Kendini anlaşılır kılmak,felsefenin katli olurdu sözünün sahibi yazar aman filozof.
Felsefenin ne olduğunu oldukça yumuşak çizgilerle anlatırsak; felsefenin bir şey hakkında bir şeyler söyleme derdi var değil mi? O şey artık her ne ise,onu ortaya koyar. Şimdi bu şey eğer "şöyle" bir şey ise, "şöyle" derim,onun doğası gereği. Şöyle'yi olabildiğince dolaylı anlatmaya çalışmak, onu anlaşılır kılmamak demek o şeyin olduğu şeyi anlatmamak olurdu. Yani, anlaşılır kılmama yönündeki çaba şeyin doğası yüzündense zaten anlaşılır kılınamaz olandır. Anlaşılır kılınabilen bir şeyse, onun ne olduğunu söylüyorsam da odur,zaten. Katillik durum yok martı.
Ulvi mütefekkir, nuru ziya üstad-ı azam martin heidegger hazretleridir.
Ona göre hakiki haliyle felsefe Sokrates ile sonlanmıştır. Çünkü varlığa ilişkin soru felsefenin temel sorusudur. Varlığı unutan Sokrates sonrası felsefe, tüm yapılarını epistemoloji üzerine inşa etti.
Hakiki felsefenin socrates ile sonlandığını söylemiş bir filozof. Nietzsche da (niça diye okuyanlar var) socratesi felsefeyi sistematik hâle getirmekle suçluyor.
Socrates belki de yoktu; koca felsefeyi bu adamın üzerinden yürütmek... *
Edebiyata çok farklı bir gözle bakan ulvi filozof. Ona göre edebiyat bir anlamda sanatın tüm dallarının kendisinden türediği ana formdur. Heidegger, dilin, somut haliyle varlığa ve düşünceye dair yetkin ifadeleri ortaya çıkaramayacağını, bu yetkinlikteki ifadelerin - parmenides, Herakleitos'ta olduğu gibi- poetik, techne olarak tezahür edebileceğini söyler. Kendisinin Hölderlin ve şiire karşı ilgisi, eski Yunan felsefesine (Sokrates öncesi) ve tragedyaya ilgisi buradan gelir.
Bazen Rüyalarımı teşrif eden üstad-ı azam, filozof. Geçenlerde belgeselini 52455224. Defa izlerken yine o son sahnede gözlerim doldu. Ah, varlığının özü ulviyet ile belirlenmiş varolanım. Senden başkası huzur vermiyor. Özledim. iyi geceler.
Varolan neden vardır ve daha ziyade hiçlik değil sorusunun sahibi. ingilizceden çeviri gibi kulağı tırmalıyor. ingilizcesi şuna yakın: why is there something rather than nothing? Bak bu soruyu böyle okuduğumda anlayabiliyorum. Ama Türkçesi çok kötü. Something denildiğinde varolanın varlığı ile varolanlar birbirine karışmıyor bende. Cevabı üzerinde düşünmedim.
bütün filozofları bu adamın felsefesinden hareketle ele almak durumunda kalıyor insan. tam bir referans noktası. bu adamla çelişenleri gördüğünüzde, sözü geçen diğer filozofu kusurlu bulursunuz. benim hocalarım bu adamı biliyor ama bence anlamıyorlar.
"dil varlığın evidir" diyerek dil felsefesine yeni bir boyut kazandırmış, dili bir bilinç olgusu, yani bir bilgi sorunu olarak değil, varoluşsal bir olgu olarak incelemiş olan düşünür. Aynı zamanda hannah arendt'in sevgilisi olup, bu yüzden hem karısıyla hem de nazi yönetimiyle arası açılan filozof.
Atıldığımız bu hayatın fotoğrafını çok net çeken düşünür. Heidegger için insan hayata itilmiş, atılmıştır. Hatta Sartre "Varoluşçuluk nedir" isimli eserinde bu "Atılma" haline uzun uzun değinir.
Heidegger oldukça ayrıntılı, kritik ve derin düşünen (her filozofta olduğu gibi, tüm yanlışlarına rağmen ve tüm doğrularına atfen, evet, Heidegger bence çağımızın önemli bir filozofudur.) bir filozofun, aynı zamanda Nazizm gibi bir ideolojiye gönülden bağlı olmasını hala anlayabilmiş değilim. Belki de bu anlamaktan acizlik, kişisel anlamda belli bir filozof ve deha karakteri kavramımızın dayattığı değerler ve varsayımlardan kaynaklanmaktadır. Kuşkusuz bu bağlılık, temelde düşüncelerde anlatım bulan zamanın ruhu denen şeyle ilgili olduğu denli, bence, kişisel nitelikte, psikolojik ve patolojik kökenli duygusal saplantılarla veya takıntılarla da ilgilidir.Bu durumu, tıpkı Newton gibi keskin ve analitik bir zekaya sahip büyük bir dehanın, aynı zamanda, bilimsellikten ve kavramdan yoksun, çağının çok gerisinde olan bir düşüncenin ürünü olan simya ve büyüye kendini adamış olması gibi patolojik bir vaka (bazı biyografi yazarları, konunun uzmanlarının yardımıyla, Newton'ın bu birbirine zıt düşünce biçimlerine sahip oluşunu, otizm spektrum bozukluklarından Asperger Sendromu'na bağlamaktadır.) olarak değerlendirmek mümkün olduğu gibi, psikolojik bir vaka olarak da değerlendirmek mümkündür. Kuşkusuz her dehanın, en temelde bir insan olmasından ötürü, çeşitli zaafları ve kusurları vardır ki, yapılması gereken, bunlar üzerinden onları yargılamak, aşağılamak ya da daha da kötüsü ortaya koyduğu tüm entelektüel müktesebatı, düşünce ve eserlerini yine bunlardan yola çıkarak etiketlemek ve ''hiç'' görmek değil, SADECE ANLAMAK olmalıdır. Bu anlama faaliyeti, çeşitli tarihsel belgelerle dönemin ruhuna dair bir malumat edinmeyi gerektirdiği gibi, inceleme konusu edinilen kişinin, olağan yaşantısında sergilediği ''hallerinden'' yola çıkarak edinilecek olan, genel psikolojik durumu ve varlığı hakkında da kesin ve eksiksiz bir bilgiyi gerektirmektedir.
Spinoza'nın veciz deyişini alıntılayarak yazıya son veriyorum: Önemli olan yargılamak değil; anlamaktır.