Uykunun parantezlerinden geçip de zamanın ölümüne tanık oluşun elbet bir adı yoktur. Bu isimsizlik her canlıda ölen bir yanı, canı temsil etmiyor mu; o zaman iplerimden asıldığım bu gölge oyununda, ışıktan dövülmüş zincirleri kırmanın tam zamanıdır; öyle ki delirmiş bir karınca yuvası gibi toprağın en uzak, suyun en çöl ve havanın en inkâr edilen olduğu bu noktada varolmak sadece üzerinden geçilen bir yanlışlıktan öte bir şey değildir; üzgünüm ama böyle! Aksini söylemeyi de pekâlâ isterdim ama dileklerimden vazgeçeli uzun zaman oldu. Ve uzun zaman önce kibritin avlusundan kovulan mumları söndürmenin basit bir ciğer egzersizi olduğu kanaatine vardım; acımasız mıyım? Sen bir de beni unutulurken gör!
Yalnızlığın bir tevatür olduğu kanısı elbette bir sanrıdan öteye geçemiyordu ama asıl sanrı işte tam da bu yalanlanışla birlikte başlıyordu. Dışında bulunulan her sınırın haricinde yeni bir sınırın içinde bulunmak da buna benziyor işte. Çok mu anlaşılmaz geldi? Öyleyse etrafımdaki tüm bu insanların, insan olmaktan öte gerçekleştirdikleri şeyin törpülenip unufak edildikten sonra kutsandıkları bu nesneleşmeleri neyle açıklayacağız? Hemen sağımda duran ve bir duvardan sağaltılmış izlenimi veren kişiye bakışım da bunun bir göstergesidir; ısrarla sağımda olma çabası yer yer duvarlığını gölgelese de vazifeyi gerçekleştirme kaygısı takdire şayan; benim için durum daha basit, günlük nesneleşme rutinim ranza olmakla sınırlı. Bir de solumda duran ve duvarlaşan kişi var tabii; bazen durumun ve oluşunun karmaşıklığına kapılıp da sağ taraftaki duvarın yerine geçince birden irkilip hafif bir ses tonuyla da özür dileyerek hemen yerine geçiyor; aslında orası kendi yeri de değil, orası tam olarak kendini sustuğu bir alan! Arkamda kalan kişinin duvarlığı nasıl gerçekleştirdiğini bilmiyorum ama kanımca son derece deneyimli biri, çünkü sağımdakinin sürekli sol tarafımda kalan kişinin hamlelerine tepki gösterirken arkamdakine bulaşmaması bu fikrimi doğruluyor. Bir de hemen önümde duran, kapı olarak vazifesini yapan kişi var tabii; işinde son derece mâhir biri olduğunu anlatmama gerek yok; gördüğüm en iyi kapı vazifesini yerine getiren kişi bence.
Benim açımdan durum hiç de bir zorluk taşımıyor, çünkü icra ettiğim ranzalaşma durumu özel bir çaba gerektirmiyor, öylece yerimde durup etrafımı saran dört insanın hareketlerine uyum sağlıyorum, evet tüm yaptığım bundan ibaret; hepimiz biliyoruz ki görevimizi lâyıkıyla yerine getirirsek biri içimize mahkûm olarak vazifeye başlayacak, bu da ne denli iyi birer nesne olduğumuzun kanıtı durumuna gelecektir. Bu başarı elbette sıkı bir çalışmanın ardından gelecektir; kentin bu kalabalık caddesinde bir hücreyi oluşturacak şekilde bir araya gelmek elbette zor, dikkatsiz birinin çarpmasıyla hemen dağılabiliyoruz; zamanla, birbirimizi de tanımış olmanın verdiği güvenle birlikte görevimiz çok güzel bir bütünlüğe kavuşacaktır, bundan neredeyse eminim.
Bu kadar emin oluşumun elbet geçerli nedenleri var; birkaç sene evvel yerine getirdiğim Yasaklık vazifemdeki ilk günlerimi hatırlatıyor bana; gerçi şimdiki görevim o zamanki vazifem kadar soyut olmasa da aynı durumlar geçerli; alışma hali! Yasak olarak görev aldığım zaman zarfında ilk günlerimde kendimi yasaklama noktasına kadar gelmiştim. Başlangıçta şaka gibi görünse de maalesef gerçek; evvela neye dair bir yasak olduğumu anlamaya çalıştım; sigara, içki, düşünme veya insanlık yasakları ilk etapta aklıma gelenlerdi; bunlardan hangisini gerçekleştirmeye çalışsam bir diğeri açıkta kalıyordu; çok sonradan öğrendim daha genel bir yasak olmayı; ne de olsa ben yasak olarak ortada dolaşırsam herkes bir şeye yorabilecekti beni.
işte bir hücre oluşun da doğasında bu yatıyor; biz sahip olduğumuz hücre görüntüsüyle orada dolaşırsak elbet biri bundan etkilenip kendini mahkûm edecektir!