gece gece, valizinden çıkardığı tshirt ünü derin derin soluyarak, en pahalı parfümün bile anne eli değmiş elbise kadar güzel kokmayacağını tekrar idrak etmiş insandır.
Doğduğunda, bir kangren soğuğunun hazanına, Kanla terbiye edilmiş, koca kafası ve iri bedeniyle örtülere sarıp sarmalanan, ilk nefesini bozkırın merhametsiz bilgeliğinden alan, dimağı gelişmeye fırsat bulamamış genç ölülerin ve gelişmeye hiçbir zaman fırsat bulamayacak yaşı geçkin soluk alıp veren ölülerin arasından sıyrılıp da, masum bir gelin duvağının altında savunmasız uykulara dalan, sevginin dolayımlandığı, öfkenin doğrudanlaştırıldığı bir kültürden nasiplenerek büyümek, ne denli yekpare kılabilirse bir ruhu; ben de o denli yekpareyim işte...
Ne çok acı var diyen zarafetin, masif kıvamındaki karşılığıyım ben...
En az toprağın kadar acımasız,
En az toprağın kadar kavruğum.
Paramparçayım!
Anlıyorsun değil mi?
Acılarımdan bir doğru oluşturamazsın...
Tebessümlerin aynı doğrultuda ilerlediği güvenilir tekdüzelikler, seyirlik bir oyun gibi,
Boğulduğum suların sürekli değişen tadına anlam veremeyişlerim bundandır, belli…
Öylesine çok ki parçam, daha silueti gözbebeklerine düşmemiş bir yığın güzellik ve acı varken şu ruy-i zeminde, gözlerini toprak altındaki hülyalara kapatmayı seçtiğin gündeki parçalarımla, elimi göğsüme bastırmak zorunda kaldığım gecelerin bozkır ıslıklı seslerinde kaybettiğim parçalarımı bir araya getirmeye çalışsam, Korkarım ki, hançeremden meczup bir sada yükselecek yattığın mezarın kül rengi coğrafyasına!
Ve şimdi, bozkır yanığı ellerimi bir tarafa bırak.
Kız saçı dedikleri tütünün sarımtırak bir buhranla parmaklarımıza sindiği o kadim şehrin izbe hikâyeler türeten gecelerini anlatmalıyım sana…
Dideban tepesinin böğrünü ak bir hançerle ortadan ikiye bölen kuzey soğuklarına baktığım gün ve gecelerde, bizi biz yapan bitimsiz ayrılığın varlığına rağmen kurduğum tümleşik hayallerin safiyetini dinle...
Belki bir kurt uluması değil, lakin bir tilki sinsiliğine yatmış yosun renkli cemiyetlerin ihanet çemberini yırtıp da saf rüyasına daldığım satırlardan müteşekkil resimlerin sana ne denli benzediğini, bol yıldızlı gecede gözlerini, akan suyun sesinde kırılgan mırıltını seyreyleyip de gizliden gizliye sigara içtiğim boynuz şehrinin saklı heybetini dinle…
Dağların döşünde kaynayan uysal bir pınarın, beyaza kesen dehşetengiz öfkesini diz üstü çökerek dinlediğim saatlerde, beni durmadan sana götüren o yağız atın suya öykünerek doludizgin bir serkeşlik tutturduğunu, göğsüme çöken sancıdan anlayıp da ölüm şarkısını terennüm ettiğim sarhoşluk hallerimi dinle...
Ah şu mezar taşları…
Geçip gidiversemler eşliğindeki göz teması dilemmalarında kalakalmalara yenik düşmenin ne denli ağır bir irin olduğunu bilsen keşke…
Bilsen keşke de, gözleri meçhul, elleri meçhul, hikâyesi ve eceli meçhul bir çocuk mezarı başında cerehat acısı çekerek yakarmanın nasıl bir tutunamamışlık olduğunu anlatabilsem sana…
Gözlerinden, o koca gözlerinden doyasıya öpebilsem…
--spoiler--
Varlığım,
Yokluğun,
Yani Bir efsun şalına bürünmüş kül rengi hakikatimiz,
Paramparçadır...
--spoiler--
--spoiler--
Yaşadığı zamana kendini ait hissetmeyen, bir anlamda muhafazakar, eğitimli, şiire, müziğe, felsefeye ilgi duyan hatta basit bir ilginin ötesinde bunlara saplanıp kalan, entelektüel ama burjuvazi karşıtı bir adamın hikayesidir Bozkırkurdu. Hayatı boyunca özgürlüğe ulaşmak için çabalamış ve sonunda ulaşmış ancak yine de mutlu olamamıştır. insani yönleriyle, yaşamdan keyif aldığı sınırlı anlarla insanlığını duyumsayan ancak bu anların dışında kalan tüm zamanlarda uzun süre belirli bir yerde kalmaksızın oradan oraya sürüklenip giden ve içerisinde yaşadığı dünyaya, topluma, çağın gereklerine ve toplumsal değişime yabancı kalan bir bozkırkurdu olarak niteler kendisini. Tıpkı bir bozkırkurdu gibi ait olduğu yerden yabancısı olduğu bir dünyanın içine düşmüş ve o dünyanın bir parçası olamamanın acısını yaşamaktadır.
--spoiler--
malajor, kendisine ait olmadığı halde adeta kendisini betimleyen bu cümleler karşısında ayağa kalkıp düğmelerini iliklemektedir.
ve bu sözlükte kıymet verdiği bütün değerli yazar arkadaşlarına selamlarını sunup müsaadesini istemektedir.
kendince bir kitap olan bu profil, yukarıya aktarılan başka bir yazarın sözleri ile ve aniden sonlandırılmıştır.
yaşam ve ölüm gibi...
hayatını, hayallerinin kötü bir kopyası olarak nitelendiren biri olarak, kendi ruhumdan tortular damıtmaya çalıştığım bu profilimin, pek de ustalık eseri olmadığını ve bu durumu da tıpkı hayatımın kör topal seyr i sülüğü gibi hoş gördüğümü ifade etmek istiyorum.
lütfen siz de mazur görünüz.
bozkırkurdu olmanın en başat karakteristiği olan firara burada da iştirak edip, dünyaya sığmayan yumruk büyüklüğündeki gönlümün ardı sıra yol alıyorum...
meçhule...
zaten bozkırkurdunun imtihanıdır aramak...
kaybettiğini bulmaya mahkum olmak...
dolayısıyla bir ayağımın içeride, bir ayağımın da dışarıda olduğu bu dilemmayı da, kapıyı çarpıp çıkarak sonlandırıyorum.
kaybettiğim şeyin ne olduğunu anlamak ve onu bulmak zorundayım, beni bekleyen ölümün kapısına varmazdan evvel...
umut mu, umut her zaman vardır.
kendim için adalet, sizin için de adil bir dünya istiyorum.
--spoiler--
sen miydin o yalnızlığım mıydı yoksa
kör karanlıkta açardık paslı gözlerimizi
dilimizde akşamdan kalma bir küfür
salonlar piyasalar sanat sevicileri
derdim günüm insan arasına çıkarmaktı seni
yakanda bir amonyak çiçeği
yalnızlığım benim sidikli kontesim
ne kadar rezil olursak o kadar iyi
kumkapı meyhanelerine dadandık
önümüzde altınbaş, altın zincir, fasulye pilakisi
ardımızda görevliler, ekipler, hızır paşalar
sabahları açıklarda bulurlardı leşimi
öyle sıcaktı ki çöpcülerin elleri
çöpcülerin elleriyle okşardım seni
yalnızlığım benim süpürge saçlım
ne kadar kötü kokarsak o kadar iyi
--spoiler--