kırık kitap

entry29 galeri0
    29.
  1. Kulaklarımda iltihap var tam iki gündür. Sol taraf tıkalı, sağ taraf yarı açık, monodan akıyor hayat beynimin içine. Tutup sertçe çekiyorum sol kulağımı, bir ara açılıyor ve kelimeler koşuyor kulağımdan içeri. sonra istanbul trafiği gibi zırt diye tıkanıyor. Aynı o an gibi küfrediyorum hastalığıma ve yalnızlığıma. Ve işte o an hastalık uçup gidiyor ve işte ebedi yalnızlık.

    Evde kaldığım süre boyunca, o süre boyunca, saatlerce hatta günlerce, neredesiniz ey katili yalnızlığın?

    sevinerek okuduğum mesajlar pizza satmaya çalışırken bana, neredesiniz?

    kimse yok, kimsem yok bir yalnızlığım ve bitene kadar sigaram, gelene kadar uykum, seslice bir tek sana "iyi geceler" derim ben yalnızlığım...
    0 ...
  2. 28.
  3. tırnak…

    tüm bunları düşünürken bir elim ağzımda, zaten dibine kadar yenmiş tırnaklarımdan birini dişlerimle kopartıyorum. ilk kopartıştaki o zevk, tırnak koptuğunda acıya dönüşüyor. başparmağımla orta parmağım arasına alıp sıkıyorum işaret parmağımı, bir parça kan geliyor. elimi yüzümün karşısına getirip, avucumu kapatıp bakıyorum, rezil haldeler. bu halimle ben, herkese “evet sorunluyum ben” mesajını veriyorum. otobüse bindiğimde yahut bir ortama girdiğimde herkes sanki yenmekten küçücük kalmış tırnaklarıma bakıyor, kendi kendime düşüp, sessizleşiyorum, utanıyorum. sonra kandırıyorum kendimi “hayır yemiyorum tırnaklarımı, sadece kopartıp tükürüyorum, olan bu.” yesem de, yemeyip tükürsem de o tırnaklar rezil haldeler. ellerime bakan biri, sürekli parmaklarımı yaladığımı ve ellerimin salya koktuğuna inandığından uzak durabilir benden. duruyor da eminim, belki sırf bu yüzden yalnızlığı seviyorum.
    2 ...
  4. 27.
  5. yalnızlık ve yine yalnızlık...

    öylesine savunuyorum ki yalnızlığı, ki siz bilmiyorsunuz elimde kalan son kale o. herkesin gittiği zamanlarda elimde kalan o. karanlık renginde, sessizliğinde, renksizliğinde aynadaki yansımam o, ettiğim küfürleri bilen o, isyanımın yoldaşı o. o her şeyim benim, kimsesiz değilim ben.

    yatağımın soğuğunda, onunla uyur, onunla uyanırım. bir sevgili gibi hayatı da unutturmaz üstelik yanardöner değildir, sabittir. asla cevap vermez, bekler ki nedenleri sen bul. saygısızlık etmez, sözünü de kesmez. sıkı sıkı sarılmanı tembihler sana sessizliğiyle. “hepsi yalancı, hepsi düzenbaz, hepsi iğrenç” dersin kendi kendine, sanki sufle eder yanı başından. delirmiş gibi de hissetmezsin kendini, gaipten sesler duyarken. bir insanı tanırsın, aslında tüm insanlığın duygularını anlarsın kendini tanırken.

    yalnızlık, komplo teorileri üretmene yardımcı olur. birine anlatsan” haydi canım sen de” derler ya, susarsın bu yüzden. geleceği görürsün, geleceği gördüğünü kimseye söylemeden.

    yalnızlığında mutlu olabilirsen – mümkün mü?- hep mutlu olursun. hayaldir bu, sen bir ömrü yalnızlıkla mutsuz geçirirsin, diğerleri mutlu sandıkları bir ömrü mutsuz ve yalnız bitirdikleri için mutsuz ölürler.
    2 ...
  6. 26.
  7. kırık kitap,

    ama hakiki kırık, kırılan, kırılmış, birinin kırdığı; kim önemli mi, ben dahi bilmezken.

    bir adam,
    ceza evinde kalan, yani bildiğiniz mahkum bir adam.
    sıkılan bir adam, mahkumlar sıkılır bazen, bilir misiniz.
    kocaman bir koğuş, içinde yirmi otuz, belki daha çoğuz.
    kocaman koğuş, camları küçük koğuş. demirden parmaklı, bahçesi telli koğuş.
    insanlar alışveriş heyecanında sanki, mütemadiyen adım. ileri bir kaç, geri bir o kadar.
    yeni nakil, ranzalar bile şaşkın ve boş, ne yatak ne nevresim takımları
    çırıl çıplak.
    mahkumlar çıplaktır, bilir misiniz. içi dışı kapı altı. adam, çıplak koğuş .
    ilk akşam, ilk akşam değil haddi zatında,
    yeni koğuşta ilk akşam.
    mahkum adam, orta yere yığılmış bir yorgan, bir yatak.
    uzanarak baktı uzaklara,
    bakışları duvarlara çarptı.
    yumdu akşama gözlerini, yarın görüş varmış,
    uyumalı ki, sağlam dursun kat be kat tellerin arasında meraklı bir çift göze.
    rüya görmez mahkum pek, hayatı bir rüya iken sımsıkı kapatılmış duvarların çizikli badana tozlarında.
    çok isterse belki, yarı uyanık hayallerinde, bir karanlık gölge gibi arar kimseleri.
    bilirsiniz belki, hapishaneye mahkum girer sadece,
    rüyaları, hayalleri kapı altı karanlık ve rutubet.
    korkar girmeye kimse mahkumun düşlerine, o hep yalnız ve karanlık,
    izbe ve dağınık adımlarda bir başına.
    karavana sesleri, uzaktan kampana sanki.
    kepçelerin bakır kovalarda çıkardıkları sesler,
    demir kapıların aç koğuşu emirnamesi,
    sabah ve sayım halleri.
    sağdan bir iki üç ve son, tamamdır komutanım.
    allah kurtarsın,
    devletimiz sağ olsun.
    afiyet olsun,
    böyle karmaşadır her sabahlar.
    karavana başında nöbet tutan mahkum,
    selam duran mahkum,
    ayaktakiler ve nihayet asker tayını ekmek,
    uzun bir masada seyrek tabaklar,
    kara siyah zeytinler, ve kovadan kepçe kepçe çay bakı kaselere.
    kaşık sesleri adamın beyninde, kaç kişi, koro kadar elli ve sessiz yutkunuşlar.
    ali, görüşmecin geldi.
    voltanın dalgın dalgasında, son nefesin sigarasında, koşar adım demir kapı.
    öyle bir açılır ki kapı, trak traak
    gardiyanın gölgesinde adeta koşarak
    yarı karanlık, yarı açık tellerin arasından bakarak göz yordamı,
    ararsın geleni,
    arada kaç metre de olsa duyarsın sesini, nefesini.
    sessiz konuşulur görüşte, gözler sadece.
    gözler özlemi taşımaktan yorgundur her seferinde.
    ali der, sıkıntı var, kitap getir bana.
    getirmiştir kitapları aslında, bir kaç parça çamaşır, bir kaç paket cigara ve biraz para.
    görüş günü sessiz olur koğuş, ne zırıltı ne dırıltı. her kes kendi aleminde ikinci defa mahkum.
    en kötüsü, havalanamazsın görüş günü.
    akşama yakın açılır kapı, isimler okunur,
    görüşmecinin getirdikleri önüne konur.
    bir poşet, poşetin içinde hayaller, dışarısı ve sevdalısı,
    sanki çıkaracakmış sevdasını gibi poşetten, ağır ve okşayarak, tek tek.
    demiştik ya çamaşır, sigara ve kitap.
    birisini alır eline, çok eskidir tarihi bilmece, yadigar.
    aslında sağlam ciltliydi, bez şömiz.
    şimdi ise elinde hoyratça kırılmış kapaktan ibaret bir kitap.
    mahkumun her şeyi açık olmalıydı ve çıplak.
    kıyamadı yatağa fırlatmaya hırsından, usulca yerleştirdi yastık altına.
    uzandı, kitabın kırık kapağı ve yazıları, sayfa numaraları,
    ellerini ensesinde kilitledi
    kilitlendi her şey, silindi gölgeler,
    tel örgülerin arasında kalan gözlerinin peşinden firar etti
    adeta.
    kırık kapaklı kitap, daha sayfası bile açılmadan
    uykuya dalmıştı adam.
    0 ...
  8. 25.
  9. kendim…

    o en sevdiğim sahilden, her zamanki tuhaf duygularım, arınmışlığım ve zaferimle kalkıyorum.

    sıkıntıdan patlayan o can çoktan karıştı şehrin ıssız kalabalığına. muhtemelen biriyle göz göze gelmeye, biriyle muhabbet etmeye çalışıp, yalnızlığını unutmaya çalışıyor şu an.

    peki mümkün mü bu, yalnızlığı unutabilmek mümkün mü?

    ondan kaçabilmek, onsuz ve sürekli bir birileriyle olup, kendi sesimizi bastıran seslerden bir dünya kurabilmek mümkün mü?

    sanmıyorum.

    en önemli kararlarımızı bile tuvalette yalnız aldığımızı unutuyor gibiyiz. hatta biri kapıyı zorlayıp içeri girmeye çalıştığında, hiddetle “dolu!” diye bağırıp, o en mahrem yalnızlığımızın bozulmasına izin vermiyoruz. farkında bile değiliz bunun, yalnızlığın aslında ne kadar zevkli ve dayanılmaz olduğunun farkında değiliz. kimse sürüden ayrılmamızı istemiyor, bir araya gelip katliamlar yapmak, yakıp yıkmak hep çok daha cezp edici birileri için. hem beraber olunca bize daha kolay satıyorlar her istedikleri kötülüğü…
    2 ...
  10. 24.
  11. şirk…

    yaptığım buydu, şirk koşuyordum birilerinin ifadesine göre. karşısına dikilip yaratıcının “neden!” diye haykırıyordum ve o, eliyle ağzımı kapatmaya bile tenezzül etmiyordu. ona olan nefretimde bile yalnız bırakıp beni, sessizliğinde sadece mutluluğu hak edenlere rahmet olup yağıyordu sanki.

    öyle bunalmıştım ki artık, “çok parası var ama o da ölüyor” gibi şeylerle kandıramıyorum kendimi. etrafıma baktıkça, insanları ve yaşayışlarını gördükçe, başımı kaldırıp gökyüzüne “neden izin veriyorsun ki buna?” diye soruyorum ve o yine susuyor. bazen onun çok çaresiz ve zavallı olduğunu düşünüyorum. sanki yarattığı şeyin hakimiyetini elinden kaçırmış ve onun kölesi olmuş gibi. bu yüzden cevap vermiyor bana, bu yüzden değerli bir vazo kırmış bir çocuk gibi saklanıp sessizliğe gömülmesi. ne kadar acı, hızlı bir araba yapıp, o arabayla hızla giderken duvara çarpıp ölmek gibi kara mizah yüklü…
    2 ...
  12. 23.
  13. kısa…

    gözümden süzülüyor o an yaşlar.

    yalnızlığın arkasına saklanıp, onu savunup güçlü kılıyordum kendimi mutsuzluğumda.

    kim severdi ki böylesine yalnızlığı?

    ben, elbet ben severdim, mecburdum onu sevmeye. çünkü kalabalıklar bana bahşedilen mutluluğu getirmedi hiçbir zaman. hep acıydı kalabalıklar, kötü bakışlardı, kötü sözlerdi. yahut acımaydı, ben anlamıyor muydum sanki, küçük bir çocukken bile anlıyordum olan biteni. o acıyla, o bakışlarla, o laflarla piştim ben. susmayı öğrendim, tek bakışta tanımayı öğrendim insanları, bir sonraki hareketlerini hep bildim, kendilerine kurdukları yalan dünyalarda batıp yok olmalarını seyrettim. bu nedenle yalnızlıktan ördüm duvarlarımı, öyle çok yüksek ve heybetli de değildi bu duvar. isteyen aşabilirdi ama kim isterdi yalnızlığımda yalnız kalmayı?

    deneyenler oldu, o yalnızlığa girip, beni tanımak isteyenler oldu. dayanamadılar. hayatın onlara öğrettiklerinden fazlası ağır geldi, taşıyamadılar. sonra gitmek istediler, bir umuttu benim için, sıkı sıkı tutunmaya çalıştım, bırakmak istemedim, gittiler.

    isyanla biten gecelere tekabül ediyordu bu gidişler. kapımı kilitleyip, tanrımla kavga ettiğim günlerdi. hiç sesini çıkartmazdı, onun bu sessizliği beni daha da isyankâr kıldı, yalnızlaştırdı. onun gibi yalnızlığı seçip, kendi sınırlarımı belirledim ben de. o yoktu ama artık onun bir rakibi vardı!
    2 ...
  14. 22.
  15. memelerim ağrıyor...

    bildiğin ağrıyordu memelerim. sanki birileri meme ucumdan sıkıyormuş gibi. sonra bir baktım ki arif abi, gerçekten de bana acı verecek şekilde memelerimi sıkıyor. sonra, bir de osurdu... o osurdu, ben değil... hem de osurduktan sonra, "içimde mi patlasaydı" falan dedi...

    kırık kitap böyle birşeydi işte... herkes işyerinde okuyor ya da yazıyordu. sözlükte bir başlık altına sığınıp kitap yazmaya çalışmaktı mesela...

    herneyse...

    popom ağrıyor...

    sanki birileri bana pandik atıyordu... sonra bir baktım...

    ...şeklinde devam edebilecek kitaptır.
    1 ...
  16. 21.
  17. denersin ama kaçamazsın…

    kaçtı biraz önce. kalıp, hayatında bir kez olsun dinlemedi kendi kalp atışını, nefesini…

    kız kulesi’ne kendi gözünden bakamadı bir kez olsun. bir kez olsun, birine dokunmadan omzu, ayakta durmayı denemedi. yalnız uyumak zorunda kaldığı gecelerde, içip sızarak kaçtığı gibi yalnızlığından kaçtı şimdi.

    çok sürmeyecek, biliyorum. sırf kurtulmak için sevmediği, dayanamadığı birine katlanmak zorunda kalacak, onun gibi olacak biraz, bir refleks gibi komik bulmadığı şeylere gülecek, sevmediği şeyleri yapacak, sevdiği şeylerden de uzaklaşacak. ve tekrar yalnızlık bulacak onu, cesareti varsa o gün, ayna karşısında savuracak kendine gün yüzü görmemiş küfürlerini.

    bir kavga gibi görünse de aslında bu ilk tanışma, ilk el sıkışma, ilk öpüşme, ilk kucaklaşma. yıllar önce biten güçlü bir aşkın tekrarı gibi, işte o şiddetli sevişme bu. biraz acılı, sancılı, ifadesi zor bir duygu karmaşası. ama yaşanmalı bu, hayatta ilk kez tatmasak da, ikinci kez tatmalıyız, sevişmeliyiz onunla. işte o zaman değişiyor hayata bakışımız. biraz daha zorlaşıyor belki, biraz daha karışık, biraz daha acılı ama tutarlı ve yere sağlam basıyoruz. göremediklerimizi görmemizi sağlıyor yalnızlık, bakamadığımıza bakmamızı. kaçtıklarımızın peşine düşüyoruz bir süre sonra keyifle. çözmek değil, kendi yalnızlığımıza nedenler arıyoruz kovaladıklarımızın ardından. sonra herkesin umursamadıklarını umursamaya başlıyoruz. isyan bizi, dikenli yollara sokup, doğru yollara perperişan atıyor. kimse olmuyor o yollarda, yine yalnızlık, yine tek olma duygusu. ve şüpheler, “neden kimse yok, doğru yol bu ise” derken, dikenler batıyor ayağımıza, birinin kötü nefesi kokuyor, bir ten dokunuyor tenimize, ağızlarda iğrenç laflarla sevişip, kapı dışarı ediyoruz insanlıktan çıkmış o canlıyı. kapının kapanırken çıkardığı o ses, sanki kalbimizi bir neşterle ortadan ikiye bölüyor, nefesimiz kesik. sanki aşık olduk, sanki sevdik birini, “keşke” diyerek uzanıp yatağa, yalnızlıkla baş başa derin derin nefes almaya çalıştıkça, parça parça dökülüyoruz ayaklarımızın bastığı son yere.
    2 ...
  18. 20.
  19. kaçamazsın yalnızlığından...

    bir süre daha oturup bir hışımla kalkıyor oturduğu yerden ve hızla uzaklaşıyor. ardından mutlu mutlu gülümsüyorum. ben de yalnızım oysa, tek başıma oturuyorum, bir yanımda istanbul var, kolumda çaresizliğime çare olmuş yalnızlığım, düşünüyorum. neden bu kadar ürkütücü yalnızlık ve biz neden bu kadar çok korkuyoruz kendimizle baş başa kalmaya?

    sanki toplamamız gereken bir puan varmış gibi, heyecanlı heyecanlı hep birilerine kavuşma telaşı içerisindeyiz. yalnız uyuyamıyor, yalnız yemek yiyemiyoruz, eğlenemiyoruz bile yalnızken, gülemiyoruz.

    yalnız doğuyoruz oysa, her şey tek başımıza o ilk nefesi alabilmekte. ağlayabilmekte tek başımıza, ilk acıyla, ilk yalnızlıkla…

    yalnız ölüyoruz oysa kalabalığın tüm müdahalesi yetersiz geliyor bir an, sonra hissetmiyoruz elimizi tutan eli, göğsümüzde ağlayan birini, işte yalnızlık bu. tek başımıza başlayıp tek başımıza bitirdiğimiz yarışın teması bu!

    ondan kaçtıkça daha da zorlaşıyor hayatımız. çünkü hayat her zaman tek başına kaldığımız anlar çıkartıp duruyor karşımıza. küçük ipuçlarına benziyor bu anlar.

    fısıldıyor kulağımıza “bak bu bir şans, ister kalır kendini ararsın, ister gider kendinden kaçarsın.”
    2 ...
  20. 19.
  21. yalnız çırpınışlar…

    halen onu izliyorum. resmen çırpınıyor, sahilde yürüyen herkesin gözünde gözü. biri selam verse, “merhaba, boş mu burası, oturabilir miyim?” dese ve keşke kurtarsa onu böylesi hazırlıksız yakalandığı yalnızlığından. onun bu acınası haline bir orospu bile yaklaşmaz biliyorum, ihtiyacı olduğu halde. birinin yalnızlığına çare olmaktansa, kalabalıkta tükenmek ister yalnızlıklar…

    sonra, her yalnızın yaptığını yaptı o da. telefonunu çıkardı ve rehberde dolaşmaya başladı.

    kimi arayabilirdi?

    telefonlarımız ne kadar da acı yüklü, her çaresizliğimizde hazırda bekleyen insanlarımızın olduğunu düşünüp, yalnızlıklarımızı onunla yamamaya çalışıyoruz. eski sevgililer, bir gecelik aşklar, sessizce bizi dinleyip sırtımızı sıvazlayan biri, özlediğimizi yalnız kalınca fark ettiğimiz bir aile üyesi… sanki hepsi bıraktığımız gibi duruyorlar, zaman bizi ezip geçti, onlar bir şey yaşamamış gibi.

    şimdi başlamalı birinden, ya eski sevgiliyi arayacaksın bir umutla, ya eski bir dostu. ne annen çare olur yalnızlığına, ne baban, ne kardeşin. güzel sözlere ihtiyacın var senin, ilgiye, sıcak dokunuşlara ve belki sevişmeye…
    2 ...
  22. 18.
  23. 3. çay...

    tüm bunları düşünürken üçüncü çayım da geldi.

    yağış azaldı, hava parça parça açılmaya başlarken, öğle molasına çıkanlar doldurmaya başladı sahili.

    tek tek baktım yüzlerine, çoğu bir zevkin ürünüydü, bazıları ise planlı projeli düşünülmüştü. kimi grupla gülüyor, eğleniyor, kimi tek başına oturuyordu. kimi uzun saçlıydı, kimi kel… kimi göbeğini saklıyordu kızlardan, kimi mini eteklerinden taşan bacaklarını elleriyle örtmeye çalışarak ilgi çekiyordu. kimi çözmüştü sanki hayatın anlamını, ıslak bir bankın üzerinde umursamazca yatıyordu, ıslak ayakkabıları nöbet bekliyordu sanki başucunda.

    bir yudum daha alıp çayımdan devam ettim seyretmeye.

    yan masada gürültücü bir grup vardı. kel kafalı göbekli biri sürekli bir şeyler anlatıyor, hep beraber gülüyorlardı. gözümün ucuyla seyrettim, dinlemedim sadece seyrettim!

    kulaklığımı takıp “gentle waves” açtım, seyrettim onları, sadece seyrettim. gürültülerinden arındırdım hepsini, sessiz ve hareketli birer et yığınına dönüştüler. öylesine eğleniyorlardı ki, dakikalarca onlardan kaçırmadığım gözlerimi bile fark etmediler.

    bulutlar geçiyordu üzerimden, bir tankerin dalgaları yeni ulaşıyordu sahile.

    “yalnızlık” dedim, “sen varken ben asla yalnız kalmam!”

    grup dağılmaya başladı, hatta herkes gitti, bir o kaldı. hiç konuşmuyordu şimdi, çayından bir yudum aldı ve daldı gitti kız kulesi’nin yalnızlığına. yüzünden düşüp paramparça oldu kahkahalar. işte o an fark etti ona baktığımı. gülümsedim, başımla selam verip. kayıp ifadelerinde kaybolup gitti, çevirdi başını boğazın en ıssız noktasına.

    “işte benim gibisin şimdi” dedim kendi kendime, bir yudum daha çay aldım. neler geçiyordu acaba şimdi kafasından. kimi düşünüyordu, neydi yanlış yaptığı, neyin cezasıydı bu yalnızlık, neyin ödülü?
    3 ...
  24. 17.
  25. fındıklı…

    çok seviyorum burayı. solumda boğaz köprüsü, karşımda kız kulesi, sağımda da mimar sinan üniversitesi.

    yeni bir yılın ilk gününde yalnızlıktan erkenden uyumuş, erkenden uyanmış ve bu köprüye koşmuştum. işte bir kez daha şükrediyordum tanrıma, sislere gömülmüş anadolu yakasının el sallayan haylaz çocuğuydu o ve ben onun en güzel fotoğraflarını çekmiştim o gün. sıcak yataklarında uyuyanlar o sabahı göremediler.

    kız kulesi’nin çok daha farklı bir hikayesi vardı. klasiği aşamamış düşüncemle ben, sevgilimle ilk yemeğimizi hep orada yemeyi düşündüm. olmadı. kuleyle ilgili öğrendiğim tüm mitolojik hikayeleri hep unuttum ve biz hep evde yedik ilk yemeğimizi sevişmenin ardından.

    ve mimar sinan, çocuk aklıma girip kopardılar beni oradan. arkeoloji istiyorum dediğimde, beni bir amele olarak gördüler ya ona yanıyorum. oysa ben o kadar da sabırlıydım, uğraşırdım küçük bir heykeli tekrar güneşe kavuşturabilmek için. bu lanet ömrü tüketebilmek için çok daha acısız olurdu bu. dışımın kirliliğini görür, belki bu kadar üstüne düşmezdim içimin kirliliğinin. saçımı sakalımı bu kadar dert etmez, bir taşa aşık olur, sessizliğinde ve hep aynı yüz ifadesinde mutlu olurdum.

    gariptir buranın insanları, gelip gezenlere farklı anlamlar yüklerim oturduğum yerden. sanki onları buraya getiren bir son var, boğazın soğuk sularında kaybolup gitmek istediklerini düşünürüm. çünkü ben ne zaman kaybolup gitmek istesem hep buraya gelirim. şimdi de buradayım, kaybolup gitsem ya. kimse de gelmese ardımdan ve alkışlasalar “kurtardı kendini” diyerek. yapmazlar, sadece acıya dokunur onlar, beni denizden çıkartırlar “neyin var, neden yaptın” derler. ben de gülümserim bir şey anlatmadan “denizi çok seviyorum” derim.

    sanki benim yaptığımı çok saçma buluyormuş gibi içlerinden geçirirler “deli midir nedir?” diye. öylesine korkarlar ki kendileriyle konuşmaya, bu nedenle yalnızlıklarının ağzına kalabalıklar doldurup sustururlar, öldürmeye çalışırlar onu. deli gibi çalışırlar, yorgunluktan düşünemeyecek kadar çok çalışırlar hem de. yatağa yığılıp kalırlar, yalnızlıktan kaçarlar akıllarınca, ama yalnızlık hep yakalar, bir sabah akşamdan yığılıp kalan cüsse uyanamaz sabaha. yutulan tüm kalabalıklar kusulur, cesedinize omuz verenlerin üzerine.
    2 ...
  26. 16.
  27. yolda..

    deli gibi yağıyor yağmur. yağmurluğum da onunla gitti. belki kendime gelirim diye tekrar dönmüyorum eve ve ıslanıyorum olabildiğince. yere her bastığımda ayakkabımın bağcık deliklerinden sular fışkırıyor. öyle keyif alıyorum ince saçlarımdan yüzüme akan suyun gezintilerinden.

    nereye gideceğimi, ne yapacağımı bilmeden sadece yürüyorum. düşünüyorum, elimi attığım her ne varsa kuruyor. bu bir lanet olmalı, doğduğum günden beri üstüme çöreklenen kara bulutları dağıtamadı hiçbir rüzgar. kalabalıkların, yalnız kişisiydim hep ve hep aşkımdı yalnızlık, sevdiğimden değil, mecburiyetten.

    hep savundum kendimi,

    “bir kişi her şeydir, iki kişi bir şeydir, üç kişi hiçbir şeydir”

    ve ekledim,

    “dünyanın hiçbir yerinde toplumlar adına yapılmış anıtlar yoktur, anıtlar hep kişiler için yapılır, icatları kişiler yapar, toplumlar değil.”

    sonra korkarak sordum kendime,

    “ne ürettin şimdiye kadar?”

    zaman kaybından başka bir şey üretmedim. o zaman kaybının çoğu da isyan etmekle geçti. biri duysun diye beni, bir tanrı ürettim, ona bağırdım, çağırdım, küfürler ettim. umutsuzca dualar ettim en zor anımda. küçük şeylerin mutluluğunu da ona yükledim, şükrettim.

    kimse yoktu işte, bu yüzden yalnızdım. insanlara bir şeyler anlatmayı seçtim bir dönem. benimle üzüldüler, yanlarından ayrıldığımda kendi hayatlarının başrollerindeydiler.

    insan birinin acısına dokunabiliyordu ama onu kaldıracak cesareti asla bulamıyordu. kaldırması da gerekmiyordu zaten.

    nasıl geldiğimi bilmiyorum ama fındıklı sahilindeyim.

    islak bir sandalyeye oturup çay söyledim.
    4 ...
  28. 15.
  29. eve dönüş…

    “sonra arkanı döner ve gidersin geldiğin yerin yalnızlığına. “

    saçım başım darmadağın, gözlerim bile iyi görmüyor sanki, zorla açıyorum kapıyı.

    içeri girdiğimde o lanet sigara, içki kokusu. mutfakta tepeleme bulaşık, sağa sola atılmış iç çamaşırları, kıyafetler, köşelere toplanmış kıl yumakları, yatağın üzerinde seks rengi lekeler…

    öylesine zor ki bu evde beş dakika daha geçirmek.

    kendimi leş gibi bir eve temizlik için gelen temizlik görevlisi gibi hissediyorum. ağzımda ona uygun küfürler var. her şeyi temizlemek, hatta evin ortasına toplayıp yakmak var aklımda.

    yerden topladığım tüm kıyafetleri renklerine bakmadan tıkıyorum makineye. ardından tüm çarşaflar ve yastık kılıflarını. bir de kendimi tıkabilsem keşke!

    en uzun programı açıp, tüm gözlerini tıka basa deterjanla dolduruyorum.

    sonra bulaşık!

    en zor olanı da şarap bardaklarını yıkamak, lanet olsun!

    kendime kızıyorum bulaşık makinesi almadığım için. sonra sakinleşip, özensizce yıkıyorum hepsini “ne de olsa ben kullanıyorum” diyerek. yerlere şöyle bir göz gezdirip, yine erteliyorum evi süpürme işini.

    tüm odalardaki prizleri kontrol edip, doğalgazı kapatıyorum.

    dolaptan muzlu süt kapıp, atıyorum kendimi dışarı!
    3 ...
  30. 14.
  31. gidiş…

    üstünde ince bir t-shirt vardı, yağmur yağıyordu o esnada. üstümdeki yağmurluğu çıkartıp verdim. bir şey demeden giydi ve otobüs beklemeye başladık. otobüs geldiğinde, onunla beraber binmek için hareket ettiğimde, eliyle göğsüme dokunup:

    -sen gelme, yağmurluğun yeter bana.

    elini çekip göğsümden:

    -aynı yöne gidiyoruz, ben de geleceğim.

    öyle güçsüz düştüm ki, öyle bir baktı ki bana durakta öylece kaldım. bindi ve uzaklaşırken bir öpücük gönderdi. gülümseyemedim bile. cebinden telefonunu çıkarttı ve ben ona bakarken , bir kere daha dönüp bakmadı bana.
    2 ...
  32. 13.
  33. sabah...

    sabah erkenden uyandım alkolün uykusuzluğuyla. aşkın garip halleri içinde “kahvaltı hazırlamalıyım” dediğimi hatırlıyorum. usulca, onu rahatsız etmeden kalktım yataktan.

    çayı koydum, ekmekleri kızartırken giyinmiş bir şekilde yanıma geldi.

    -gidiyorum ben.
    -kahvaltı yapalım öyle git.
    -aç değilim ve gitmek istiyorum, hoşça kal.

    kapıya yöneldi, kilitleri açmaya çalışırken tuttum elinden.

    -bekle giyineyim, beraber gidelim.

    gitme demem neye yarardı ki, gidecekti benimle yahut bensiz. hızla üstüme bir şeyler geçirdim ve yanına geldim.

    -neden geliyorsun benimle?
    -zaten geç olmuş ben de çıkayım artık evden.

    gerçekleri söyleyemesem de, o neden gelmek istediğimi elbette biliyordu. evden çıkıp yürümeye başladık. halen alkolün etkisindeydi ve yalpalıyordu. o her yalpaladığında ben, onu tutmaya çalışıyordum, o da her seferine biraz daha uzaklaşıyordu benden. neredeyse iki yapancı gibi yürüyorduk artık, kaldırımın bir ucunda o, diğer ucunda ben.
    4 ...
  34. 12.
  35. "aynısınız"

    yatağın üzerine yığılıp kaldım. o da kalkıp banyoya gitti.

    döndüğünde halen derin derin nefes alıyordum. yanıma uzandı. bu kez hiçbir çaba harcamadım ona yaklaşmak için. öylece yattım ve tavanı seyrettim. kaçtım aklımca, buna inandırdım kendimi, işte şimdi koşmalıydı peşimden, işte şimdi inanmalıydı aşkıma.

    bekledim, bekledim, bekledim…

    uyumuştu, yenilip kendime sarıldım beline. yüzünü dönüp bana:

    -uğraşma, hepiniz aynısınız.

    dudaklarıma küçük bir öpücük kondurdu, güzel başını soktu göğsümün en sıcak yerine.

    öylesine güçlü ve dik duruyordu ki karşımda, ne sözlerimin, ne de tavrımın bir önemi vardı. sanki buna benzer bir aşkın acı meyvesi yakmıştı ağzını.

    içinde bulunduğum bu çaresiz durum, nefes almamı zorlaştırıyordu. onu yitiriyordum, kaybediyordum.
    5 ...
  36. 11.
  37. tekrar yatak...

    tekrar o pis lafları söylemeye başladı.

    -haydi, sikmelisin beni. sabaha kadar senin orospunum ben!

    mumlar halen yanıyordu ve biz o mumlara inat hiçte romantik değildik.

    bacaklarıyla kenetlenip, tırnaklarını sırtıma geçirdi. ben de var gücümle en derinine kadar indim. bir süre hiç öpüşmedik, ellerimle boğazına bastırıp hareket etmesini, konuşmasını engelleyip gidip geldim. odada duyulan tek ses kesik nefesimizdi. öpüşmek için uzanmaya çalıştı, engelledim. neden böyle davrandığımı bilmiyorum, sanki kızgındım ve bu da o kızgınlığın cezası gibiydi. sadece içindeydim, o kadar. başka hiçbir şey yapmıyorduk, sevgili değildik.

    konuşma sırası bendeydi.

    -işte şimdi orospumsun.

    gülümsedi,

    -evet öyleyim.

    ter damlalarım vücuduna damlıyordu. içinden çıkıp, saçlarından tutup aktım dudaklarının arasına.
    4 ...
  38. 10.
  39. kan ter içinde uyanan selim "ohh be, rüyaymış" dedi ve başucundaki komodinde duran bir bardak suyu -afedersin beygir gibi- tek bir dikişte içti.
    1 ...
  40. 9.
  41. sabaha karşı 4

    araladı gözlerini, baktı.

    -siktir!

    dediğinde kalktım yanından ve diğer odaya geçip televizyon seyretmeye başladım.

    bir yandan da düşünüyordum, öyle değildi işte, onlardan değildim ben, aşığım sana demek istiyordum.

    bir sigara yaktım.

    gözlerim doldu, derin derin çektim dumanı ve sesli bir şekilde, sıkıntımla beraber üfledim dışarı.

    tüm çıplaklığıyla karşımda durduğunu gördüm.

    -karanlıktan korkarım ben, yanıma gel.
    -tamam geliyorum, sen git.

    hem üzgün, hem kırgınım, gitmeyeceğim yanına. sigara içmeye devam ettim.

    kapıya yaslanmış bir şekilde beni bekliyordu.

    -haydi, gel.

    hiç ses etmeden gözlerimle anlatmaya çalıştım bir şeyi. tekrar derin derin çektim dumanı.

    -gelmeyeceksin değil mi?

    suskunluğum devam ediyordu, yanıma gelip uzandı.

    ona dokunmak, onunla öpüşmek, “hayır onlardan değilim” demek istiyordum. demedim, sigara içmeye devam ettim.

    yattığı yerden doğrulup, başını kucağıma koydu. birden ellerim karıştı saçlarına, beline, kalçalarına.

    tekrar doğruldu, öpüşüyorduk. anlamsızca saçmaladığımı duydum, duydu.

    -seni çok seviyorum ben, onlardan değilim, inan bana.

    elimden tuttu, yatağa doğru ilerlemeye başladık.
    4 ...
  42. 8.
  43. ilerleyen saatlerin 1 dakika sonrası...

    birden hiddetle çekti başını göğsümden.

    ağlıyordu.

    -beni bırakma sakın, sadece senin kadının olurum, sadece senin…

    gözyaşlarını silmeye çalıştım elimle, itip elimi bir tokat attı.

    -hayır, sen de onlar gibisin, hepiniz aynısınız. bir gecelik sevişirsiniz, sonra gidersiniz.

    ne desem fayda etmiyor, sürekli ağlayıp içiyordu. sonra susmaya karar verdim, hiçbir şey demeden öylece durup seyrettim onu. itti, tırmaladı, bana küfürler etti. hiç konuşmadım yorgun düşüp yatağa yığılıp kalana dek.

    sonra uzandım yanına, loş ışıkta belli belirsizdi gözlerinin yeşili. alkol, ter ve parfüm karışımı hoş bir kokusu vardı.

    elimi yavaşça koydum yanağının üzerine. gözlerini açıp baktı, avuç içimi öptüğünde “aşkım” dediğini duydum. gülümseyerek;

    -ben onlardan değilim.
    5 ...
  44. 7.
  45. ilerleyen saatler...

    beline sarılıp çekiyorum kendime doğru. saatler öncesinde kucağıma verdiği ağırlığını bu kez yatağa verip direniyor. umutsuzca çekiyorum elimi, omzunu öpüyorum usulca, kendini geri çekiyor.

    susuyoruz bir süre.

    sormadığım halde garip yaşanmışlıklarını anlatmaya başlıyor canımı yaka yaka.

    kendinden çok büyük biriyle, bir doktorla yaşamış ilk birlikteliğini.

    ona olan ilgisinden, sevgisinden bahsedip duruyor. umursamazlığı yatağın ucuna kadar itiyor beni, aşkım olmasa düşerdim. uzanıyorum tekrar, tutuyor elimi.

    -haydi sevişelim.

    en azından dokunabileceğim sana, iğrençte olsa sevişmemiz, ağzına yakışmasa da küfürler beraberiz.

    hüzünlü bir gülümsemeyle öpüyorum dudaklarını. gidip gelmelerin sarsıntısında oynayan göğüslerine bakarak. anlattıklarını düşünüyorum bir yandan, o kadar uzun sürüyor ki…

    -artık boşal!

    tekrar yatağın köşesindeki yerlerimizi alıyoruz. parayla sevişmenin verdiği o acizliği hissediyorum her yanımda. yüzüme bakmıyorsun, “işimiz bitti, artık gidebilirsin” tavrında hareketlerin.

    kalkıp gidiyorsun sonra yataktan, elinde bir kadeh şarapla geri dönüp, yanıma oturuyorsun. hiç ses etmeden, usulca düşüyor başın göğsüme.

    -sen de diğerleri gibi yapacaksın değil mi, beni bırakacaksın?
    6 ...
  46. 6.
  47. --spoiler--
    kahve içiyorum, zemzem içiyorum, içki içiyorum, uyuşturucu kullanıyorum, masumiyeti çalıyorum
    --spoiler--

    burada bir şey içildiği belli. bu neyin kafası?
    3 ...
  48. 5.
  49. gece...

    biralarımızı içmeye devam ediyoruz. o kadar güzel ki yüzü, sürekli bakıyorum yüzüne. utanıyor.

    bir boşluğumuza denk getirip, öpüşüyoruz. köhne bir barın en üst katındayız, garson bile uğramıyor, kimse yok. daha da ileri gidiyoruz, göğüslerine dokunuyor elim, tüm gençliğinin enerjisi dolu sanki içinde.

    dudaklarım düşüyor dudaklarından pürüzsüz boynuna.

    inlerken fısıldıyor, anlamıyorum.

    -sevişmemiz lazım!

    hiçbir şey düşünmeden çıkıyoruz bardan. bol soğanlı balık ekmek yiyip bana gidiyoruz.

    öyle anlamlar yüklemişim ki ona eve geldiğimizde saf aşıklar gibi mumlar yakıp, bir kadeh uzo’yu getirip koyuyorum önüne.

    birden sarılıyor, öpüşüyoruz ve tüm zarifliğini seriyor kucağıma.

    yataktayız, sevişirken “aşkım” diyor, “n’olur bırakma beni, hep senin kadının olayım”

    biraz daha içiyoruz, değişiyor muhabbet.

    -hayvan gibi sikiyorsun!
    -orospun olayım, sadece beni sik!
    -ben senin küçük fahişenim, öldüresiye sik beni!

    o konuştukça ben, “aşkım” diyerek daha da şiddetli sevişmeye devam ediyorum. boğazını sıkıyorum, kalçalarını tokatlıyorum, vajinasından çıkarttığım penisimi bir ağzına, bir götüne sokuyorum. kasıla kasıla boşalıyor, boşalıyorum.

    aramızdaki o samimiyet terk ediyor bir anda odayı. yatağın bir ucundayım, diğer ucunda da o.
    7 ...
© 2025 uludağ sözlük