Ne zaman yurtdışına çıksam, üç aylığına olsun üç günlüğüne olsun, dönüşte ülkeme 'bir yabancı gibi' bakmayı denerim.
Soysuz olduğumdan değil, şartlanmalardan kurtulmak, kanıksamayı aşıp, sıfırdan, yeni bir gözle görebilmek için. Çünkü sefilliğin içinde debelene debelene insanoğlu ona da alışıyor.
Her seferinde de hiç şaşmaz: Uçak inişe geçerken topraklarımız bozbulanık, çorak, yerleşim seyrek görünür. Yeşil yoktur. Bu da Orta Anadolu bozkırı değil, Doğu Trakya'nın doğu ucudur alt tarafı...
Sonra binalar hızla yaklaşırlar ve büyürler, bunlar çirkin ve daha da önemlisi, kişiliksizdirler. indiğiniz şehrin istanbul olduğunu, uzaklardan köprüleri falan görmeden anlayamazsınız. Sur dışı varoşlarının külrengi duvar ve kırmızı dam cehennemi istanbul olmuştur ve oralarda 'memleketten geleli dokuz yıl geçtiği halde' daha deniz görmemiş insanlar yaşarlar.
Sonra da elbette, pasaport kuyruğunda 'benim acelem var, bir iyilik etsen, Müslüman değil misin' muhabbeti ve çıkışta hamal, taksici, iyisucu, trafik polisi, köylü karşılamacı yumağı: Havaalanı falan değil, Yeşilköy Garajlar!
Köylülük, istanbul'a geleni tokat gibi çarpar.
Fakat bu kez beni kargalar çarptılar.
Eskiden bir güvercinler ve martılar kenti olan istanbul bir kargalar cennetine dönüşmüş, her gün görünce göz kanıksıyor, 'dışarıdan' dönünce anlıyorsunuz.
Çünkü istanbul koca bir çöplük ve orada her kargaya ekmek var.
işin kötüsü şimdi önümde de bir haftalık koca bir gazete tomarı duruyor ve basın kargalarının gaklamalarına hızla eğilmek zorundayım.
Bir hafta görmeyince Türk basınının farfaralığı insanı şaşırtıyor.
Batıda bizden çok daha hızlı yaşanıyor ama oranın basını sakin ve düzenli... Çünkü çıplak karı resmiyle dış politika analizi yan yana yayınlanmıyor. Bu renk ve konu bulamacı, bu yaygara bolluğu bize özgü.
Bir haftada neler kaçırmışım neler?... Şevket Demirel'in şirketlerine el konmuş ve bazı gazeteciler karalar bağlamışlar... Ersun gitmiş Fatih gelmiş ve bazı akıl hocaları birbirlerine girmişler... izmir Valisi emekliliğini istemiş ve bazı solcular çok sevinmişler... Telekom satılmış ve bazı solcular çok üzülmüşler... Deniz Baykal muhalefet etmiş olmak için muhalefet etmiş ve bazıları çok gülmüşler, bazıları çok kızmışlar...
Vah bana, yazık bana. Bu kadar önemli gelişmeleri nasıl atladım? Uzaklarda bu kadar müthiş haberlerden nasıl yoksun kaldım?
O çapaçul kadın eklerini, çocuk, magazin, spor, emlak, turizm eklerini şöyle bir ayırdım önce. Doğruca kapı dibine gittiler.
Gazetelerin 'asıllarını' da baştan sona okuyasım yok. Tatil dönüşünün en güzel yanı, insanın gazetelere 'şöyle bir bakıp geçme' olanağının doğması.
Fakat şimdi işin yoksa, Nazım'ın beygir fışkısında arpa ayıklayan Memet'i gibi, cımbızla çek bakalım, sekiz yüz sayfa cahillik, ucuzluk, basitlik, zevksizlik, çapsızlık ve küçük hesap arasından dişe dokunur beş-on haberi ve yazıyı... Bu da gazeteciye, tatil yapma cüretini gösterme cezası!
Ama bir şeyi biliyorum: Şirket-i Hayriye vapurlarının çalışmadığı bir istanbul'a bir daha dönmek istemeyeceğim. Çünkü o istanbul artık iyice istanbul olmayacaktır. Simit alıp lokma lokma martılara atmadan, kıç güvertede çaktırmadan kız öpmeden, ayaklarını demirlere dayayıp her geçene indirip kaldırmadan, makine dairesi kızgın buhar kokmadan, dümen suyu köpür köpür köpürmeden, halat yığını üzerinden cambazlık edip atlamadan, vapur iskele kenarına dan diye çarpmadan istanbul olmaz. Kaptan köşkünden ızgara lüfer ya da palamut kokmadan hiç mi hiç olmaz.
Aman canım, ona bakarsanız eskiden de 'tramvay olmadan istanbul olmaz' derdik... insan alışıyor. işte onun için de arada bir 'dışarı' gidip gelmekte fayda vardır.
engin ardıç, ülke haline tarafsız bakmayı sorgulayım derken duygularına kapılıyor bilerek ve okuyucuyu da bu dünyasına çekiyor. son bölümde imkansızlarla atfedilen ama istenilen istanbul için, genel anlamda nazım' ın ulaşılması beklenen yarınlarına olan özlemi dile getirmiş;
akın var
güneşe akın!
güneşi zaptedeceğiz
güneşin zaptı yakın
(bkz: güneşi içenlerin türküsü)