banka çağrı merkezlerinde ve şubelerinde sıklıkla karşılaşılabilecek bir durum. Satış ve kazanç hedefleri veriliyor, hedefi yakalamayana da yol veriliyor.
insana hayatının en büyük derslerinden birini verebilecek bir deneyimdir. çalışırsınız, çabalarsınız, hep aldığınızdan daha fazlasını verirsiniz, daima giden benden gitsin düşüncesinde olursunuz. başkalarının zahmet etmeyeceği işlere çekinmeden dalarsınız. ancak olmayınca olmaz, meyve veren ağaç taşlanır. sizi çekemeyen küçük beyinlilerin fısıltıları patronun kulağına gider nihayetinde. kökleşmiş şeyleri değiştirmek zordur, yapılan işin daha iyisini, verimlisini bile ortaya koysanız vizyonu sizin kadar olmayan üstlerinizin dediğine uymak zorunda kalırsınız. serbest kaldığınız her noktada bir yenilik, bir iyileşme yaparsınız. ancak kimse bunu nasıl yaptın diye sormaz, en küçük hatanın sebepleri sorulurken.
ve gün gelir bir akşam üzeri patronunuzun odasına çağrılıverirsiniz, yapılacak zamlardan konuşulacağı düşünülürken size işten çıkarıldığınız söylenir. sebep mi? açıkçası doğru dürüst bir sebep yoktur, performans hikayesi anlatılır, uyum denilir, istediğimiz gibi yapamadın denilir vs... sonuçta o kadar emek verdiğiniz işinizi tam da meyve verme döneminizde terketmek zorunda kalırsınız.
işten çıkarılmak bir yana ortaya sürülen uyduruk sebepler canınızı sıkar ta ki sizi gerçekten anlayacak insanların bulunduğu yeni bir işyerinde çalışana kadar...
19 Şubat benzeri krizlerden sonra kitlesel olarak gerçekleşen durum.
son iş yasası işverenlerle birlikte hazırlanmış olduğu için, bir eğilim olarak işveren lehinedir. kanunun uygulamasında ise hakimler, yorum ve takdir haklarını işçi lehine kullanmaktadır.
zor bir durumdur... hele ki; haketmemişseniz çok beter bir durumdur...
kendi menfaatlerinizi değil, şirketin menfaatlerini düşünürsünüz... bulunduğunuz mekanın yöneticlerinin ve sahiplerinin şirketinizi "inek gibi" sağmasına müsade etmek istemezsiniz... devamlı araştırırsınız, devamlı proje üretirsiniz. ancak bulunduğunuz mekanın yöneticileri ve sahipleri kuyunuzu her daim kazar... yüzünüze "x bey nasılsınız" der, arkanızdan, patronunuzu arayıp "x bey çok agresif, çok sinirli, burayı yönetemiyor" der... bulunduğunuz mekanın potansiyeli yönetim tarzından ötürü düşüktür, ancak mekan sahipleri kendi hatalarını bastırmak için, "yöneticiniz yüzünden iş yapamıyorsunuz" der... açık sözlü olduğunuz için, gerçekleri insanların yüzüne söylediğiniz için yadırganırsınız, bu yüzden de onların alışık olduğu yalaka sınıfına dahil olmadığınız için devamlı suçlanırsınız. 6 ay günde ortalama 12 saatinizi verirsiniz, sosyal hayatınızı 2. plana atarsınız... zaten dolduruşa getirilmiş olan bardak son damlaya hazır olduğu için, şanssızlığınız sonucunda olmaması gereken istisnai küçücük bir hata yaparsınız ve bu hata abartılarak "bu böyle olamaz" şekline getirilir... üstünüzdeki yönetici gelir, "hayat çok acımasız" cümlesini eder... durumu anlamışsınızdır... durumu açıklarken gözleri dolar... "sen bunları hak etmiyorsun" der... teselli verir, iyi yönlerinden bakmaya sevk eder... "kapasitelisin, üretkensin çok daha iyi yerlere geleceksin eminim" der... bakarsınız; evet kapasitelisinizdir, evet üretkensinizdir, evet verimlisinizdir, her şeyden önce; "önce insan" diyen bir yöneticisinizdir, çıkış sebebi için ortada somut bir şey yoktur... patron talimat verirken, "ben o çocuğa ısınamadım, ben o çocuğu sevemedim" sebeplerini öne sürmüştür... çünkü; somut bir şey yoktur... çünkü; her şey kulaktan duymadır... yasal süreniz olan 15 gün süre verilir... işten çıkarıldığınız için değil, çıkarılma sebepleriniz için üzülürsünüz... bilirsiniz ki; siz çalışıyorken bile size teklifler gelirken, işten ayrıldıktan sonra başka bir yerde çalışma hayatınıza devam etmeniz zor değildir... çünkü bilirsiniz ki; şahsınıza, kişiliğinize, yöneticiliğinize güvenen insanlar var... işte öyle bir şey...
kovarlarsa kovsunlar bana iş mi yok?
biraz düşündükten sonra "yok"
neyse zaten bana ihtiyaçları var yüzüstü bırakıp gitmek olmaz değil mi?
dedirten olay.