bugün bulunduğum şehir sınırları içinde hava çok güzeldi. buraya bahar çok zor geldiği için böyle bahar havalarına adeta açtık.
sabahları normalde erken kalkmam ama bugün nedense uyandım. kalktım camdan bakayım, bu temiz havayı içime çekeyim dedim. pencereye çıktığımda gördüğüm kiraz ağaci çiçekleri günümün güzel geçeceğinin habercisiydi sanki. uzun yıllardır kapımızın önünde bizi beklemekte olan kiraz ağacı, çiçklerini açmış, kollarını bizi korumak istercesine büyük bir şevkatle yukarı doğru kaldırmıştı. pencereden bu duruma bakıp, normalde ters giden hayatıma bir parça umut katmayı umarken, ağacın dalında oturmakta olan kediyi görmemle tamam dedim var bir umut. kedi orda işte bana bakıyor, ağaç çiçek açmış, herşey de bir huzur ve dinginlik var. ben neden umutsuz olayım ki değil mi, böyle düşünceler içerisinde kediyle bakışıyoruz. normalde bu sokak hayvanları bir insan türü gördüğünde kaçar, çünkü bizim tehlike arz ettiğimizi bilirler. ama bu sefer böyle olmadı, bu kedi kaçmadı, adeta benim düşüncelerime ortak oldu, beni dinledi sanki.
tam bunları düşünürken, düşüncelerim bir ses ile kesildi. öyle bir sesti ki bu, sert bir cismin, diğer sert bir cisme çarpma sesi bu biliyordum. düşüncelerden sıyrılıp gözlerimi sabitledim aşağıya, sesin geldiği yöne. aşağıda ''birşey'' var, yere düşmüş, kımıldamadan yatıyor. o anda kafamdan bin bir türlü teori geçti. kediler hep dört ayak üstüne düşmez miydi? düşünce hemen kalkıp, yollarına devam etmezler miydi? neden bu kımıldamıyordu ki. bekledim biraz. yok kımıldamıyor.
ben bunları düşünürken adamın biri bitiverdi olay mahallinde. elinde kürek gibi bi cisimle kazıdı aldı yerden. ve aldığı gibi karşıdaki çöp tenekesine attı. işte bu kadardı. bir canlının hayat dediği şey buydu. herşey iki dakika içinde olup bitti. canlı yaşıyordu, düştü, öldü ve bitti. o andan itibaren onun bu dünyada var olduğu sadece benim tarafımdan biliniyordu ve bende biraz sonra başka birşey yaşayacak ve onu unutacaktım. kedi olsun, başka bir canlı olsun herşey bu kadardı işte. bu kadar.
odanızın balkonunda iki tane kumru birbirine kur yapıp, bıcır bıcır cilveleşirken sizin yalnız olmanız. onlara bakıp kıskanabilmeniz. sevdiğinizi hiç sarılamayacağınızı bile bile özlemeniz.
en iyi arkadaşınız ölmüş oldugu ve bunun hiç aklınızdan çıkmaması. her geçen gün daha da akılda kalıcı olması ve size acı vermesi. en kötüsü de onu unutmaktan korkulması.
televizyonu açıp "bana böyle ignore davranamazsın" sözlerine sahip damar şarkıyı duymak.
(bkz: beyaz show)
(bkz: Yunus Emre Behrem)
(bkz: facebook)
REsimlerini tek tek beğendim, belli ki gözünde banyodaki leğendim ne lan? Yazanın kafası mı iyiydi ki?
gücümün yetmediği bir sistemin, etkisiz dişlisi olarak, hergün soframa konulan tabak tabak yemekleri, hiç göremeden açlık içinde ölen insanlarla aynı dünyada yaşadığımı bilmek ve hiçbirşey yapamamak.
zaman zaman ana cadde'de gordugum, tekerlekli sandalye uzerinde, elinde supurge, yerleri supuren adamdir. adamin iki bacagi birden yok ve ona ragmen deli gibi calisip cabaliyor. ilk gordugumde arabada arkadaslarla geyik yaparak ilerlerken bir anda hepimiz susmus ve sok olmustuk. zira, abd'li birinden hic beklenecek birsey degildi bu bizim icin. gecemizin icine etmisti o goruntu. yine ne zaman gorsem icim bir tuhaf oluyor. sukretmek lazim aga. neler var dunyada...
"sorun sende değil bende", "seni hatırlamak, seninle olmaktan daha güzelmiş, bunu anladım." diyen sevgili, orjinal converslerime "converselerin sahte mi lan?" diyen insan.
yaşananlara adapte olma sürecinde söylenen: "hiçbir şey değişmeyecek." acıtır.
çünkü bilirsiniz ki, yalandır. beyaz olmasına gayret edilen, ama bildiğin kapkara bir yalan.