dinledikçe insanların bu müziği neden sinema filmlerinde çoklukla kullandığını daha iyi anlayabiliriz.
sabahın köründe, bombok bir modda arabanın radyosunu klasik müzik çalan kanala ayarlayın, bir sigara yakıp ulan her şey ne kadar boktan diye düşünmeye başlayın, herhangi bir klasik müzik kıvılcımı ruhunuzun kıvrımlarında dolanmaya başlasın işte o an bir filmin içindesinizdir.
yanınızdan geçen uyuz arabaların bile bir karizması olduğuna ve ritmik şekilde süzüldüklerine tanık olacaksınız, gökyüzü kuşlar agaçlar filan nasıl ilginç sanki ilk kez gördüğünüz yaratımlar. işte bu müzik doğaya bir hareketlilik katıyor, en azından benim gibi odun bir insana bile bazı çoşumlar verebiliyorsa klasik muzik iyidir abi. bir de blues var onun yeri de apayrı.
her şekli güzeldir ama en özeli koser salonunda canlı dinlenenidir. önceden bilet alınır, güzel kıyafetler giyilir, konser salonuna gidilir, koltuğa oturulur ve önceden evde araştırılan program tekrar gözden geçirilir, orkestra, şef eğer varsa konuk virtüöz çıkar sahneye, ışıklar söner ve duygular alemine yolculuk başlar. tam bir konsantrasyon halinde gözler kapalı, kulaklara süzülen notaların eşliğinde hayal dünyasında ruhun özgür, bazen bahar neşesi ile dolu, bazen ayrılık hüznü ile sarılmış dansı başlar. bu dansta her nota her enstrüman ayrı bir duyguyu hissettirir, daha güzel yaşanılası bir dünyanın cennet bahçesinde çocuklar gibi kelebeklerin peşinden koşmanızı sağlar, ansızın karşınıza bir uçurum da çıkabilir, gürül gürül çağlayan bir şelale de. ama ne çıkarsa çıksın o yaşanılan duygu dünyada tüm hayatın boyunca yaşamak zorunda bırakıldığın acılara dahi bilgece bakmanı sağlar. kulaklarında ve ruhunda o unutulmaz ezgilerle dönerken günlük hayatına sen, konser öncesindeki senden farklısındır artık. içinde güzelliğin her şeye rağmen var olabildiğinin düşüncesiyle daha güçlü ve inadına daha duyarlı ve mutlusundur. klasik müzik* sadece dinlenmez, gerçekten yaşanır hem de tüm hücrelerin ile hissedilerek ayrılmaz bir parçan olur.
televizyonda onca saat konser yayımlayan trt 4'ün bizim halka bir türlü sevdiremediği müzik türü.
biraz şahsi olacak ama müziğin en güzeli bu. armonik kusursuzluğun yanı sıra bir duyguyu böylesine yoğun hissettiren; onu içselleştirdiğimiz, zihnimizde bambaşka tablolar çizdiğimiz, soyutlandığımız bir başka tür varsa ben bilmiyorum.
beethoven, shostakovic ve schubert besteleri çalarken kahve içip gazete okumak ne güzeldir. *
ders çalışırken, test çözerken, kitap okurken dinlemek gibi.
yürürken, vapura binerken, otobüsün cam kenarına oturmuşken hatta..
hep yalnızken, orkestra dışında kalabalığa ihtiyaç duymazken...
klasik batı müziği yardan ötedir.
canlı dinlemiyorsanız kesinlikle kulaklık ile dinlemenizi tavsiye ederim. klasik müzikten maksimum zevk almanın yolu, arka planda çalan enstrümanları tek tek ayırt edebilmenizden geçiyor. bu da pc hoparlörleriyle pek mümkün olmuyor. en azından bende olmadı.
özelliği, insanı düşünmeye teşvik etmesi ve hayal gücünü geniş tutmasına yardımcı oluşu. ben batı'nın bugün bu kadar gelişmiş olmasına bir etken olarak görüyorum klasik müziği. hem de büyük bir etken.
insanın iç dünyasını, düşüncelerini, hayallerini doruklara çıkaran bir müzik. müzik demek az kalır gerçi, kendisi diğer türlerden epey bir gelişmiş, apayrı bir yerde.
hiç bilmem ama bu sıralar çok heves ettim; birisi bana desin ki şunu şunu dinle, bak bu çok güzeldir, sonra da bunları bunları dinle.
hadi bir el atın da geliştirin şu çocuğun müzik zevkini ya *