ama hakiki kırık, kırılan, kırılmış, birinin kırdığı; kim önemli mi, ben dahi bilmezken.
bir adam,
ceza evinde kalan, yani bildiğiniz mahkum bir adam.
sıkılan bir adam, mahkumlar sıkılır bazen, bilir misiniz.
kocaman bir koğuş, içinde yirmi otuz, belki daha çoğuz.
kocaman koğuş, camları küçük koğuş. demirden parmaklı, bahçesi telli koğuş.
insanlar alışveriş heyecanında sanki, mütemadiyen adım. ileri bir kaç, geri bir o kadar.
yeni nakil, ranzalar bile şaşkın ve boş, ne yatak ne nevresim takımları
çırıl çıplak.
mahkumlar çıplaktır, bilir misiniz. içi dışı kapı altı. adam, çıplak koğuş .
ilk akşam, ilk akşam değil haddi zatında,
yeni koğuşta ilk akşam.
mahkum adam, orta yere yığılmış bir yorgan, bir yatak.
uzanarak baktı uzaklara,
bakışları duvarlara çarptı.
yumdu akşama gözlerini, yarın görüş varmış,
uyumalı ki, sağlam dursun kat be kat tellerin arasında meraklı bir çift göze.
rüya görmez mahkum pek, hayatı bir rüya iken sımsıkı kapatılmış duvarların çizikli badana tozlarında.
çok isterse belki, yarı uyanık hayallerinde, bir karanlık gölge gibi arar kimseleri.
bilirsiniz belki, hapishaneye mahkum girer sadece,
rüyaları, hayalleri kapı altı karanlık ve rutubet.
korkar girmeye kimse mahkumun düşlerine, o hep yalnız ve karanlık,
izbe ve dağınık adımlarda bir başına.
karavana sesleri, uzaktan kampana sanki.
kepçelerin bakır kovalarda çıkardıkları sesler,
demir kapıların aç koğuşu emirnamesi,
sabah ve sayım halleri.
sağdan bir iki üç ve son, tamamdır komutanım.
allah kurtarsın,
devletimiz sağ olsun.
afiyet olsun,
böyle karmaşadır her sabahlar.
karavana başında nöbet tutan mahkum,
selam duran mahkum,
ayaktakiler ve nihayet asker tayını ekmek,
uzun bir masada seyrek tabaklar,
kara siyah zeytinler, ve kovadan kepçe kepçe çay bakı kaselere.
kaşık sesleri adamın beyninde, kaç kişi, koro kadar elli ve sessiz yutkunuşlar.
ali, görüşmecin geldi.
voltanın dalgın dalgasında, son nefesin sigarasında, koşar adım demir kapı.
öyle bir açılır ki kapı, trak traak
gardiyanın gölgesinde adeta koşarak
yarı karanlık, yarı açık tellerin arasından bakarak göz yordamı,
ararsın geleni,
arada kaç metre de olsa duyarsın sesini, nefesini.
sessiz konuşulur görüşte, gözler sadece.
gözler özlemi taşımaktan yorgundur her seferinde.
ali der, sıkıntı var, kitap getir bana.
getirmiştir kitapları aslında, bir kaç parça çamaşır, bir kaç paket cigara ve biraz para.
görüş günü sessiz olur koğuş, ne zırıltı ne dırıltı. her kes kendi aleminde ikinci defa mahkum.
en kötüsü, havalanamazsın görüş günü.
akşama yakın açılır kapı, isimler okunur,
görüşmecinin getirdikleri önüne konur.
bir poşet, poşetin içinde hayaller, dışarısı ve sevdalısı,
sanki çıkaracakmış sevdasını gibi poşetten, ağır ve okşayarak, tek tek.
demiştik ya çamaşır, sigara ve kitap.
birisini alır eline, çok eskidir tarihi bilmece, yadigar.
aslında sağlam ciltliydi, bez şömiz.
şimdi ise elinde hoyratça kırılmış kapaktan ibaret bir kitap.
mahkumun her şeyi açık olmalıydı ve çıplak.
kıyamadı yatağa fırlatmaya hırsından, usulca yerleştirdi yastık altına.
uzandı, kitabın kırık kapağı ve yazıları, sayfa numaraları,
ellerini ensesinde kilitledi
kilitlendi her şey, silindi gölgeler,
tel örgülerin arasında kalan gözlerinin peşinden firar etti
adeta.
kırık kapaklı kitap, daha sayfası bile açılmadan
uykuya dalmıştı adam.
öylesine savunuyorum ki yalnızlığı, ki siz bilmiyorsunuz elimde kalan son kale o. herkesin gittiği zamanlarda elimde kalan o. karanlık renginde, sessizliğinde, renksizliğinde aynadaki yansımam o, ettiğim küfürleri bilen o, isyanımın yoldaşı o. o her şeyim benim, kimsesiz değilim ben.
yatağımın soğuğunda, onunla uyur, onunla uyanırım. bir sevgili gibi hayatı da unutturmaz üstelik yanardöner değildir, sabittir. asla cevap vermez, bekler ki nedenleri sen bul. saygısızlık etmez, sözünü de kesmez. sıkı sıkı sarılmanı tembihler sana sessizliğiyle. hepsi yalancı, hepsi düzenbaz, hepsi iğrenç dersin kendi kendine, sanki sufle eder yanı başından. delirmiş gibi de hissetmezsin kendini, gaipten sesler duyarken. bir insanı tanırsın, aslında tüm insanlığın duygularını anlarsın kendini tanırken.
yalnızlık, komplo teorileri üretmene yardımcı olur. birine anlatsan haydi canım sen de derler ya, susarsın bu yüzden. geleceği görürsün, geleceği gördüğünü kimseye söylemeden.
yalnızlığında mutlu olabilirsen mümkün mü?- hep mutlu olursun. hayaldir bu, sen bir ömrü yalnızlıkla mutsuz geçirirsin, diğerleri mutlu sandıkları bir ömrü mutsuz ve yalnız bitirdikleri için mutsuz ölürler.
tüm bunları düşünürken bir elim ağzımda, zaten dibine kadar yenmiş tırnaklarımdan birini dişlerimle kopartıyorum. ilk kopartıştaki o zevk, tırnak koptuğunda acıya dönüşüyor. başparmağımla orta parmağım arasına alıp sıkıyorum işaret parmağımı, bir parça kan geliyor. elimi yüzümün karşısına getirip, avucumu kapatıp bakıyorum, rezil haldeler. bu halimle ben, herkese evet sorunluyum ben mesajını veriyorum. otobüse bindiğimde yahut bir ortama girdiğimde herkes sanki yenmekten küçücük kalmış tırnaklarıma bakıyor, kendi kendime düşüp, sessizleşiyorum, utanıyorum. sonra kandırıyorum kendimi hayır yemiyorum tırnaklarımı, sadece kopartıp tükürüyorum, olan bu. yesem de, yemeyip tükürsem de o tırnaklar rezil haldeler. ellerime bakan biri, sürekli parmaklarımı yaladığımı ve ellerimin salya koktuğuna inandığından uzak durabilir benden. duruyor da eminim, belki sırf bu yüzden yalnızlığı seviyorum.
Kulaklarımda iltihap var tam iki gündür. Sol taraf tıkalı, sağ taraf yarı açık, monodan akıyor hayat beynimin içine. Tutup sertçe çekiyorum sol kulağımı, bir ara açılıyor ve kelimeler koşuyor kulağımdan içeri. sonra istanbul trafiği gibi zırt diye tıkanıyor. Aynı o an gibi küfrediyorum hastalığıma ve yalnızlığıma. Ve işte o an hastalık uçup gidiyor ve işte ebedi yalnızlık.
Evde kaldığım süre boyunca, o süre boyunca, saatlerce hatta günlerce, neredesiniz ey katili yalnızlığın?