türkiye'deki tavan yapmış hoşgörüyü gösteren iftiradır.
farklılıklara fazla hoşgörü göstermekten öleceksin türkiye biraz da ırkçı ol.
dilerim aleviler asimile olmaz. Çok korkuyorum gün gelecek alevilik kalmayacak diye.
evet tek dilegim asimile olmayip gururla ''aleviyim, ali efendimin yolundayim!'' diyebilsinler..
bence bi okuyun. ( dikkat aşırı derecede kopyala yapıştır içerir)
..........
Ortaya atılan söylentilere göre Mum Söndü olayı, ibadet halinde olan Alevilerin Erkek ve Kadınlardan oluşan bir odada iken ortamın tamamen karanlık bir hale getirilmesi ve o karanlık ortam içerisinde birbirlerini görmeden ve kim olduğunu bilmeden birbirleriyle ilişkiye girmesi olarak söylenir.
Diğer bir anlatım tarzında ise birbiriyle hiçbir şekilde bağı olmayan iki bakir genç kızı ve erkeğin aynı odada bırakılarak karanlık ortamda ilişkiye girmeleri olarak ele alınır.
Ancak bu söylemlerin ikisi de tamamen yanlış bir tanımlama olup, bir anlamda Alevilik ya da Kızılbaşlık merkezinde yaşayan insanlara yapılan bir hakarettir.
Peki, nedir bu Mum Söndü olayının. Bunu size iki farklı şekilde sunmamız mümkün.
ilk sunacağım örnek aslında bir düşünce ancak ikincisinde sunulacak olan bilgi (iskender Pala tarafından açıklanan bilgi) daha akla yatkın ve mantıklı.
Mum Söndü gerçekte nedir. Bu soruya birçok kişi Osmanlı Devleti döneminde Yeniçeri Ocaklarının Alevileri dinlerini yaşamalarını engellemeye çalıştıkları, bu sebeple Alevi olarak damgalanılan evlere geceleri baskın yaparak dini vecibelerini yerine getirmeye çalışıp çalışmadıkları kontrol edildiği söyleniyor.
Bu sebeple Yeniçeriler evlerine yaklaştıklarında Aleviler evdeki mumları söndürmekte ve ibadetlerine o şekilde devam etmekteymişler. Bu sebeple Mum Söndü lafı ortaya atılmış.
Ancak bu noktada Osmanlı Devletinin halkına her zaman ibadetlerini açıkça ve hiçbir kısıtlamaya mahal vermeden yapma hakkı tanıması gibi bir durum yok sayılıyor ve buna bağlı olarak Osmanlı Devletinin sanki sadece kendi belirlediği dinleri halkının yaşamasına izin verdiği görüşü ortaya çıkıyor.
Konu hakkında eski kaynaklara bakmamda bu konuda bana somut bir delil vermediği için ilk seçeneği es geçiyorum. Ama aşağıdaki yazıyı okumanızı öneriyorum. Bana göre daha mantıklı olan açıklama budur.
iskender Pala ve “Kızılbaşlık ve Mum Söndü” Başlıklı Yazısı…
Anadolu Aleviliğinin tarihsel süreçteki adı Kızılbaşlık’tır. Bu kelimenin içini dolduran anlam yüzyıllar içinde değişmiş, bir zamanlar “Kızılbaşlık gibi unvanımız var” diye övünülen bir isim iken bugün saklanan bir kimlik haline dönüşmüştür.
Alevilere neden Kızılbaş denildiğine dair pek çok rivayet vardır. ismin kökenini Uhud harbinde Kâinatın Efendisi Muhammed Mustafa’yı savunurken on altı yerinden yaralanıp başlığı al kanlara bulanan Hz. Ali hakkında kullanılmış bir tabir gibi gösterenler yanında, Şamanların kızıl bir başlığa bürünerek ayinlerini yönetmelerinden dolayı işi islam öncesi dönemlere götürenler vardır. Bu iki uç görüş arasında Kızılbaş adına yorum getiren daha pek çok rivayet mevcuttur. Bu rivayetler günümüz Aleviliğinin çeşitliliğini ve makasın uçları arasındaki geniş yelpazeyi de işaret etmektedir. Yani Kızılbaşlığı Sünni islam dairesine yaklaştırarak namaz kılıp oruç tutan bir Alevilik ile “Ali’siz Alevilik”i savunarak islam öncesi Şamanlıkla bağlantı kurmayı tercih eden bir Alevilik arasında gidip gelen kültürel bağ. Başına kırmızı serpuş dolayan bir Alevi dedesinin “Kızıl-baş”lığı her iki uca da hükmetme iddiasında; heyhat!..
Kızılbaş adı Şah ismail döneminde yaygınlaşıp resmileşmiş ve tarihsel süreçte bir övünç vesilesi olmuştur. ismail’in babası Şeyh Haydar, Erdebil tekkesi müritlerine on iki dilimli kızıl bir taç giydirip kızıl sarık sarmaya başladığında müritlerini manevi derecelerine göre tasnif edip aynı kızıl başlığı sarıklı veya sarıksız olarak giydirmiştir. ismail bu uygulamayı devam ettirmiş, şeyhliğini şahlığa tahvil edince de askerlerine, halifelerine, dai ve nökerlerine aynı kızıl başlığı giyindirmiştir. Güçlü bir devlet olup da II. Bayezid ile yaptığı andlaşma gereği askerlerini Anadolu’dan Suriye’ye geçirdiği vakit Anadolu’daki mürit ve muhipleri de kızıl başlık kullanmaya başlamışlar, Yavuz Sultan Selim döneminde de bunu bir kimlik göstergesi saymışlardı. Anadolu Aleviliğinin “Kızılbaş” adını kullanması ve diğerlerinin de onları bu adla anması o yıllarda başlamış, kızıl başlıklar ile beyaz başlıkların savaşı olan Çaldıran’dan sonra da yaygınlaşmıştır. Zaten Türkler arasında başa takılan başlıklara izafeten boy ve oymak isimleri eskiden beri kullanılmaktaydı. Siyah başlık (papak, kalpak) giydikleri için “Karakalpak” veya “Karapapak” diye anılan Türk boyu veya Anadolu’da “Karabörk”, “Karabörklü”, “Kızılbörklü”, “Akbaşlı” ve “Akbaşlar” diye adlandırılmış eski köyler bunun örneğiydi. Keza XVI. yüzyılda Özbek askerleri yeşil başlık kullandıkları için “Yeşilbaşlar”, Karakoyunlular kara başlık kullandıkları için “Karabaşlar”, Osmanlı askeri de beyaz başlık kullandığı için “Akbaşlar” olarak anılabiliyordu.
Şah ismail’den Sonra Ne Oldu?
Kızılbaş adı bir hakaretin adına dönüştü. Birisine Kızılbaş denildiğinde onu aşağılama ve hamiyetsizlik iması öne çıkar oldu. Osmanlılar döneminde bu adı hakaret için kullananlar daha ziyade resmi ideolojinin temsilcileri idiler ve Kızılbaşlık düşüncesiyle mücadele için bunu yapıyorlardı. Onlara göre, durmadan isyanlara kalkışan, durmadan devletin başına çorap ören bu gruba karşı yaptırım ve cezaları haklı gösterecek bir zemin gerekiyordu. Gel gelelim, ötekileştirme çabası bilhassa Cumhuriyet’in ilanını takip eden yıllarda daha da arttı ve Kızılbaşlık gayr-i ahlakî bir tavır ile tanımlanır oldu. Bunun en belirgin göstergesi de “mum söndü” safsatasıyla örtüştürülerek halkın dimağlarına kazındı. Oysa “mum söndü” ifadesi, Kur’an’ın dışlandığı, imanın içinin boşaltıldığı, tekkelerin kapatıldığı, ibadetlerle birlikte dinî zikir ve tasavvuf adabının yasaklandığı, ibadet esnasında jandarma korkusuyla kapılara nöbetçilerin, sokak başlarına erketelerin konulduğu dönemin anılarını taşıyordu ve anî baskınlara maruz kalmamak için gizli kapaklı semah yapan Kızılbaş grupların bunu ancak mum ışığında yapabilmeleri ve yakalanacakları haberi gelir gelmez, yahut her dinî grup gibi kapıları dipçikle dövülmeye başladığında mumları söndürüp ortamı gizleme gayretlerine yakıştırılan suçlamanın adıydı. Tarihsel süreçte ise böyle bir suç bulunmamaktadır. Nitekim Osmanlı’nın hukuk sisteminde kriminal olayların kafa kâğıdı sayılan kadı sicillerinde buna örnek teşkil edecek dava ve hükümler yer almaz.
Kızılbaşlık geleneğinde mum ile semah ilk kez Şah ismail ile Kalender Çelebi’nin mülakatlarında gündeme gelmiş, ikisi bir mum yakarak semaha kalkmışlar, mum sönesiye kadar (o zamanki mumların patates misali yamru yumru olduğu ve yaklaşık iki saat kadar yandığı bilinmektedir) vecd halinde dönmüşler ve sonra bitap düşmüşler. Bilahare bazı Kızılbaş gruplar arasında mumlu semah uygulaması kısa bir süre Şah ismail sünneti olarak tatbik olunmuş, sonra terk edilmiş (Yeni çıkan Şah & Sultan romanımda bu konunun teferruatı anlatılmıştır).
Bana göre Türkiye’mizde barış ve huzur içinde yaşamanın yolu dayatmaları ortadan kaldırmaktan geçiyor. Ermeni, Kürt veya Alevi, başörtülü veya ateist, herkes kendi kimliğine uygun hayatı yaşayasıya kadar karşılıklı anlayış, saygı ve özgürlük ortamını desteklemek zorundayız. Ta ki bir Alevi kendisini “Kızılbaş” olarak tanıtmaktan utanmasın, hatta gurur duyabilsin. Bir “Alevi Açılımı”ndan söz edilecekse bunu başarmak durumundayız.
(bkz: bir şerefsiz beyanı)
merak ediyorum bu kavramı ortaya atanın ve doğru olduğuna inanan insanların bilinçaltındaki ensestliği. tabi din "gözünle görmediğini söyleme" ve hatta "iftira atma" buyururken bunları söyleyenin imanını da sorguluyorum. insanlar ancak kendini kandırırlar dostlarım.
Çok iğrenç bir başlık ve iftiradır. Entryler de bir o kadar iğrenç.
Ulan bir kere de böyle iğrenç iftiralar atmadan, karalamalar yapmadan milletin inancına saygılı olun. Herkes sizin mezhebini seçmek zorunda değil veya aynı görüşü paylaşmak zorunda da değil.
alevi bir arkadaşımın anlattığı kadarıyla aile üyeleri, yakınlar, tek bir mumun yandığı bir odaya girerlermiş. herkes hazır olunca mum söndürülür ve herkes rastgele birini bulup tutarmış. ışıklar yanınca, tuttuğunuz kişiyi bundan böyle dünya ahiret kardeşiniz olarak görmeniz, korumanız-kollamanız gerekmekteymiş.
açıkçası böyle bir geleneği eline kadın eli değmemiş, imam hatiplerde haremlik selamlık okumaktan gözü dönmüş, 5 yaşındaki kız çocuğunun saçından bile tahrik olup kapatmaya çalışan sapıkların "alevilerde mumsöndü diye bişey varmış, tuttuğunu zkiyomuşsun" diye götlerinden yorumlamaları beni şaşırtmamıştır.
imam nikahıyla eş edinenler ve muta ile zinayı dinen haram değilmiş gibi gösteren uçkuru düşüklerin iftarısıdır. Beyninizin büyük kısmını sekse adadığınız için herkesi kendiniz gibi sanıyorsunuz, e ne demişler dervişin(!) fikri ne ise zikri de odur!
Uydurmadır, yoktur böyle bir şey pis zihinlerinizle insanların inandıkları şeyleri lekelemeye çalışmayın ayıptır, günahtır!
alevilere yıllarca bu saçmalık üzerinden iftiralar atıldı dedikodular yapıldı. allah tümünün belasını versin ben aleviler bu konuda anlıyorum. anlıyorum anlamasına ama ben bir sünni olarak bunlara hiçbir zaman itimat etmemişken aranızdaki bazı orospu çocukları ''ahlaksız sünni iftirası, sünni bilmem nesi '' demeye utanmıyor mu? sen kimsin ki sünnileri genelleyerek bunu yazabiliyorsun? nesin la sen koduğum!
siz ne çeşit orospu çocuğusunuz lan? anladık göt yalayacaksınız ama az adam olun it oğlu itler.
Alevilere yapılmış en büyük iftira ve sünni islamın ne kadar ahlaksızlaşabileceğinin göstermesi açısından da bugün islam dünyası neden bu kadar canilikle doludurun kanıtıdır.
hiç kafası çalışmayan insanların uydurması. çok yakın ve sevdiğim alevi bir arkadaşım olayı "hacı hiç akıl alıyor mu bu durumu? ayrıca böyle bir şey olsa bile sağda solda porno var mı?" diye dolanır mıyım abazan abazan.
Kendini Mesih ilan Sabetay Sevi, tüm günahları "kutsal" saymış, böylece ünlü "mumsöndü" ayinleri doğmuştu. Şalom, Sevi taraftarlarının kutladıkları "Kuzu Bayramı"nı, öteki adıyla "Dört Kalp Bayramı" şöyle anlatıyor:
... Bu bayram, Dönmelere karşı olanların belki de haklı olarak bir koz olarak kullandıkları bayramdır...
Bu bayrama o gece katılanların mutlaka evli olmaları gerekir, bekar olanlar kız veya erkek hiçbir şekilde kabul edilmez, hatta bu bayram hakkında bilgi dahi verilmez.
O geceye en az iki evli çift katılır, daha fazlası olabilir.
Kadınlar en şık elbiselerini giyer ve en kıymetli takıları ile ziyafet masasında servis yaparlar.
Bir müddet hep beraber eğlenildikten sonra halk dilinde mumsöndü olayına geçilerek bütün ışıklar söndürülür.
Kadın veya erkeğin o gece dilediği ile yattığı ve o ge-ce bu birleşmeden doğan çocuğun, ilerde Maşiah (Mesih) olacağı söylenir.