mükemmel bir konu, mükemmel mekanlar, mükemmel cast, mükemmel atmosfer ile yönetmenin çok berbat bir iş çıkarttığı lakin her şeye rağmen izlenmesi şart olan filmdir.
sevgiliyi kıskanmak dışındaki kıskançlık ise bir karakter hastalığıdır. sevgiliyi kıskanmaksa güzel bir duygudur kıskanılanı okşar. kıskanılmak tercih edilir.
öyle bir aile ve ortam düşündüğünüzde ancak o kadar olabilecek kadar iyi bir abi karakteri var filmde. o açıdan müthiş.
ama berrak tüzünataç çok yapay kalmış. bir de kızkardeşin olayını anlatma işini muğlak bırakmış sanki biraz. nereden geliyor bu kin, neyi kıskanıyorsun sorusuna tam bir cevap alamadım.
kalbin hızlı hızlı çarpar sinirlenirsin, kıskandığın kişiyi ve yanındakini bir temiz dövesin gelir ardından da kızın senden özür dilemesini ayaklarına kapanmasını beklersin ama bir bok olmaz. öyle amele gibi kıskanır durursun işte. en ironik tarafı da kıskandın mı? diye sorduğunda
kendine güvensizlikle bağlantılı bir durumdur. Kendine ne kadar az güveniyorsan o kadar çok kıskanırsın. kadınınki ayrı dert erkeğinki ayrı derttir ve sonucu genellikle şiddete bağlanır.
zeki demirkubuz'un en kötü filmi. yönetmenimiz "çirkin bir kadının bir gün fırsatını bulunca ne gibi trajedilere yol açabileceğini merak ettim" demiş olmasına karşın, filmdeki çirkin kadından ziyade diğerlerinin daha çok suçlu olduğunu anlamak zor olmuyor.
zeki demirkubuz'un imajını yerle bir etmeye yetecek kadar berbat bir film. berrak tüzünataç kahkahalar attırdı oyunculuk adı altında sergilediği maskaralıkla, bora cengiz sinirden ağlatacak kadar kötü oynamış,tarifsiz yeteneksizlerden. nasıl bir seçimdir, bu nedir, yakışmış mı kader ve masumiyet gibi unutulmaz filmleri olan bir yönetmene. sadece zaman kaybıydı film ve de izledikten sonra belli bir süre sinirleriniz yatışmıyor.
adam 26 yaşında. eli ağzında sürekli. öksürüğü o kadar rahatsız diyor ki onu, eli sürekli ağzında. her öksürdüğünde de iki büklüm oluyor. yanında babası. o anlatıyor
- askerden izne geldi iki gün önce. hastalanmış orada. bana geçer dedi hep ama baksanıza haline.
muayene ediyorum. kötü üşütmüş derler ya. işte o. soruyorum ne zamandır öksürüyorsun diye. bana uzun bir zamandan bahsediyor. dağdan, taştan bahsediyor. öksürüğün o kadar da önemli olmadığından bahsediyor. sanki bana başka şeyler anlatmak istiyor. farkındayım. daha önce de dinleyip üzüldüm ben bu hikayeye.
tedavisini düzenliyorum. "bir hafta" diyorum "bir hafta sonra geri geleceksin. tekrar bakacağım sana." tamam diyor.
zaman geçiyor sonra. köprümün altından geçen sularla dertleniyorum ben. üstelik köprü de eski püskü bir şey. suya mı dertlensem, köprüyü mü tamir etsem diye düşünüp duruyorum. su soğuk, köprü eski. kendi hallerine bırakıyorum ikisini de, zaman geçiyor.
ne kadar sonra bilmiyorum, umut,korku ve özlem bir olmuş, bir çift kadın gözüne sığmış, açık kapımdan bana bakıyor. "müsait misiniz?" diye soruyor. "buyrun" diyorum. yanındaki genci tanıyorum. bir hafta oldu mu yahu diye soruyorum kendime.
öksürmüyor artık. rahat. "nasıl oldun" diye soruyorum ona. adamın konuşmasına izin vermeden, utana sıkıla ama bir çırpıda anlatıyor.
daha iyi olmuş şimdi ama ilk gün kötüymüş. büyük hastanelerden birine götürmüşler onu. oradaki isimleri benden uzun hekimler de verdiğim tedaviye devam etmesini istemişler. ama ne olacakmış şimdi. tam iyi olmamışmış daha. gitmesinmiş geri. nasıl gidermiş?. gitmesinmiş. o bakarmış ona. iyi olsunmuş, sonra yine gidermiş. gitmesin demiyormuş ki. ama şimdi gitmesinmiş.
adama bakıyorum. "ne yapabilirim? karım o benim" diyen gözlerle bakıyor bana. sanırım omzumdaki yıldızdan korkuyor. tekrar dinliyorum akciğerlerini. yok toparlamış. akciğerleri gitmesi için elverişli. tedavisi tamam. kadınla gözgöze geliyorum. iki gözü bir kul'a dönmüş bana yalvarıyor sanki. ne yapabilirim. yalan söyliyebilirim. evet yalan yazabilirim ben istersem. ama sadece idamı erteler bu sadece. doğru değil bu. hem bir anlaşılırsa beni de zor duruma sokar. beynim öyle diyor. ama yalvarıyor işte kadın. evet hiç konuşmuyor ama gözlerinden yakarışlar sızıyor. görüyorum
ama hekimlik zaten idamı ertelemek değil midir?
elime kağıdı alıyorum ve "tedavisi devam ettiğinden..." diye başlayan süslü kelimeler yazıyorum kağıda. epi topu beş gün işte. ama bir hayat gibi geldi onlara. mutluluk köprülerin altından akıyor.
ne kadar da kıskandım ben o adamı.
benim köprümden de geçer mi ki o?
azı hoşlanılır, abartılması insan da ne saygı ne sevgi bırakır. çemberi git gide daraltır kıskanmak, kıskanılmak. aşkın ömrünü eksilere götüren olaydır.