryoları
* Dört Kişilik Bahçe,1997.
* Dağınık Yatak,1997.
* Başkasının Hayatı,1997.
Deneme kitapları;
* Meskalin 60 Draje,2000.
* Soğuk Büfe,2001.
* Bir Kutu Daha,2004.
Seçkileri
* Ressamın Sözleşmesi, öykü,1996.
* Çocuklar ve Büyükleri, öykü,2001.
* Yazıhane, deneme,2003.
* Yabancı Hayvanlar, öykü,2003.
* Kadınlığın 21 Hikâyesi, öykü,2004.
* Erkeklerin Hikâyeleri, öykü,2004.
* Ressamın ikinci Sözleşmesi, öykü, genişletilmiş basım,2005.
Diğer eserleri;
* Murathan '95, derleme-seçki,1996.
* Paranın Cinleri, anlatı,1997.
* Metinler Kitabı, metinler,1998.
* Çador, anlatı,2004.
* Beşpeşe (Ortaklaşa roman),2004.
* Elli Parça, derleme-seçki,2005.
* Söz Vermiş Şarkılar, şarkı sözleri,2006.
Özel baskılar;
* 13+1 içinde yer alan "Fazladan Bir Kitap",2000.
* Yaz Geçer, onuncu yılı nedeniyle özel basım,2002.
Kutu Çalışmaları;
* 13+1, şiirler, ,2000.
* 7 Mühür, öykülerden özel bir seçme,2002.
devletin tek terörist kalmayıncaya kadar mücadeleye devam prensibini sukün ortamını zedeleyici, halkları birbirine düşürücü militarist bir politika olarak nitelendirip imza toplamış, akademisyen, eski milletvekili, ve çeşitli meslek gruplarından oluşan 350'ye yakın aydından(!) birisi. burdan şunu anlıyoruz ki bu insanlar teröristlerin temizlenmesine karşı ve bunlara göre dağda terörist kalmalı.
eşcinselliğini saklamayan, ama adeta bir heteroseksüelmişcesine kadın ruhunu irdeleyebilen, senaryo, şarkı sözü, şiir, roman ve deneme gibi bir çok farklı türde unutulmaz eserler vermiş yazar.
(bkz: küçük iskender)