gelişen dünyada, insan hayatının özetidir. her sabah, mahmur gözlerimi ilk açtığımda aynı şeyi söylüyorum "akşam eve gelip de erkenden yatacağım". hemen her gün aynı hayale uyanıyorum sınırlarla etrafını çevirdiğim uykumdan "akşam eve gelip de erkenden yatacağım" diyerek. ama her akşam yıkmak gerekiyor bunu yeniden... evden çıktığımız anda "iş temposu" başlamış oluyor bir çoklarımız için. önce "işe geç kalmamak" için koşturuyoruz, sonra "randevulara geç kalmamak", sonra "eve geç kalmamak" geliyor aklımıza ama son anda bir telefon, bir ekstra çıkıyor her seferinde. sonra eve biraz gecikip, uyumak eylemini biraz öteliyoruz. uyumayı hayal eden çalışanlar çoğaldı etrafta. haftanın tek izin gününü uykuya heba etmek, çok hitap etmiyor sanıyorum ki bizlere...
geçenlerde yenibosna tarafına gitmem gerekiyordu ve şirket arabamızı, yılbaşından sonrasına salladığı için toplu taşımaya mahkum olmuştum. avcılar'da metrobüsün üst geçidinde bir an kafamı çevirip baktım herkesin telaşı aynı "yetişmek" köküne inersek "yetmek" ama hiç birinin yüzünde "yettiğine dair" en ufak bir ifade yok. sigaramı çıkartıp emektâr zippomu ateşledim. öncesinde sağa çektim kendimi, trafiği tıkamamalı. gelip geçen arabaları seyrettim hemen altımdan ve sadece beş dakika... kulağımda kulaklığım ve ondan yayılan bir keman sesi aldı aklımı. toplam beş dakika sürdü-sürmedi ama o beş dakika boyunca "yaşadığımı" hissettim. ömrümüz de bundan ibaret zaten. 24 saatlik gün içerisinde beş dakika yaşıyor, geciktiğimiz randevuları "beş dakika" kalıbıyla öteliyor ve beş dakikaya çokça ömür sığdırıyoruz.
o beş dakika, yaşanmayı en çok hakeden zaman dilimimiz oluyor. ve yaşıyoruz nihayetinde...