benim işime, benim hayatıma karışma diyen bir çocuk; arkasını toplayan, düzenli olmasını isteyen bir yetişkin.
çocuk gibi davranan sevgiliye anne rolünü oynamaktır.
ailesinden uzakta, her akşam dışarıda yemek yiyen sevgilinin düzenli beslenmemesine üzülmektedir mesela.
oysa onun hayatıdır, ne yediğinden sanane değil mi; ama duramazsın işte. içindeki anaç duygular baskın gelir, kıyamazsın. bu kızın sahiplenme içgüdüsü. erkekse üfler püfler, mızmızlanır, söylenir; bu da ona düşen görevdir işte.
ama ilk entryde tanımlandığı gibi değil; dördüncü entryde tanımlandığı gibi de değil. aslında şu şekilde;
severek ya da kendini sevdiğine inandırarak yanında olmasını istediğin adamı en iyi halinde görebilmek istersin. ona yardımcı olmak, yüzündeki gülümsemeye sebep olmak ya da araç olmak istersin. eğer adam dağınık kalmak istiyorsa bırakırsın kalır. adam arkadaşlarıyla görüşmek istiyorsa bırakırsın görüşür. telefonda konuşmak istemiyorsa; aradığın dakika seninle görüşmek istemiyorsa; görüşmez.
sahiplenmeden kasıt; oğlunun mutluluğu için onun bazı davranışlarını göz yuman; ama belli sınırları da koyan anne gibi olmaktır.
örneğin erkek aldatır. aldatması kabul edilir edilmez o tartışılır ama; bence öncelik şudur. sana ayırması gereken zamanı o kadına ayırmadığı sürece yaptığı kendi tasarrufudur. sahipleneceğin zaman siz olduğunuz zamandır.
yani kendine ait olan zamanları istediği şekilde harcayabilir. ama kadının sahiplenme içgüdüsünün ortaya çıktığı zamanlarda, yani birlikte olunduğunda; kendisine tanınan bu serbesti alanı biraz daralır.
karşılıklı anlayışla bu içgüdü de affedilir; serbestlik isteği de.
nedense sevgili edindiginde çokça karsilasilan yasanilan bir olaydir.aslinda çok güzel ve heyecan verici bir duygudur lakinn erkek milletinin çogu bu duruma odun kaliyorlar.
genlerinde ki anaçlık hormonlarındandır. yav siz erkekler de bir tuhafsınız kusura bakmayın ama. sahiplense sıkılırsınız, sahiplenmezse kuşkuya kapılırsınız.
ilk entrye bakıp ayar vereceğim yerleri bir bir sıralarken mırıl mırıl, son paragrafta bir an tereddütle durakalmışlığım oldu bunu belirtmek isterim. ama bu "çözümlemenin hazzını yaşatır." bıyk diye sinir tellerimi tekrardan gerdi.
vay da vayy! bi zamanlar böyle kendini çözümleme üstadı sanan bir sevgilim vardı. o ki aşmış, yalamış yutmuş, ununu eleyip eleğini asmış biriydi. "ya tabii ki anlıyorum, kadınsınız sonuçta. doğanızda var." hah kendisi ermiş b.ku ya, onun hiç erkekçe güdüleri yok ya!
bi kere kadın sahiplenicidir. ve evet bu erkeklerdeki gibi, "kaslı kuvvetliyim, merak etme hatunum seni korurum." gibi basit bir sahiplenme değildir. onu sevme, ilgilenme, ihtiyaçlarını karşılama, mutlu etme, iyiye yöneltme, yani annevari ne varsa vardır. neymiş, pislik içinde yaşamayı seviyormuş da nasıl onun evini temizleyip veba salgını başlatmasına engel olurmuş da. meğersem öyle egzantrik fantezileri varmış.
işte bizimkinin de böyle hayalleri varmış meğer. neymiş sahiplenilmeyecekmiş. neden bu kadar kıskanılıyormuş? eee sonunda yediği tüm naneleri bulup, sasalı doğal yaşam merkezi'ni kurduktan sonra gördük neden sahiplenilmeyi sevmediğini. ve savunma da hazırdır bayanlar, "ben erkeğim". hakkaten bayılıyorum bu söze. o kadar litarütürü yemiş yutuş, hatta sifonu üzerine çekmişliğin var ama s.çtın mı savunma bu kadar basit. "ben erkeğim"
işte çözümlemeci erkeğin çöze çöze bitiremediği kadının yanında, erkeğimizin doğası: "ben erkeğim, doğaya bak, benim de onlar gibi tohumlarımı saçmam gerek." evet doğadaki tarla sıçanı, ve o komik arkalı maymundan tek farkının elbise giymek olduğunu anladım ben de, sen de anladıysan sevindim. yalnız şöyle bişey sorayım sana tohumcu bey: "kaç tane çocuğun var?" ve bi tane daha " madem öyle, kadının adeti geciktiğinde neden üç buçuk atıyordunuz?" başka bi tane " madem döllemekle yükümlüydünüz, buna sizi doğa mecbur ediyordu, (sadece) sevişip gezdiğiniz hatunlara döllerinizi savururken neden fellik fellik eczane arıyordunuz?"
kadınların sahipleniciliği, erkeklere oranla bin kat onurludur. ve evet bu, deşip bişeyleri kurcalamaksa da, her elini attığında kadın halının altına bi avuç pislik bulmasın bi kere de ondan sonra konuşun. "aman sahiplenmesin, ben de istediğim b.ku yiyebileyim." olmaz canım öyle! o zaman bastır parayı, gör işini. hem beş para hem birinci mevki olmuyor o işler öyle!
flört halinde bulunan kızların sahip olduğu, temel içgüdü kadar naif bir o kadar da iç sıkan içgüdüdür.
sabaha kadar oturmak en büyük zevkimdir. güneşin doğuşunu izlemek falan gibi romantik, salak fantezilerim asla olmamıştır. tek amacım o doğal kokuyu yakalayabilmek ve göz kapaklarım vidası gevşemiş kepenk gibi kapanana kadar beklemektir. sabaha kadar otururken boş duran bir insanın yapabileceği çok şey vardır tabi. erik yersin, kiraz yersin, sigara içersin, kitap okumaya karar verirsin ve ilk sayfada okuduğun, "omuzları kapılardan sığmıyordu" betimlemesine tilt olup kitabı fırlatırsın, tv izlersin, internette makara yaparsın, kakara yaparsın, kikiri yaparsın, yaparsın da yaparsın anasını satim. tabi bütün bu yapmaların bir bedeli vardır. ruhsal, maddi pislik. ruhsal pisliği siktir edelim de maddi pislik çok boktan birşeydir. küllükteki sigaraların arasındaki sigara külüne bulanmış erik ve kiraz çekirdekleri, onun yere dökülme seansı. elma kepçünü koltuğun altına atmak, kola şişesinin yuvarlanarak koltuğun altına girmesi. bakın hep koltuğun altına girmekten bahsediyorum. zeki insanlar anlayacaklardır koltuğun altına bişeyin girmesiyle alakalı bir sonuca gidileceğini.
pislik değil de dağınıklığı severim. haz alırım dağınık ortamlardan, dağınık insanlardan. rahat olurlar. ilk yarıda 4 gol atmış takım taraftarıdır bunun en güzel örneklemesi. yani dağınık olmayı ayıplayan insanlara küfürler etmek istemek en doğal haktır bana göre. herneyse..
sabah 7-8 gibi uyuduktan sonra saat 11 de çalan telefon belasını siker insanın. yani saygısız beni tanıyorsun, bu saatte yeni uyumuş olurum. ne boka arıyorsun? madem tanımıyorsun beni bu saatte arayabileceğin samimiyeti nerden buluyorsun zangoç!? telefona baktığımda beni tanıyan birinin aradığını görüyorum ve yüreğime su serpiliyor. "oh" diyorum "en azından beni tanıyan biri uykumun amına koydu." o kadar sikik bir durumdayım yani. arayan kız arkadaşım. "hayatım yanına geliyorum, burak ev de yok değil mi?" değil mi? ile biten bütün sorular şayet kız arkadaşınız soruyorsa olumlu bir yanıt almak zorundadır. aksi halde gününüzü, haftanızı siker atar. hayır ortada manevi bir sevgi yokken neden bu kadar kaprisleri çekmişim zamanında onu da anlamış değilim. benim gibi cool bir piç nasıl olurda böle oyunlara alet olurum aklım almıyor. neyse, sorusuna uyku sersemi olumlu yanıt verdim ve "tamam yarım saate ordayım, ortalığı toparla biraz." dedi. "ortalığı topla" mı? ne alaka ulan? sanane benim ortalığımdan. sen misin benim götümü toplamaktan sorumlu olan insan? ortalık böle kalacak amına koyim. sanıyorum ki kendi geldiğinde o ruh siken ortamda rahatsız olacağından dolayı böle bir şey söylemiş. olayın sonunda göt oluyorum tabi. öyle düşünerek söylememiş.
aradan yarım saat geçtikten sonra kapı çalıyor, kapıyı aralık bırakıp tekrar kanepeme uzanıyorum ve yaklaşık 1 dakika 32 saniye sürecek olan bekleyişe geçiyorum. hayatın en boktan anıdır o apartmanın giriş kapısından içeri girdiğini bildiğiniz kişiyi beklemek. o süre içinde en ufak bir dünyevi düşünce geçiremezsiniz aklınızdan. ha geldi ha gelecek sürekli bir paranoya havası hakim olur insana. kapıyı açık bırakıp beklemek bir nebze rahatlatıyor insanı bu hususta onu keşfettim ve artık öle yapıyorum. küçüklükten veri kafalara kazınan, "kapıyı aralık bırakma, içeri fare girer." efsanesini artık düşünmüyorum bile. girerse girsin benim ruh sağlığımdan daha mı önemli o farenin içeri girmesi. 2 saat sonra kafasını viledayla ezerim hem maddi hem manevi huzura ermiş olarak hayatıma devam ederim.
o boktan 1 dakika 32 saniye son buluyor ve kız içeri giriyor, "merhaba hayatım" diyerek. ayakkabısını içerde çıkarmak en büyük fantezisidir sevgilinin evine gelen kızın. o ayakkabıyı dışarda çıkartan bir tane bile kıza denk gelmedim henüz. saygısız. ayakkabısını çıkartırken kalçalarını izlemekte erkekliğin temel unsurlarındandır. izliyorum. ayakkabısını çıkardıktan sonra odaya adımını atıyor ve şaşırıyor, "aa bu ne hal hayatım ya. ben sana ne dedim? topla demedim mi?". tam, "sen geleceksin diye evi toplamak zorunda değilim. ben böyle huzur buluyorum." diyecekken," benim için sorun yok aşkım, sen üşeniyorsun biliyorum ama rahatsız olduğunu da biliyorum. kalk bakim ordan biraz toplim şuraları." şoktan şoka koşuyorum. kız kendisi için değil resmen benim için ortalığı topla demiş. yanlış düşünüyor olması önemli değil beni düşünüyor olması önemli. lan sanane ki? seninle sevişiyoruz ve geziyoruz. birbirimizin hayatında başka nasıl bir yere sahibiz ki? anlayamıyorum. birbirimizi sevmediğimizi bile bile kız içten içe evliymişiz havası yaratıyor. sanki ev onun evi ve evin toplu olması şartı var. "çekil toplim, yemek yapim akşam aç kalma, işerken kapağı kaldır, sıçtıktan sonra sifonu çek vb." ne alaka ulan? sen neden beni sahiplenip doğal yaşam ortamımdan kopartıp hijyenik bir ortama bırakma çabası içerisindesin ki?
kızlardaki bu psikolojiyi anlayamıyorum ama kafamda oluşan tek fikir kızların "geleceğin annesi" oluşudur. gelecektei o sorumlulukları bizim, benim gibi parazit ortamlarda yaşayan insanların doğasında geliştiriyorlar. bu onların en büyük özellikleri bana göre.
velhasıl koltuğun altındaki acaip maddelerden dolayı bir güzel de fırça yiyorum. normal şartlarda kızmam gerekirken yüzümde bir tebessüm oluşuyor. bu entryi yazacağımdan adım gibi eminim. beni sahiplenmesinin altındaki o acemi içgüdü gülümsememe sebep oluyor. tekrar düşünüyorum çok masumane bir davranış. artık kızmıyorum böle tavırlara bürünen kızlara. bu onların en doğal hareket alanı.