cesare pavese'in; yürüyen bir cesete, sefil bir ruha aşık olup, bu aşkta diretmenin büyük yıkımını, feci şekilde yaşattığı öyküsü. sanki buradaki sefil varlık; hem kendisine aşık olana yaşattıkları hem de kendine reva gördükleriyle her bakımdan sefil olan kişi; camus'nun düşüş; la chute'de en mutsuz erkek türünü anlatırken kullandığı tanımlamanın birebir örneği gibidir. sevme beni yine de bana sadık kal noktasında kendini derinden budayarak, tüm sevilmemiş benliğini ona aşık bir kadın üzerinden temizleyip, tüm aşağılık kompleksi yüklü, sevgisizlik nefretiyle onu ölüme sürüklemektedir. bu öyküde, sefil bir erkeğe aşık olan kadın kadar hatta ondan fazla kendini kurban eden kişi, bu zavallı erkektir. zavallılığı, dayanılmazdır. insan bu iki kurbana da acımaktan kendini alamaz. feci bir öyküdür. herkes kesinlikle okumalıdır. insan olma yolunda atılacak değerli adımlardan biridir.
metis yayınları'ndan çıkan; murathan mungan'ın seçtikleriyle erkeklerin hikayeleri; öykü kitabının ilk hikayesidir.
şimdi hiçbir tutkunun, o tutkuyu içinde taşıyan kişinin yapısını değiştirecek kadar güçlü olmadığına inanıyorum. ölünebilir yine de değişmez hiçbir şey. coşkunun doruğu aşıldıktan sonra, yine onurlu kişi ya da dolandırıcı, aile babası ya da çocuk olur insan, daha önce neyse; hayatını yaşamayı sürdürür. ya da daha iyisi: kendi gerçek kişiliğimizi görürüz bunalım sırasında, bizi dehşete düşürür bu, olağanlık bıktırır, uğradığımız aşağılamanın ağırlığı ölçüsünde ölmek isteriz belki, ama kendimizden başka suçlayacak kimse de yoktur.
(...) her şeyi ona borçluyum, ama başka biriyle daha iyi olamaz mıydım acaba? beni, doğamın istediği gibi aşağılama yeteneğinde olan başka biriyle demek istiyorum.
bununla birlikte, bana kötülük yapıldığı, kadımın beni aldatmış olabileceği düşüncesi biraz rahatlatıyordu beni, o sırada. acının bir derecesinde, haksız olarak acı çekildiğinin düşünülmesi, kaçınılmaz bir şey, doğal bir uyuşturucudur: en kıskanç isteklerimize göre, yaşamın büyüsüne güç kazandırır yeniden bu; nesnelerin karşısına değerimizi duyurur yeniden; yükseltir. denedim bunu ve haksızlık, nankörlük daha da vahşice olsun isterdim, ayrıca. bir hava ya da ışın yayılması gibi gizli, yaygın bir duygu- o uzun günlerde, o acı dolu gecelerde- anımsıyorum: bir şaşkınlık bu, bütün bunların böyle olmasının, sayıklamaların, kasılmaların böyle olmasının, iç çekişlerin, sözlerin, olayların, benim kendimin gerçekten böyle olmamın verdiği şaşkınlık.
doymuş, dinlenmiş olarak çıkıyordum carlotta'nın dairesinden, özgür, uzayıp giden bulvarın tadına vararak, her türlü sevgi gösterisinden uzak, ilk gençliğimin duygulanmaları, düşünceleri peşinde, tek başına dolaşmak hoşuma gidiyordu.(...)
arzulu alçakgönüllülüğü yüzünden carlotta'ya duyduğum hınç bile, karşısında duyduğum acımanın beni içine düşürdüğü tutukluktan kurtuluyor, yalnızca bir oyun oluyordu burada.
(...)
konuşuyor konuşuyordum ben. carlotta filmden söz ediyor, aptalca şeyler söylüyordu, tutkulu ve aptalca. ben içiyordum, carlotta'yı ancak öyle sevebileceğimi bildiğim için.
(...)
carlotta'nun bu durumlarda benden kopardığı yumuşaklığa, ondan ayrılır ayrılmaz kızmaya başlıyordum. onun en zavallı anısından kurtulmak için ruhumu didik didik ederek, zaten yeterince katı olan yüreğimi daha da katılaştırarak, öfkeli anlar geçiriyordum. boşluktan ya da kötülüğe eğilimli olduğumuz için, ama onun kendini aldatmak istediğinden başka herhangi bir nedenle seviştiğimiz açıktı. sevişmeden sonraki ağır, mutlu bakışını anımsamak öfkelendiriyordu beni, yüzüne bakmak istemiyordum; bu bakışı istediğim tek insansa onu hep esirgemişti benden.
''beni böyle olduğum gibi kabul edersen et,'' dedim bir defasında, ''ama yaşamıma girmeyi kafandan çıkar.''
''beni seviyor musun?'' diye kekeliyordu carlotta.
''bir parça sevme yeteneğim vardı, gençliğimde yok ettim onu da.''
bazen de, utanç ya da şehvet yüzünden onu biraz sevdiğim için öfkeleniyordum kendime.
carlotta gülümsemeye çalışıyordu.
''hiç olmazsa iyi birer dostuz, değil mi?''
''bak,'' diyordum, ciddi, ''iğreniyorum bu hikayelerden: sıkılan bir erkekle bir kadınız biz, yatakta iyi anlaşıyoruz...''
(...)
hıncım ona karşı değil, ilişkimizin beni içine sokar gibi göründüğü sınırlamalara, kölelelştirmelere karşıydı. onu sevmediğimden, üzerimde en küçük bir hakkı olması canavarca bir şey gibi görünüyordu bana. öyle günler oluyordu ki ona sen demek içime bir iğrenme, bir aşağılanma duygusu veriyordu. koluma girmek için neyim oluyordu benim bu kadın?
(...)
öğlen daireden çıkıp kahvesinin camlarının önünden geçerken, girip onunla konuşmak zorunda kalmamak için saklandığımda çok acıyordum carlotta'ya.
(...)
ne carlotta'nın vicdan azabı çekmesine, ne benim kendimi tehlikeye atmama değerdi bu beyaz aşk.
(...)
sonraki günlerde telefon etmesinden korkuyordum, ama hiç rahatsız etmedi beni. haftalarca dinginlik içinde çalıştıktan sonra, bir akşam carlotta'yı arzuladım yine, ama utancım gitmeme engel oldu. o kapıyı çalsam mutluluk götüreceğimi de biliyordum oysa. hep kesinlikle bildiğim bir şeydi bu.
gitmedim, ama ertesi gün kahvesinin önünden geçtim. kasada bir sarışın vardı. saatlerini değiştirmiş olmalıydı. akşam da görmeyince, hasta ya da kocasına dönmüş olabileceğini düşündüm. bu düşünce canımı sıktı.
ama, kapıcı kadın sert, kötü kötü bakan gözleriyle beni süzerek, onu bir ay önce yatağında ölü ve gazı açık bulduklarını söylediğinde, o zaman bacaklarım titredi. **